milli takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2011 Çarşamba

Düşene Vurmanın Kolaycılığı: Suçlu Ataman Değil



Memlekette düşene vurmak gibi kötü bir alışkanlığımız var. Ama düşeni tesbit etmek konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Bazen birileri çıkıp kendilerini doğrudan hedef tahtasına koyabiliyor ve gerçek düşenin kim olduğuna bakılmaksızın hazırda bulunan hedefe doğrudan saldırılıyor.






Beşiktaş klübü basketbolu özellikle cola-turca sponsorluğu sonrasında kötü yönelitilmeye başlandı. Galatasaray zaten kötü yönetiliyordu ancak cafe crown sponsorluğu ile yönetimde bir anlayış değişimi olmadı. Ülker'in sponsorluğu ile düzgün yürütülen tek klüp Fenerbahçe oldu. Klüp takımları için özellikle 2000'lerden sonra amatör branşlar adeta katlanılması gereken yüklerdi. Galatasaray yönetiminin kadın takımını Avrupa kupalarına göndermemek yolunda irade koyduklarını hatırlıyorum. Yol ve kalacak yer masrafları düşünülüyordu. Tam bu süreçte sponsorluklar başladı. isim sponsorlukları. Amatör branşlara verilen bu sponsorluk gelirleri, futboldaki açığı kapatmak için kullanılmaya başlandı. Bu yapının başarı getirmeyeceği açıktı. bu bağlamda sponsorlar klüp yönetimlerine de adam sokmak gibi yöntemlere başvurdular. Ancak ortaya çıkan sıkıntılar önelenemedi. Fenerbahçe'nin bu sponsorluk sürecinde daha ayrıcalıklı olması, BJK ve GS taraftarları için ülker grup şirketlerinin sponsorluğuna hep bir mesafe duymalarına ve bu sponsorluğun efektif işlemesine mani oldu. En sonunda her iki klüp ülker grup şirketlerinin adından ayrılmak zorunda kaldılar.






Yeni sonsor bulmak ise kolay değildi. Beşiktaş sponsor bulamamanın sıkıntısını yaşarken oyuncularına da ciddi yaptırımlar uygulayarak geçmiş seneden gelen kontratlarını iptal ettirme yoluna gittiler. Oyuncuların birlik olamaması yani sendikalaşmamaları onlar üzerinde böyle uygulamaları mümkün kılmakta. Ahlaki olarak bu tutum sorgulanabilir ancak hukuki olarak sorgulanamaz. Beşiktaşın bu vefasızlığı sistemin ona tanıdığı ve verdiği bir güç. Buna karşı bir alternatif istemedikçe, bu sisteme karşı bir alternatif üretmedikçe, buralardan ahlak adalet diye bağırmanın bence bir anlamı yok.






Milli takım düzeyinde milli 2-3 oyuncuya sahip olabilirseniz alacağınız yabancılar ile şampiyonluğa oynayacak bir kadro kurabilirsiniz. Beşiktaş bütçesini sene başında belirleyemediğinden, milli takım düzeyinde yerli bir tek oyuncu ile bile anlaşamamış ve NBA yıldızları ile anlaşma yolunda bir adım atmıştı. Beklenti, NBA yıldız(lar)ının kendilerini amorti edecek sponsorluklara kapı acacağı ve bütçenin kendi kendisini döndürebileceğine ilişkindi. Kısacası klübün kasasından para çıkmadan şampiyonluk alabilecek bir yapı oluşturulmaya çalışıldı. Yerli oyuncu sıkıntısı ve özellikle anlaşmak üzere oldukları uzunlarla anlaşılamaması ile Beşiktaş eurocup'dan elendi.






Tüm bu süreç Ataman'ın sırtına yüklenmiş. Bıyıktay'la işler sanki süperdi de Ataman'la bozuldu gibi bir izlenim de yaratılmaya çalışılıyor. Ataman'ın kişiliği ve mizacı gerek federasyon gerekse basın (taraftarlar) için kabul edilemez bir nitelikte. Çok politik olmayan ve davranmayan, gördüğü haksızlıklara ses çıkaran yapısı ile seveni sevmeyeninden daha az olan bir basketbol adamı ve portresi çıkartıyor karşımıza. Ancak şu süreçte bence en son suçlanması gereken kişidir kendisi. Koca Beşiktaş camiasının yönetimsel hatalarına (futboldaki gaziantep maç örneğine bakınız) koçun yapabileceği pek bir şey yok. Petravicius'un sakatlığı olmasaydı ya da Eze ile anlaşılmış olsaydı daha farklı bir görüntü mutlaka olacaktı. Kimse kusura bakmasın ama teknik olarak sorun; takımın savunma yapamayan oyunculardan kurulu olması falan değil bence. Aksine hücum etkinliğinin sağlanamaması. Kısacası pota altından hücum varyasyonu sağlanamaması. Bu sıkıntı bir uzun transferi ile halledilecektir.






Ancak şu sponsor sıkıntısının ve bütçe sıkıntısının aşılması gerekli. En az 3 yıllık bir bütçe ortada olmadan 3 yıllık bir plan yapmak mümkün olmayacak bu nedenle de Beşiktaştan uzun vadeli bir plan beklemek sadece hayalcilik olur.






