15 Aralık 2009 Salı

Basketbol Nereye Gidiyor?


Ahlaklı ve erdemli duruşun yerine makyevalist davranışların geçtiği; modernitenin çöpe atıldığı, post modern zamanların zirvesinde yaşamak kolay değil. Kişisel ya da takımsal çıkar uğruna her şeyin göz ardı edildiği, her türlü çıkar ilişkisinin pıtırak misali çoğaldığı ve tüm bu gelişmelerin “ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını isterim” sözlerini adeta dışladığı bir dünyada spor üzerine, futbola nazaran daha da az kirlenmiş bir alanda yazılar yazmak, her durumda erdem ve ahlakı ön planda tutmak doğrusu çok da kolay değil. Kirlenmişlik yoğunluğu içinde temiz kalabilmek çabası da diyebiliriz buna. Her pisliğe karşı içim(iz)den gelen haykırışları, kimi zaman sessiz çığlıklarımızı buradan paylaştık sizlerle. Devam da edeceğiz paylaşmaya ama artık birilerinin (bizim ya da bizlerin) bir şeyler yapma vakti geldi ve hatta geçiyor. Spordan nasibini almamış varlıkların (herkes var olabilir ama herkes insan olamaz) basketboldan sonra voleybolda “varlık”larını hissettirmeleri karşısında sessiz kalmamak gerek.

Türk Telekom yöneticileri bu konuda ne kadar sorumluluk alırlar bilemiyorum ama onların beslediği ve bu anlamda “var” ettikleri bu “varlık”ları; birilerinin, (var edenlerin) “yok” etmesi gerekiyor. Kendilerini Ankaragüçlü olarak tanımlayan söz konusu “varlık”lar, maalesef kin ve nefretlerini basketboldan sonra voleybola da taşıdılar. Beşiktaş takımının genç bayan sporcularına saldırmaya cüret edecek kadar işi büyüttüler.

Türk Telekom’la bu işlerin ne alakası olduğunu içlerinizden bilmeyenler olabilir. Telekom yöneticileri yıllardır bu “varlık”ları besliyor. Onlara belli miktarda bilet veriyor, davetiye veriyor. Bu davetiyeler el altından satılıyor. Sırada bekleyen vatandaşlardan, kendilerinde davetiye alanları ön sıralara geçiriyorlar, itiraz edenleri dövüyorlar. Salonda terör estiriyor, polisle kavga ediyorlar ama Telekom yöneticilerince de kollanıyorlar. Arkalarını telekom yöneticilerine dayamış olmaları onlara böylesi davranışlar konusunda cesaretlendiriyor. Telekom başarısızlık konusunda bir istikrar abidesi olarak yükselirken, kendisine taraftar olarak atadığı “varlık”lar ile de basketbolun kirlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Tabi sorun tek başına telekomdan kaynaklanmıyor. Herkesin bildiği, gördüğü bu çirkinliğe karşı sessiz kalınması, insanların kılını kıpırdatması, bu kirliliğe herkesi az ya da çok ortak ediyor. Bizleri de…

Federasyon denen kurumun birincil görevi böyle taraftarları ayıklamak olmalı. Ancak onların (günümüzün post modern anlayışı doğrultusunda) niteliğe değil, niceliğe önem vermeleri muhtemelen gelen “varlık” sayısındaki artışı, taraftar artışı gibi görmeleri nedeniyle asli görevlerini yerine getirmekten alıkoyuyor.

Telekom yöneticilerine deveye sorulan bir soruyu sormak istiyorum: neren eğri? Memleketin basketboldaki en büyük bütçeli klüplerinden birisi, ama elle tutulur bir başarısını ben hatırlamıyorum. Son on yılda bir kere Türkiye kupası bir de Cumhurbaşkanlığı kupası aldığını hatırlıyorum. Söz konusu “varlık”lardan bir taraftar kitlesi yaratmaya çabalamasa da bu büyük bütçeleri ile aynı başarıları elde edebilirlerdi. Bu anlamda Telekom yöneticilerinin cevabının devenin cevabından (nerem doğru ki) çok da farklılaşmayacağını sanıyorum.