Doğrusu Federasyon ise bu kötü yönetimlere kendi kötü yönetimi ile destek oluyor. Yerli statüsünde oynayacak yabancı oyuncular konusunda takımların çektiği son sıkıntıyı Salsabasket'ten takip ettik. Chatman ve Kinsey yerli statüsünde oynayamayacakmış. Geçen sene yerli transferinin son günü olarak belirlenen yerli statüsü başvurusu bu sene 30 ağustos'a çekilmiş. Dolayısıyla bazı takımlar buna yetişemedi. takımların da idari anlamda bu klonuda mutlaka kabahatleri var ancak federasyonun da bazı konularda esnek davranması mümkün olabiliyor. Harun'un eşi konusunda esneyebilen bir federasyon, aynı esnekliği bu takımlara neden göstermiyor olabilir?






Son tahlilde gerek basketbol federasyonumuz, gerek milli takımımız gerekse klüplerimiz kötü yönetiliyor. Gerek yazılı gerekse görsel basın, federasyon ve milli takımın yönetimsel hatalarına ilişkin suskunluklarını konu Ataman olduğunda fazlasıyla ve bence haksız bir şekilde dillendiriyorlar.






Ataman'ı sevdiğim söylenemez ancak ben genel olarak yigidi öldürürüp hakkının yenilmemesinden yanayımdır. Türkiye basketbol tarihinin en başarılı antrenörüdür. Yurt dışında Avrupa'da yabancı takım çalıştırarak Avrupa kupası kazanan (siena-saporta kupası) tek antrenördür. Milli takımda erman kunter'in yardımcılığı dışında görev alamamıştır. Milli takımın başında iken bildiğim (hatırlayabildiğim bir başarısı yok.) Daha sonra iki final 4, bir Avrupa kupası, 2-3 şampiyonluk, 4-5 cumhurbaşkanlığı kupası gibi başarıları olan bir antrenörün milli takımı bu başarıları esnasında çalıştıramaması ilginçtir. Keza Avrupa'da Ataman'dan sonra en başarılı olan Kunter'in ve kariyerinde yurt içinde çok sayıda şampiyonluğu olan Mahmudi'nin de milli takım için düşünülmemesi şaşırtıcıdır.






Foto: basketbolig.com






6 Eylül 2011 Salı

Eurobasket 2011'de Türkiye Milli Takımı: Haticeye Bakalım



Ev sahibi Litvanya ve güçlü kadrosu ile İspanya'nın yanı sıra Türkiye'nin de olduğu grupta İngiltere, Portekiz ve Polonya gibi sıradan takımların grupta ilk üçe girme şansları olmaz diye düşünüyorduk ama Polonya bu şansı yakaladı. Sıradan dediğimiz takımlardan İngiltere'yi yenmiş olsa idi Polonya, şu anda bir üst tura çıkmışlardı. Yenemediler ve yerlerine bizim geçmemize izin verdiler.






Polonya'nın İngiltere'ye kaybetmesi bizim sadece üst tura çıkmamızı sağlamadı, üst tura galibiyetle çıkmamızı sağladı. Hikayenin sonuna geldiğimizi düşündüğümüzde yeni bir hayal dünyasının kapısı aralandı önümüzde. Son basketi de atabilmiş olsak dibe vurup zirveye çıkmıştık. Şu an zirveye çıkmasak da cebizmideki puanla herşeyi yapabilecek durumdayız.






Hikayenin başına şöylece bir dönelim. Elimizde iki galibiyet bir mağlubiyetle Polonya maçına çıkıyoruz. İngiltere polonya ayarında bir takım ve farklı yendiğimiz için takımımıza güvenimiz tam. İngiltere maçı öncesinde içimizde bir miktar endişe vardı acaba kaybedermiyiz diye ancak İngiltere maçındaki farklı galibiyetimiz bu endişenin Polonya maçı öncesinde ortaya çıkmasına engel oldu. Ta ki maç başlayana kadar. Parkedeki oyun başladığı andan itibaren acaba kaybeder miyiz sorusu akıllara geldi. Bu soru ile birlikte kaybedersek eleniyoruz korkusu da beraber geldi ve maalesef (ya da ne talihliymişiz ki) kaybettik.






Polonya maçı öncesinde teknik heyetin önüne iki seçenek konsaydı:



a) Bu maçı kaybedeceksiniz. Polonya-İngiltere maçı herhangi bir sonuçla bitebilir. Yani Polonya İngiltere'yi yenerse eleneceksiniz. Ama İspanya'yı yeneceksiniz.



b) Bu maçı kazanacaksınız ve İspanya'ya kaybedeceksiniz. üst tura çıkacaksınız ve puansız çıkacaksınız.






İkinci şık doğal olarak tercih edilirdi. Ama ne şans ki Polonya'ya kaybettikten sonra olabilecek en iyi sonuçlar geldi. Bunu bir kenara bırakalım ve İspanya maçı sonrasına gidelim. Orhun Ene, Ender, Ömer ve Hidayet Polonya'nın İngiltere'ye kaybetmesinin bize ek motivasyon sağladığında hem fikirler. (Biz Polonya'ya kaybetmemiş olsaydık İngiltere-Polonya maçının sonucu ne olursa olsun bize artı ya da eksi motivasyon sağlamazdı. O yüzden Polonya maçının kaybedilmesine, maalesef değil ne şanslıymışızki Polonya'ya kaybettik demeliyiz.)






İki gün öncesine Litvanya maçına dönersek ise Kerem'in aldığı dirsek darbesi sonrası sakatlanması ile (teknik olarak değil) mental olarak Litvanya maçından koptuk ve kaybettik.






2000'den bu yana hem tarihimizin en güçlü kadroları ile (?) basketbol şampiyonalarına katıldık hem de kadro olarak katıldığımız her turnuvada (2006 hariç) şampiyon olabilecek (ya da madalya alabilecek) potansiyelde kadrolara sahiptik. Biz bu 11 yıllık süreçte evimizdeki iki turnuva haricinde madalya alamadık. Bırakınız madalya almayı madalya almaya yaklaşamadık bile. Tarihimiz Avrupa ikincilikleri, dünya ikincilikleri ile dolu olmadığından bu başarıları küçümsüyor değiliz elbette ancak sadece kendi evimizde bunu gerçekleştirebiliyor olmamızın nedenini de sorgulamak lazım.






Netice değil, haticeye baktığımızda sevgili Kaan Kural'ın çok güzel benzetmesi ile kartopu gibiyiz. Dağdan aşağı doğru yuvarlanan bir kartopu. Evimizde oynadığımızda yamaçtan aşağı bu kartopu kayarken giderek büyüyor ve bir çığ görünümünü alıyor. Onun dışında bir çığ olabilmemiz için dışsal bir şok gerekli. Takımın maça konsantrasyonunu arttıran bir şok, mental olarak takımı kuvvetlendiren bir şok. Ters şok olduğunda ise basketbol ilahları dahi bize galibiyet getiremez.






Turnuvada önümüzdeki maçlarda böyle olumlu şoklar bulmak dileğiyle...



12 Eylül 2010 Pazar

Kerem Tunceri


Kerem gençler seviyesindeyken attığı sayılar ile takımı sırtlayan ve gelecekte çok önemli bir oyun kurucu olması beklenen bir oyuncuydu. Hücum açısından baktığımızda kendisinden beklenenleri bir türlü veremedi. Gençlerde ikilik atışları çok etkiliydi. Zaman içinde üçlüğünü geliştirmedi. Penetre sonrasında potaya bakmaması ise en büyük handikapıydı. Beklenen hücum gücüne bir türlü ulaşamamıştı. Ama vazgeçilmezdi çünkü herhangi bir alternatif yoktu.


Yıl 2007. Avrupa basketbol şampiyonası öncesi milli takım aday kadrosu açıklanıyor. Oyun kurucular: ender, engin ve hakan demirel. Şaşırmamak elde değil. Çünkü çok iyi bir sezon geçiren Kerem Tunceri yok. Tanjevic'e soruluyor Kerem Tunceri neden yok diye? Yaşlı oyuncu. diyor Tanjevic 2010'da kadroda olacak kadar genç değil. (2007 kadrosunda Kerem'den yaşlı oyuncu vardı.) 2010'da "yaşlı" Kerem parkede. Şutu gğven vermeyen Kerem önce bir üçlük çakıyor. SOnra son 0.5 saniyede turnike atıyor. üçlükten önce de bir ters turnikesi vardı. Turnike atmaktansa pas vermeyi tercih eden, üçlüğü güven vermeyen Kerem, yaşlı olduğu için 2010'da kadroda olmayacak olan Kerem. Dev adamları devleştiriyor ve finale taşıyor. Kısa bir Tanjevic-Türkiye-Basketbol hikayesi. Tanjevic'e de dünya kupası finalini gösteriyor Kerem.

11 Eylül 2010 Cumartesi

8'de 8: Tünelin Sonundaki Işık


Dünya Şampiyonasında finaldeyiz. Bu basit cümleye inanmak kolay değil. Bu hedef yıllar önce konmuştu ve adına 2010 masalı demiştik. 2010 yaklaştıkça da bu hedefi giderek küçültmüştük. Tanjevic'e olan inancın kalmaması bu hedefin küçültülmesini de beraberinde getirdi. Tanjevic'in sonu çift sayı ile biten yıllarda daha başarılı oluyoruz argümanı (bunca yılda söylediği en saçma sözlerden biriydi) gerçek oldu.


Uzun yıllar sonra bir basketbol maçı sonrasında halk sokaklara döküldü. Beyaz gölge dizisi yeniden hatırlandı. Halkımızın basketbolu yıllar önce bu dizi ile tanıdığı ve sevdiği söylendi. Basketbolda böylşe bir başarı varken futbolda neden olmadığı tartışılacak vesaire...


Bu oyuncuları parkede seyrederken doğrusu başarısız olduğumuz şampiyonalara üzülüyoruz. 2005-2007 Avrupa şampiyonalarında da madalya alabilecek kuvvette olduğumuzu biliyorduk. Ama bir türlü başarılı olamadık. Başarı için illa evimizde mi oynamalıyız? eğer öyleyse bir 10-20 sene için bekleme sürecine mi gireceğiz?


Eğri oturup doğru konuşmak gerektiğine inanırım. Bu bildiğim kadarıyla bir ilk. Bu nedenle de çok önemli. Ancak bunun arkasını getirip bir basketbol ülkesi olamayacaksak (2001 Avrupa şampiyonası sonrası Türkiye) çok da anlamı olmayan bir ilk olacak.


Bence bugün Türkiye'nin basketbolda karşısındaki temel sorun ABD'yi nasıl yeneceği değil, bu başarının arkasını nasıl getireceğidir. Altın madalya çok önemli olsa da bir basketbol ülkesi olamamamız bundan çok daha önemli.