Aynı soruyu federasyona da sormak istiyorum: Neren Eğri? Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi generasyonu ile doğru dürüst başarımız yok. Ülkenin en güçlü takımlarından birisini izlemek için Avrupa maçlarında 1000 kişi bile salona gelmiyor. Hepsi Tanjevic’in suçu. Ama ne hikmetse federasyon ve Fenerbahçe hala aynı adamın arkasında duruyor. Sahaya seyirciler giriyor. Forma skandalları yaşanıyor. Federasyonun bu konularda alkışlanacak bir tutumu yok. Federasyonun cevabı da devenin ve tt yöneticilerinin cevabı ile aynı olur. Nerem doğru ki?

Basketbol nereye gidiyor? Futbollaşıyor mu?

10 Aralık 2009 Perşembe

Alkışlar Partizan'a...


Maç son saniyeye kalınca kaybedeceğimiz belliydi. Birisi şunu açıklarsa çok sevineceğim. Son 9 saniye Mccalebb dışarda. Topu Kecman’ın kullanacağı gün gibi ortada. Penetre edeceklerini “değerli” yorumcumuz bile söylüyor. Faul yapmayacaksak ki savunmaya güvenmemiz için hiçbir nedenimiz yoktu: neden rako oyunda tutulur. Hadi rako’yu sahaya sürdün. Neden Kecman’ı tutma görevini ona verirsin. Kecman o pozisyonda rako’yu (perdelemeyi kullanarak) yürüyerek geçti. Şutu atmasa ve içerdeki boş maric’e verse smaçla kazanacaklardı. O pası vermeyerek bize bir top savurma şansı verdi.

Partizanın hücum ribaunt sayısı bizim toplam ribaunt sayımızdan fazla: 20-19. Genel toplamda ise 40-19 ribaunt üstünlüğü sağladılar ve buna rağmen sadece bir sayı ile kazanabildiler. Kadrodaki oyuncu kalitesine baktığımızda ibre efes lehine o kadar ağır basıyor ki. Ama kalite değil müacdele, emek harcayan kazanıyor. Efes’in zaafları üzerine gittiler. Ribauntu zorladılar ve hücumda hep Rako’nun savunduğu oyuncudan oynadılar. Dolayısıyla da zorlansalar da kazandılar. Tebrikler partizan ve salonu şölen alanına çeviren seyircileri. Basketbol ülkesi olmak ayrı bir şey…

Akıl Tutulması

Fenerbahçe Ülker - Asvel maçından sonra düşündümde türkçemizde Fenerbahçe’nin şu anki durumunu anlatan ne çok atasözü ve deyimler varmış: “Ne ekersen onu biçersin”, “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir”, “Mızrak çuvala sığmaz” “Lafla peynir gemisi yürümez” “At sahibine göre kişner”. Daha bir çok söz var ama biz burada duralım. Fenerbahçe’de resmen bir akıl tutulması, bir basiret bağlanması yaşanmakta. Basketbol ile ilgilenen herkes, Fenerbahçe taraftarı, yöneticileri ve sağır sultan dahil herkes takımdaki sorunu biliyor. Nasıl çözüleceğini de biliyor. Ancak durumun fazlasıyla farkında olan yöneticiler tam olarak farkına varamadığımız bir sebeble eylemsiz kalmaktadırlar.

Oyuncular ile Tanyevic iletişimin koptuğu bu maçla iyice ayyuka çıkmıştır. Zaten molaralarda Tanyevic ve takımın vücut dilleri herşeyi gösteriyor. Oyuna bakıldığında ise oyuncuların Tanyevic’i amiyane tabirle iplemediği çok net görülmekte. Özellikle Kinsey ve Gricek tamamiyle kafasına göre takılmaktadırlar. Maçın en verimli oyuncusu olan (aldığı minimum sürede maksimum katkı veren) Oğuz zaten ağzıyla kuş tutsa Tanyevic’in gözüne giremeyeceğini bildiği için kendi ekmeğini kendi üretiyor. Tanyevic’in prensi, sahanın en verimsiz oyuncusu olan (aldığı maksimum sürede minimum katkı veren) ve elindeki kuşları kaçırsa bile takımda Tanyevic’in gözünden düşmeyecekolan Preldzic’in bu takımdaki her şeyi ben yaparım edası ile oynaması takımı resmen baltalamaktadır. Seyirci ile takım (bence büyük oranda Tanyevic) arasındaki bağlar da kopmuş durumda. En önemli maçta bile bu küçük salonu boş bırakan seyirci bence gereken mesajı veriyorlar. Keşke bu mesajı salonu doldurup takımı sonuna kadar destekledikten sonra Tanyevic ve yöneticilere verseler.