Maça ilişkin üzüldüğüm tek nokta Ömer Aşık'ın kendisinde atış kullanmamak için yapılan faulden sonra sakatlık numarası yapması oldu. bu gibi şeylere ihtiyacı olmayan bir takımız.


12 Dev versus Rüya Takım. Daha çok isteyen kazansın...
foto: spormynet.com

8 Eylül 2010 Çarşamba

7'de 7: Dağ Başını Duman...


Maç öncesinde Slovenya kısalarının daha iyi ama potra altında bizim daha kuvvetli olduğumuzu düşünmüştüm. Turnuva boyunca mükemmel yapmasak bile çoğu maçta bize galibiyeti ve farkı getiren alan savunmasını Slovenlere karşı uygulayıp uygulayamayaacğımız kafamı meşgulş eden sorulardı.


Önde olmamıza rağmen ilk molayı biz aldık. O moladan sonra sahada yer alan her oyuncumuzun katkı verdiği bir takım izledik. Kaan Kural'ın benzetmesi ile kartopu misali yuvarlanan takımımız bu maçta adeta bir çığ oldu ve Slovenya'yı darma dağın etti.


Sovenlerin küçük kıpırdanma çabalarını Hido, Ersan ve hatta Ender'den gelen üçlüklerle yok ettik. Tebrikler 12 Dev. Hedefe 9 adım vardı. Hedefe 2 adım kaldı.


Foto: taraftarcafe.net

5 Eylül 2010 Pazar

6'da 6 Yaptık: Futbolcuların "AYAK"ı uğurlu geldi


Milli takım bizleri şaşırtmaya devam ediyor. Doğrusu şaşırdığım nokta galip gelmemiz de değil Avrupa şampiyonası senayrosunun devam etmemesi de değil. Şaşırdığım şey galibiyeti alış biçimimiz.


Fransa neyi iyi yapar diye bir soruya atletik yeteneklerini iyi kullanarak, pas kanallarını iyi kapatırlar, tempolu oynarlar, her topa ellerini sokarlar ve ribuntları yüksekte alıp hızlı hücum yaparlar gibi bir cevap verilebilir. Fransa'nın iyi olduğunu düşündüğümüz şeyleri biz onlardan daha iyi yaptık. Şaşırdığım şey işte tam olarak bu.


Tanjevic'i bu maçta çok beğendim. Müdahaleleri ve oyuncu değişiklikleri çok yerindeydi. Son periodda 3 uzuna gerek olmayabilirdi. O dönemde Fransızlar toparlanır gibi oldu. Kerem'in sakatlığı umalım ciddi olmasın. Gerçi Sinan o mevkide neler yapabileceğini gösterdi. Ender de iyi oynuyor. Onun açığını kapatırlar.



Slovenya Avustralya'yı kolay geçti. Bu durum bizlerde biraz hayıflanmaya neden oldu. Onlar oyuncularını dinlendirme fırsatı yakaladı diye düşündük. Son periodda biz de önemli oyuncuları dinlendirmiş olduk.


Slovenya bizim takıma benziyor. İyi bir jenerasyonları var. Ama bir türlü arzu ettikleri başarıya ulaşamadılar. Şu anda çok formdalar. Ama yeterince sert olamıyorlar. Biz önceki maçlardaki sertliğimize ulaşırsak Slovenya'yı rahat geçeriz. Ama bizim bu oyunu ne kadar sürdüreceğimiz, kıslarımızın bu oyununun devam edip etmeyeceği en büyük endişemiz. Umalım, takımımız bumücadeleyi devam ettirir. Alkışlar 12 Dev'e.


Foto: webhatti.com

3 Eylül 2010 Cuma

4'te 4 ve 5'te5

Önce Porto Riko ardından da Çin'i devirdik.

Çin maçı amaçsız bir maçtı ama sanki amacımız varmış gibi oynadık. Tanjevic'İn dediği gibi ciddiyeti elden bırakmadık. Milli takım güzel dersler çıkarıyor. Porto Rİko'ya karşı gayri ciddi oynadığında başına gelenleri gördü. Çin'e karşı ciddiyeti elden bırakmadı. Arjantin maçının kaybedilmesinden alınan dersle Yunanistan'ı da yenmiştik. Galibiyetten bile ders çıkarabiliyorsak bazı şeyler iyi gidiyor demektir.
Porto Riko maçı üzerine Hıncal Uluç vari bir yaklaşımla meseleyi doğrudan anlatayım istiyorum. Milli takımımızın teknik heyetine maç oynanmadan şu soru sorulsaydı: Maçın sonunda iki sayı öndeyiz ama topu porto riko kullanacak. kabul ederlermiydi? Hayır. Peki aynı soru Porto Riko teknik heyetine sorulsaydı. Yani maçın sonunda 2 sayı geridesiniz ama son topu siz kullanacaksınız. Evet derlerdi. Bu anlamda maçın sonu doğrusu Porto Riko'nun istediği bir durumdu ama Tanjevic'in de dediği gibi şans biden yanaydı. Ama keşke eleme turu için şans bizden yana olsaydı.
Yunanistan'ın saçmalaması ve buna karşı Rusya'nın dürüst mücadelesi düzgün davranan lehine sonuçlandı. Rusya Yeni Zelanda ile eşleşirken, Yunanistan korktuğu rakibi İspanya ile eşleşti. Bize ise Fransız oyuncu Batum'un maçın sonlarındaki saçmaları nedeniyle Fransa düştü.
Şimdi final yolumuza bakalım. Doğrusu ilk turda Yeni Zelanda'yı bekliyorduk. Bu anlamda Fransa'nın gelmesi bence daha kötü oldu. Fransa potansiyelli bir takım. Avrupa'nın akılcı basketbolunu oynamasalar da atletik oyuncuları ile mücadele ederek, sahayı rakiplerine dar edebiliyorlar. Zor maç olacağını düşünüyorum. Fransayı geçtiğimiz takdirde Rakip Avustralya-Slovenya eşleşmesinin galibi olacak. Muhtemelen Slovenya ile oynayacağız. Slovenya Avrupa şampiyonasında ve öncesinde önemli sakatlıklar nedeniyle başarılı olamamıştı. Şimdi Dragic ve Lakovic'in formu ile iyi basketbol oynuyorlar. Tek eksikleri yeterince sert olmamaları. Dünya şampiyonasında çeyrek finale kaldığınızda oynayabileceğiniz takımlardan birisi. İspanya -Yunanistan eşleşmesinin galibi ile Sırbistan-Hırvatistan eşleşmesinin galibi arasındaki mücadele sonucu yarı-finaldeki rakibimizi belirlyecek. Şu andaki formlarına baktığımızda bu dört takımın da eşit şansa sahip olduğunu düşünüyorum. İspanya da Yunanistan da gruptakinden daha iyi oynayacaklardır.
Finale kadar Brezilya, Arjantin ve Amerika ile eşleşmeyecek olmamız büyük avantaj. Yarı finale ulaşabilirsek arkasını getiririz diye düşünüyorum.