Aslında hala kaybedilmiş çok fazla bir şey yoktur. Bu takım Top16’ya öyle yada böyle kalacaktır. Top 16 ‘yı milat kabul edip esaslı hamleler yapılırsa ben hala bu kadronun iş yapabileceğini düşünüyorum. Ağzımızdaki baklayı çıkaralım. 2010 yılında EL şampiyonluğu hedefi gösterip EL’in en zayıf takımlarından birine yenilen ve hala bunun mazaretini üretmeye çalışan Tanyevic’in yollanıp Mahmudi’nin alınması ve oyun kurucu ve Kinsey’in yerine 3 numara takviyesi. Atasözleri ile başladık atasözleri ile bitirelim: “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” “Yolcudur abbas, bağlasan durmaz”

3 Aralık 2009 Perşembe

13 Dakika


Başlık her şeyin özeti. Santiago 13 dakikada takımın en çok sayı atan oyuncusu, en çok ribaunt alan oyuncusu, en yüzdeli hücum eden oyuncusu ve neredeyse kendisine en çok faul yapılan oyuncu oldu. Gerçek bir pivotla oynayınca takımın çehresi değişiyor. Ama sorun tam da bu noktada rotasyonda hangi oyuncuların yan ayan oynayacağı ve hangilerinin oynamayacağı üzerine kurulu. Savunmada yeterince direnç göstermeyen takımın hücumda da süreklilik arz edemeyeceğini düşünüyorum. Bu bağlamda rako, ender ve nachbar’ın aynı anda oynamaması hatta iki tanesinin bile aynı anda oyunda olmamasının efes’in hem savunma hem de hücum rotasyonu için birincil şartlar olduğunu düşünüyorum. Savunmada oyuncular aynı eforu harcamazlarsa hücumda da o oyuncuların birliktelik gösteremeyecekleri ve bireysel yeteneklere dayalı oyunun bir yere kadar takımı taşıyabileceğinin ilk yarıda adeta canlı şahidi olduk. Efes’li oyuncular iki kere 7-9 sayılık farklarla öne geçseler de savunmadaki paylaşımdan kaynaklanmayan farkın erimesi ve hatta aleyhe dönmesi çok kolay oldu.

Rakibin pota altındaki zaafını kullanmak için maçın sonunu, santiago’yu beklememiz gelecek için düşündürücü. Bu takıma karşı bile 10’dan fazla hücum ribauntu verdik. Efes’in 4 kısalı sistem ile çok fazla yol kat edemeyeceği açık. Daha önce de yazmıştım san tiago varken 4 kısalı sistem birazcık daha iş yapabiliyor. Kasun ya da kaya’lı 4 kısalı sistem ama özellikle de kaya’Lı 4 kısalı sistem savunma ribauntlarında ciddi alarm veriyor. Haftalardır yazdığım şeyleri daha fazla tekrarlamak arzusunda değilim o yüzden oyunc uların bireysel performansları ve dikkatimi çeken birkaç noktayı belirtip yazıyı tamamlayacağım.

Bir pozisyon hatırlatmaya çalışayım. Rakip hücumda top potadan yana doğru sekti. Ribaunt alınamadı. Top yere düştü. Bu sırada olay mahalline en yakın oyuncu rakocevic’di. Rako topu eğilip alana kadar arkasındaki oyuncu galiba brovnjak topu hızlı davranarak aldı. 4 kısalı sistemleoynayan takımlarda bütün oyuncuların ribaunta katkı yapması gerekiyor. Önüne düşen topu bile almayan oyuncular ile bu sistem çok zor işler.

Sinan bu kez ilk 5 başladı. Ama sorumluluğu kaldıramadı. Fazlasını yapmaya çalıştı ama beceremedi. Milli takımda da oyun kuruculuk verilmişti. Galiba böyle sorumlulukları aldığında üstesinden henüz gelebilecek olgunluğa erişemedi. Sonradan girdiğindeki psikolojisi, Sinan’ın oyununa daha olumlu etki ediyor olabilir.