31 Ağustos 2010 Salı

3'de 3 Yaptık: Tam Gaz Devam...


Güçlü bir rakibe karşı bu şampiyonada (ve hatta hazırlık dönemini de dahil edebiliriz) ilk kez galip geldik. Bu ise ilerisi için küçük de olsa umutlanmamız yönünde bir sinyal verdi. Son yazımda bu şampiyonadaki performansımızı son Avrupa şampiyonasındaki performanzımıza benzetmiştim. Söz konusu benzerlikler devam ediyor. Yine kısalarımız beklenenden daha iyi performans sergilediler. Özellikle Kerem Tunceri milli takımın görece en zayıf olduğu bölgede (oyun kurucu) muhteşem oynuyor. Kerem böyle oynadığı sürece rakiplerin bizi dize getirmesi oldukça zor. Ama Kerem (ve ender) nereye kadar bu perfomansı devam ettirirecekler. Umalım sonuna kadar böyle devam ederiz.


Maça gelince öncelikle sevgili MM ve İhsan Bayülgen ikilisi için bir kaç şey söylemek istiyorum. Yunan lobisi ve hakem fobisi iddiaları ile bu zevkli galibiyetten yeterince tad almamızı engellediklerini düşünüyorum. Hakemin hiç bir düdüğünü beğenmemeleribi geçtim, ikinci periodun başında Semih'in Baby Shaq'a (BS) yaptığı faule, faul değil, blok demeleri zat-ı alilerini yeterince komik duruma düşürdü. Biri onları uyarmalı. Özellikle MM (maalesef 70 milyondan başka basketbol spikeri çıkaramadık) yaşlandıkça hakem dışında yorum yapmaz oldu.


Hazırlık döneminde kaybettiğimiz Arjantin maçının hayırlı bir mağlubiyet olduğunu bu maç bize gösterdi. Hem kenar yönetim hem de oyuncular yakalanan farkdan sonra rehavete kapılmayarak maçın kaybedilmemesi adına mücadele verdiler. Maçın sonlarında K. Tunceri daha erken alınabilir ve daha büyük bir fark ile galip gelmek mümkün olabilirdi. Yunanlılarda BS oyundayken onu Semih'le bire bir tutmak çok akıllıca değildi. Oğuz denenmeliydi. Semih o mücadele esnasında sakatlanabilir ve şampiyonaya bizim için önemli bir eksikle devam etmek gibi bir durum ortaya çıkabilirdi. KG'den 3 numara yaratma hayalinin devam etmesi de can sıkıcı. Ersan neyse ki bu sefer 3 numarada da şutlarını soktu ve zoru bizim için kolaya çevirdi.


Tam gaz devam...




29 Ağustos 2010 Pazar

2'de 2 Yaptık...


Doğrusu milli takımın hazırlık maçları ve efes world cup'taki oynanan oyuna baktığımızda böyle bir milli takımı ancak ruhunun sahada olması ile izleyebileceğimizi bir önceki yazıda dillendirmiştim. Bir anlamda milli takımımız her zaman olduğu gibi (galibiyetlerde ve mağlubiyetlerde) bizi şaşırtıyor.


Hazırlık maçalarındaki kötü sonuçlara ilişkin Faruk'la sohbet etmiştik. Ben Tanjevic'e ver yansın ederken Faruk güzel bir soru sormuştu: "Tanjevic'in yaptığı iyi bir şey var. Nedir o?" Ben cevabı bulamadım ama o cevabı verdi. Sinan'ı oynatması... Evet bunca yıldır en azından Sinan'a sğre verdiği için kendisine teşekkür edebiliriz.