Efes takım olarak dün %85 gibi çok iyi bir faul yüzdesi yakaladı. Bu yüzde oyuncuların konsantrasyonunu gösteriyor. Sıkıntılar olduğunun farkındalar ve tek bir sayının bile önemli olduğunu biliyorlar bu nedenle de özellikle maçın sonlarında çok dikkatli oynadılar. Gelecek için bana en büyük umut veren faktör oyuncuların konsantrasyonu oldu.
Herşeyden önemlisi efes dün gece dışarıdan çok rahat atışları değerlendirememesine rağmen kazanabildi. Pota altını kullandığında neler yapacaklarını gördüler. Umarım bu son 13 dakikadaki akılcı oyunu ilerleyen maçlarda maç geneline yayabilirler.

Fenerbahçe çok kötüydü. Ya da şöyle söyleyelim: maç seçiyorlar. Rakibe yenileceklerini görünce teslim bayrağını çekiyorlar. Galiba güçlü takımlar bu durumun farkında ve maçın başında birazcık diş gösterip sonra da güle oynaya kazanıyorlar. Ömer’in blokları güzeldi. Mickael’den yediği ve sonrasında yaptığı blok ise çok daha güzeldi. Çünkü blok yiyen oyuncu olarak hızla pota altına dönebilmesi onun ne kadar büyük bir yetenek olduğunu gösterdi. Bir Fener hızlı hücumunu anlatayım. Gerisini siz düşünün. Rasim topu çalıyor ve hızla rakip potaya geliyor. Arkasındaki barca’lı oyuncudan çekiniyor ve trailer olarak gelen serhat’a veriyor ve o da bombeli bir atışla sayıyı kazandırıyor. Rüyamda görsem hayra yormayacağım bir pozisyondu. Serhat aslında sahada bence takımın en iyi oyuncusuydu. Daha fazla süre alabilirdi. İkinci yarıda onu oynatmaması bence Tanjevic’in en büyük hatası oldu. Maçın sonucu değişmezdi. Ya da daha az fark olmazdı ama Serhat için hem önemli bir tecrübe olurdu hem de takımda belki de kendine bir yer edinebilirdi. En azından kötü geceden akıllarda bir oyuncu kalırdı. Fenerbahçenin bu maça kazanamaaycağı herkesin malumuydu ama bu kadar kolay pes etmelerine anlam veremiyorum.


En acısı ise Tanjevic'in maç sonrası açıklamaları. Biz iyi takımız böyle oynamamalıydık mealinden birşeyler söyledikten sonra. Barcelona çok iyi takım. real madrid'de öyle. bu sene Panathinakos'la birlikte Avrupa'nın zirvesinde onlar olur melainden birşeyler söylemiş. Hani bu sene Tanjevic efendi Fener'i avrupa'nın z,rvesine çıkaracaktı. Tanjevic Örs'ün yerine getirilirken 2010'da Avrupa'da şampiyonluk deniyordu. Ne oldu Tanjevic? Ne değişti?...

1 Aralık 2009 Salı

Olimpiakos versus Panathinaikos ya da Bireysel Yetenekler versus Takım Oyunu


Doğrusu iddia programına bakmadığım için şanslı olduğumu maçı izlerken fark ettim. Panat-Oly maçlarında ben takım olan Panat’un Bireysel yeteneklerden kurulu Oly’u yeneceğini düşünürüm. Dünkü maçta bu düşüncenim tersi gerçekleşti.

Bunun temel nedeni panathinakos’un savunmada yeterli sertliği yakalayamaması olduğunu düşünüyorum. Panat’un yeterince sert olamamasının nedeni ise, aslında oly’un savunmada özellikle Childress’ın etkinliği ve baskılı savunmasının panat’u takım oyunu oynamaktan uzaklaştırması olduğunu düşünüyorum. Childress’ın oyun kuruculara ve özellikle spanoulis’e yaptığı baskı panat’un takım oyunundan uzaklaşmasına neden oldu. Panat’ın maçta dengeyi sağlayabildiği tek an childress’ın kenarda olduğu ikinci periodda gerçekleşti. Panat pota altından çok yüzdeli hücum etmesine (22/33) rağmen maçı kaybetti. OLY’un Hücum ribauntlarındaki etkinliği aslında her şeyi açıklıyor. Childress uzun kollarını iyi kullanarak tek başına neredeyse panat’un maç boyu gerçekleştirdiği hücum ribaunt sayısına ulaştı. Ribaunt yapamasalar bile rakibin net ribaunt almasını bozmaları bile OLY’un savunma direncini arttıran bir faktör oldu.