Nedense milli takımın bu güzel oyunu ve mücadelesi bana 2009 Avrupa şampiyonasını hatırlatıyor. Grup maçlarında 3'de 3 yapmıştık ve sonrasında ise hüsran. Aynı senaryonun tekrarlanacağından endişeleyim İçimdeki bu güvensizliğin temel nedeni yılların birikimi olarak maalesef Tanjevic'e olan güvenimin kalmaması. Oyuncular açısından da benzer bir senaryo sahnelenmekte. Hatırlarsanız Avrupa şampiyonasında grup maçlarında ender ve kerem beklentilerin üzerinde oynamışlardı. grup maçları sonrasında onlar normal oyunlarına dönmüşler ve üst üste mağlubiyetler almıştık. Şimdi de kerem, ender ve sinan (yani kısa rotasyonumuz) beklentilerin üzerinde oynuyor. umarım turnuva boyunca bu devamlılık arz eder. Yoksa?...


Maça ilişkin yazacak çok şey olsa da doğrusu takımımızın iniş çıkışları detaylı analizler yapmak için heyecanlandırmıyor beni. Alan savunmalarının mücadelesi oldu. Blatt'ın (muhtemelen tanıdığı en iyi rakip biz olmalıyız) oyun kuruculara tam saha da baskı yapmaması maçın bizim lehimize dönmesinde bence en önemli faktördü. Maçı çeviren beşimizin ise 3 uzunlu olması ilerisi için olumlu olmaktan çok olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir faktör olduğunu düşünüyorum. sonraki yazılarımda bu konuyu ayrıntılandıracağım. Rusya'nın önemli eksikleri olmasına rağmen çok tehlikeli bir takım olduğununu altını çizmemiz gerekiyor. Mücadeleci ve sert oynayan bir ekip. Bu mücadeleci takımı yıldırmış olmak çok önemliydi.


Bu akşam daha dişli bir takımla oynayacağız. Bakalım nasıl bir milli takım izleyeceğiz. Kaybedip kazanmak değil ama teslim olmayan ve yılmayan mücadelesini devam ettiren bir takım izlemek ümidiyle...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Salt Ruhla Oynamak


Kaan Kural'ın milli takım üzerine değerlendirmelerini çok beğenirim. Takımımızın her an her şeyi yapma(ma)ya muktedir olmasını, moral takımı olmamıza bağlar. Çok doğru bir tesbit olduğunu düşünüyorum. Arjantin maçı sonrası aklıma Kaan Kural'ın bu değerlendirmesi geldi.


Doğrusu 2001 senesinde takımımız tek yürek olup, seyirciden aldığı moralle finale yükselmişti. Ama finalde Scepanovic'in sürüklediği Yugoslavya'ya yenilmiştik. Kanımca Federasyonumuz bu süreçte takımın zeka ile değil "salt ruhla" hareket ettiğini bu anlamda da kalıcı büyük başarılara bu "alaturka" zihhniyet ile ulaşılamayacağını düşündü ve Avrupa'nın önemli koçlarında birisi olan Tanjevic ile anlaşıldı.


Tanjevic'li milli takımı çeşitli Avrupa ve Dünya şampiyonlarında seyrettik. Takımımızın aldığı galibiyetlere (başarılara) baktığımızda bunun yine ruhla ve tekyürek olmakla mümkün olduğunu gördük. Doğrusu biz basketbolun doğruları ile değil, ruhumuzla, tek yürek olmamızla ya da aynı anlama gelen moralimizle kazanıyoruz. Kısacası aynı "alaturka" zihniyet ile devam ediyoruz. 2001'den tek farkımız ise 2001'de ruhumuzun parkede olacağını biliyorduk. Şimdi ruhumuzun varlığı bile soru işareti.


"Alaturka" zihniyeti kaldırmak isteyen federasyonun şu anda can simidi o "alaturka" zihniyet. Aklımızla oynamayacağımızı biliyoruz ama umudumuz en azından ruhumuzun sahada olması. ya o da olmazsa? 2010 masalı olumsuz sonuçlanırsa...


Evimizde oynana şampiyonaad final oynamak dışında bir başarısı olmayan milli takıma sahibiz. Tarihimizin en iyi jenerasyonunu tükettik. Hedef 2010 olarak belirlendiğinde biz karşı çıkmıştık. Federasyonun amacı sadece evinde oynadığın şampiyonlarda başarı olmamalı. Kalıcı bir sistem ve başarı peşinde koşmak gerekiyor.


Rol modelimizin Yunanistan. Yunanistan evinde oynanan şampiyonada şampiyon olduktan sonra Avrupa'da ve hatta dünyada basketbolda söz sahibi ülkelerden birisi oldu. Ama onlar devamını geitrdiler. Biz ise tarihteki tek başarımızından kabaca 9 sene sonrası için hedef koyduk. arkasını getirmeyi düşünmedik bile.


Evimizde oynayacağımız dünya şampiyonasında başarılı olsak dahi eğer arkasını getirmeyeceksek bunun çok da bir anlamı olmayacağını söylemek mümkün. Yukarıdaki gibi nostaljik fotograflarımız olur o kadar!

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Türkiye-Litvanya Maçı Üzerinden Milli Takımın Kimliği Sorunu


Hazırlık döneminde Sırplardan sonra oynadığımız en ciddi rakipti Litvanya. Litvanya çok sık kullanılan bir tabirle tam bir basketbol ülkesi. Litvanya takımına baktığımızda doğrusu Kleiza haricinde yıldız oyuncusu olmayan bir takım. Bireysel olarak baktığımızda biz çok daha kaliteli oyunculardan kurulu olsak da "takım oyun"u olarak bizden 3-4 gömlek yukarıda bir rakibe karşı oynadık ve kaybettik.


Maçı anlatmak arzusunda değilim. Zaten bu maçı iyi anlatabileceğimi de düşünmüyorum çünkü maç izlerken sürekli "eski" ama "eskimeyen" soru(n)larla mücadele ettim. Milli takımın kimliği sorunu bu tip maçlarda daha da fazla düşünüyorum.


Milli takımımızın basketbol kimliği ne? sorusuna adam akıllı bir cevap veren görmedim. Öyle bir kimlik yok. Bu soruyu düşündüğümde aklıma ribaunt alamayan, faul sokamayan bir takım geliyor. Dün bir ara (galiba ikinci periodda) oğuz, ömer aşık, ersan, hedo, k. tunceriden oluşan bir beş sahadaydı ve bu beş iki dakikada iki ribaunt kaptırdı rakip oyunculara. Ersan üç, hedo iki nujmarada ve biri nba patentli iki pivotumuz da sahada ve hücum ribauntu veriyoruz. Ribaunt denilince aklıma hep deniz rodman gelir. bu kısa boyunla nasıl ribaunt şampiyonu oluyorsun sorusuna, "ribauntların önemli bir kısmı çember seviyesinin üstünde değil, altında alınır. pozisyon almayı bileceksin" mealinden bir cevap vermişti. Çok haklıydı. Ama bu söz sadece ribaunt için geçerli değil, basketbolun tümü için geçerli. "Pozisyon almak"tan bahsediyorum. Savunmada pozisyon almak, hücumda pozisyon almak, topsuz alanda (oyunda) pozisyon almak ve ribauntta pozisyon almak. Genel olarak basketbolda pozisyon almıyoruz. Milli takımın sorunu "uzun kollar" meselesi değil. Takımdaki kolları ve boyları ne kadar uzatırsak uzatalım temel sorun varlığını devam ettirecek. Uç bir örnek koyalım: Hedo bir nuamrada Ersan iki K.G. üç semih 4 ve Ömer aşık beş numarada çıksın. KG varsayalım ki iyi şut atsın. Ersan iki numara savunmasında aksamasın (3'de bile aksıyor ya neyse) Hedo mükemmel oyun kursun. Bu oyuncular sahada hem hücumda hem de savunmada pozisyon alamayacaklarından değişen bir şey olmayacak.


Basketbol kimliğimizin oluşmamasının temel nedenlerinden birisinin Korac'ı alan Efes Pilsen ve bunun yansıması olarak Avrupa ikincisi olan milli takım düzeninin devam ettirilmemesi olduğunu düşünüyorum. Büyük yıldızlarımız yoktu ama yürekten mücadele eden "12 Dev" vardı. Korac'ı alan Efes de öyleydi. Peter haricinde büyük yıldızı yoktu ama yürekten mücadele eden oyuncuları vardı...


Nasıl ki zaman yerinde durmuyorsa Basketbol da öyle. Basketbol sürekli değişiyor. Ama değişmeyen bir şey var. Basketbol ne kadar değişirse değişsin takım olabilen kazanıyor. Umuyorum dünya şampiyonasında birbirine kenetlenen ve mücadele eden, yürekten oynayan bir takım izleriz.


Sırbistan maçını izlerken milli takımı geçen 2 sezon EL'de oynayan Fenerbahçe'ye benzettim. Rakip biraz diş gösterince teslim bayrağını çeken, mücadeleyi bırakan bir milli takım. En büyük endişem kendisinden daha kuvvetli kadrolara karşı milli takımın ne yapacağı?

8 Ağustos 2010 Pazar

Turgay Demirel Röportajı ve Yeni Zelenda maçı


Meriç Tunca, Turgay Demirel ile kısa bir sohbet gerçekleştirmiş. http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/15506023.asp?gid=362


Başlık İrlanda pasaportlular maça gelmesin. Denizli'nin ünlü "içimizdeki irlandalılar" sözünden hareketle yaratılmış bir başlık. Demirel kadro "içime sindi" diyor "çünkü bu kadro kendi liglerinde yıl içinde üstün performans gösteren oyuncular arasından teknik kadro tarafından seçildi. inşallah da başarılı olacak" diyor. Sonrasında ise "alt milli takımlarda oynayan oyuncularımız maalesef fazla süre alamıyor. Bu da milli takıma yansıyor. Biz yetenekli oyuncularımıza takımlarında yer verebilsek milli takım şimdi çok farklı bir yerde olurdu" demiş. Demirel'den alıntılanan yukarıdaki iki cümle bile kendi içinde çelişiyor. Neyse çok da uzatmak istemiyorum.


Doğrusu Demirel'in röportajdaki her cümlesi ayrı ayrı eleştirilebilir nitelikte. Ünlü "deveye sormuşlar hikayesi...


Demirel diyor ki "Biz Tanjevic'le yola çıkarken 2010 hedefini koyduk. Takımda 79 ile 87 jenerasyonu birleşmiş vaziyette. Bu milli takımla dünya şampiyonasında başarılı olabiliriz de olmayabiliriz de. Hiç birşeyin garantisi yok."