Childress’ın Avrupa basketboluna alışması OLY için çok önemliydi. Hücumda şuttan ziyade penetre ile etkili olmayan çalışması ve savunmasını ve uzun kollarının etkinliğini kullanması uzun vadede OLY için önemliydi. Futboldan sonra basketbolda da büyük derbiyi OLY’un kazanması ile taraftarlarına çifte sevinç yaşattılar. Tebrikler OLY.

Obradovic’in bence maç boyu en büyük hatası Childress’ı dimantidis ile tutmaya çalışması oldu. Doğrusu dimantidis Avrupa’nın en iyi savunma yapan oyuncularından birisi. Hatta bir pozisyonda Childress’ın penetresini çok yakından takip edip pasını çift el blokla karışık bir biçimde kapmayı dahi başardı. Bence perperoglu daha iyi bir seçim olabilirdi. Nicholas’ın savunma zaafını OLY iyi değerlendirdi. Ayrıca pekovic’in kenarda olduğu anlarda (batiste’Nin de tam hazır olmadığını düşünürsek) genç sermantini’yi değerlendirebilirlerdi. Doğrusu genç yaşına rağmen takımın en iyi blokcusu olan bu oyuncu en azından pota altında yapabileceği bir iki blok ile takım savunmasına önemli katkı verebilir en azından bazı gedikleri bir anlamda yamayabilirdi.

Savunmaların daha etkili olacağı bir maç bekliyordum bu anlamda da Panat’un kazanacağından emindim. Ama childress liderliğindeki OLY beni fena yanılttı.

Baby Shaq bu sene gerçekten çok formda. Birazcık daha hızlanmış. Kolay Faullerden kaçınmaya başlamış. Vujcic gibi bir yıldız sadece 3 dakika oynuyor. OLY oldukça tehlikeli bir takım. Ancak 4 numara konusunda önemli sıkıntıları var gibi. Panat’da Fotsis yakaladığı boş atışları birazcık değerlendirebilseydi maçın rengi daha değişik olabilirdi. Yunan ligi final serisi bu sene çok daha renkli ve zevkli geçecek gibi. Benim yine de şampiyonluk adayım panathinaikos…

30 Kasım 2009 Pazartesi

Tüm Basketbol Emekçileri: Birleşin!


Futbol Muhalifinin blogunda gördüğüm güzel bir yazı üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Futbol muhalifinin yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazı Kaya ile Radikal’de yer aln bir röportajdan hareket etmiş. Radikal’de yayınlanan Kaya röportajına buradan ulaşabilirsiniz. Röportajın benim için önemli kısmını aşağıya alıntıladım.

“Galatasaray Cafe Crown’da Cemal Nalga’nın usulsüz olarak oynatılmasıyla ortaya çıkan skandalın üzücü olduğunu dile getiren Kaya, "Ben burada önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Oyuncuların hiçbir suçunun olmadığını ve verilen cezaların çok yüksek olduğunu düşünüyorum, özellikle de Tufan’a verilen cezanın. Disiplin Kurulu’nda nasıl görüşüldü bunlar bilmiyorum, ama şu an bizim bir oyuncu birliğimiz bile yok. Sonuçta biz bir kontrat imzalıyoruz ve herkes biliyor ki kulüp ne derse o yapılıyor. Tufan o gün çıkıp ’Benim formamı veremezsiniz’ dese, belki ona gülerlerdi. Oyunculara daha değişik cezalar verilebilirdi. İnşallah itirazları kabul görür de bu oyuncuların cezaları en aza indirilir" diye konuştu. (aa)”

Kaya oyuncular için bence çok önemli olan bir konuya değinmiş. Oyuncunun yöneticilerin ve koçun elinde bir oyuncak olmaması için birlik kurmaları daha doğrusu bir an önce sendikalaşmaya gitmeleri gerektiğinin altını çizmiş.

Oyuncuların yöneticilere ve hatta federasyona karşı haklarını korumalarını sağlayacak bir kuruma ihtiyaçları var. Sendikanın olmaması, oyuncu menejerlerin bir anlamda bu işi de üstlenmesini sağlıyor ve oyuncu ile menejer arasındaki ilişki ile yöneticiler ile menejer arasındaki ilişkiler yumağında gasp edilen aslında oyuncuların hakları oluyor.

Cemal ve Tufan basit örnekler. Okan Çevik geçmişte çalıştırdığı klüplerde böyle ahlaki açıdan sorgulanabilecek uygulamalar yaptı mı bilemem ama bu teklif Türkiye’de her klüpte ve her oyuncuya yapılabilir ve oyuncuların böyle teklifleri ve uygulamaları reddedebilmeleri için arkalarında sağlam bir sendika olmalı.

Sendika oyuncuların karşılaştıkları her türlü haksızlıkta arkalarında olacak onları koruyacak ve kollayacak bir kurum. Geçmişte hastalığı nedeniyle Ülker’le ilişiği kesilen Haluk’un haklarını da sendika kollayabilirdi.


Galatasaray’da yaşanan bu skandalın basketbolumuz için en azından oyuncuların haklarını koruyacak bir sendika oluşumuna vesile olması en büyük temennimdir. Yurt dışında da oynamış kaya gibi önemli bir oyuncunun bu konuyu gündeme getirmeye çalışması, bu iş için başlangıç olması dileğiyle…

26 Kasım 2009 Perşembe



Orleans doğrusu Efes’e rakip olabilecek bir takım değil. Bu nedenle maça ilişkin çok bir şey yazmanın anlamı yok. Ancak bu maç bazı önceki yazılarımda belirttiğim bazı görüşlerimi pekiştirmesi açısından iyi oldu.

Ergin Hoca ender’in oyun kurmasını yetersiz buluyor bu nedenle de ne zaman Ender’i oyuna alırsa Rako’yu da oyuna alıyor. Hücum düzeni açısından mantıklı duran bu hamle savunma düzeni açısından bakıldığında pek de mantıklı değil çünkü ne ender ne de rako yeterince savunma yapmıyor. Bence Rako ve Sinan yan yana oynatılmalı. Sinan topu getirir ve hücumda Rako’ya verir. Oyunu da Rako kurar. Sinan’a top taşıma görevi vermek çok mantıklıymış gibi gözükmese de bence çok efektif sonuçlar doğurabilir. Şöyle ki Ender ve özellikle de Kerem takımın hücuma çıkmasını adeta geciktiriyorlar. Sinan varken ise hem savunma sertleşiyor ve sertleşen savunmanın getirdiği top çalmalar ile takım daha fazla hızlı hücuma çıkabiliyor. Özellikle ribaunt sonrası sinan’a verilen bir pas ve sonrasındaki hızlı hücum, Kerem ya da Ender sahadayken göremeyeceğimiz bir hücumdu. Kaya kendi yarsı sahasının yarısında kaptığı top ile takımı hızlı hücuma çıkarttı. Tüm sahayı dribbling ile geçen kaya boyalı alanda pas fake’i yapıp tersteki adama pas vererek hızlı hücumun nasıl yapılması gerektiği konusunda ders verdi adeta takımının oyun kurucularına. Son dönemlerdeki en iyi hızlı hücumlardan biriydi.
Oyun kurucularımızın yetersi,zliğini göstermesi açısından şöyle bir istatistik vereyim. Toplamda 40 dakika civarı oynayan kerem-ender ikilisi 4 asist yapabildi buna karşın tpolamda 50 dakika oynayan thornton-rako ikilisi 13 asist yaptı.
Ben ısrarla Kaya ve Kasun’un yan yana oynaması gerektiğini savunuyorum. Takımın ribaunt zaafının ancak bu ikili ile minimuma ineceğini düşünüyorum. Keza pota altındaki sertlik de bu ikili ile sağlanabilir inancındayım. asıl önemli nokta ise kısa rotasyonunda mümkün mertebede Thornton, Smith ve Sinan’dan en azından ikisinin sahada yer alması gerekliliği. Takım savunması açısından bu oyuncuların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Rako, Nachbar ve Ender ise savunma zaaflarını ortaya çıkarıyor. Bu oyunculardan ikisinin yan yana olması büyük tehlike. Hele üçünün yan ayan olması felaket doğuruyor. Bu üçlünün bir ara yan yana gelmesi ile bir anda fark kapandı.

Efes’in zamana ihtiyacı var. Ama kadroda değişikliğe de ihtiyacı var. Bakalım ilerleyen haftalar bize ne gösterecek. Ataman pek çok farklı rotasyonları deneme imkanı buldu. Umarım elindeki malzemeyi daha iyi kullanmaya başlar…

Benim ilk beşim: rako, Sinan, Thornton, Kaya, Kasun