Avrupa şampiyonasında Örs'ün final oynattığı takımı Tanjevic'e emanet eden federasyon tüm hedefi 2010 olarak belirlemişti. O yüzden 5 büyük turnuvayı heba ettik ve 2010 masalını okumaya devam ettik. 2007'de Tanjevic Fenerbahça'nin de başına geçti ev Fenerbahçe için de bir masalı türetildi. Fenerbahça'nin hayali gerçekleşmedi. Sıra milli takımımız için üretilen masalın sonucunu görmeye geldi. Umarım takımımız başarılı olabilir.


Dün akşam oynanan Yeni zelanda maçında izlediğim milli takım hoşuma gitti. Özellikle takımın savunmadaki istekli oyunu beni çok memnun etti. Sinan, Ömer ve hatta Cenk'in savunmadaki istekliliği ilerisi için umutlanmamızı sağlıyor. Ancak bir şeyi unutmamak lazım. Bu düzeylerde savunma tek başına yetmiyor. Sinan'dan ve Cenk'den oyun kurucu yaratma hayalimiz hala devam ediyor. KG döndü ve buna rağmen ribaunt sıkıntısı yaşadığımız dönemler oldu. Ribaunt konusu özel olarak önemli çünkü attığımız sayıları ya yaptığımız baskı sonucu elde ettiğimiz hızlı hücumlarla ya da aldığımız net ribauntlar ile yakaladığımız hızlı hücumlarla el ettik. Set hücumunda çok yaratıcı ve etkin bir takım olmadığımızdan turnuv boyunca savunma ve ribaunttan kaynaklanan sayılar bizim için çok değerli olacak. Bu maçta olayın savunma tarafını gerçekleştirdiğimizi ama kısaların ribauntlara katkı vermediğini söyleyebiliriz.







12 Haziran 2010 Cumartesi

Türkiye'deki Yabancı Oyuncu Kuralının İflası: Devşirme Oyuncu


Milli takımda devşirme oyuncu dönemimiz hayırlı olsun diyelim. Doğrusu ben ne devşirme oyuncuya karşıyım ne de devşirilen oyuncuya. Emir'İn iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum. Emir için Slovenya federasyonuna para ödenecekmiş. O da önemli değil. Amerikalı'dan ziyade Avrupa'lı bir oyuncunun seçilmesi de mutluluk verici.


Emir'i ümitler şampiyonasında izlediğimde hayran kalmıştım. Hemen her pozisyonda potaya yönelmesi ve etkili şutları ile çok parlak bir geleceği olduğunu düşünmüştüm. Doğrusu beklediğim gelişmeyi göstermedi.


Milli takım analizinde 3 numaraya ihtiyaç olduğunun altını çizmiştik. Ersan'ın 3 numarada verimsiz olması ve Hedo'nun ne yapacağının belli olmaması düşünüldüğünde ve bu oyuncular haricinde 3 numara için alternatif olmadığını eklersek bu durumda takımda 3 numara için oyuncuya ihtiyaç olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bir de diğer açıdan duruma bakalım. Aslına bakarsak oyun kurucu olarak da takımın zaafı var. Ayrıca ufuk-harun-ibo ve serkan'dan sonra etkili bir iki numara da yetiştiremedik. Örneğin oyun kurucu olarak mccalebb ve iki numaraya da langdon düşünülebilirdi.


Ben oyun kurucunun önemine çok fazla inanarım. Bu nedenle benim elimde olsa 1 numara için bir transfer yapardım. Ama dediğim gibi Emir'e karşı değilim. Umarım hem milli takım hem de Emir için iyi bir turnuva olur.


Emir'e ilişkin tek bir eleştirim olacak. Abartılı itirazlarını umarım milli takım forması ile yapmaz.


Devşirme oyuncu kararı sonucu olarak ligde uygulanan yabancı sınırlamasının da gözden geçirilmesi gerekiyor. Yabancı uyruklu oyuncuları milli takımda oynatacaksak o zaman ligde de milli takım düşünülerek yabancı sınırlaması yapmanın bir anlamı olmaz. Öyle değil mi?


Bu arada Emir'in yerli statüsüne geçirilmesinin iktisatta "dışsallık" olarak tabir edilen bir duruma yol açtığını da belirtelim. Fenerbahçe açısından pozitif diğer takımlar açısından ise "negatif" bir dışsallık yaratılmış oldu.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Aday Kadro

G. Engin Atsür, Kerem Tunceri, Ender Arslan, Evren Büker
S.G.Cenk Akyol, Ömer Onan, Sinan Güler
S.F. Hidayet Türkoğlu
P.F. Kerem Gönlüm, Ersan İlyasova Semih Erden ve Cevher Özer
C. Oğuz Savaş, Ömer Aşık, Fatih Solak

Doğrusu ve Tanjevic ve seçimlerini eleştirmekten bıktık dersek yeri var. Yaşlı ve 2010 kadrosunda düşünmüyorum diye Kerem Tunceri'yi basketbol kariyerinin en iyi sezonundayken kadroya almamıştı. 2010 aday kadrosunda var. Mevcut kadro bu değil. eklemeler olacakmış. Bir devşirme oyuncu kadroya eklenecekmiş (aday belliymiş) ve ümit milli takımdan çağrılacak oyuncular da varmış.
Tam kadro açıklandığında değerlendirme yapmak doğru olsa da mevcut kadroya ilişkin çekincelerimi baştan belirteyim. Engin ve Kerem sakat. Ender ise kötü bir sezon geçirdi. En azından bu sezonun bence en iyi yerli oyuncusu olan Evren kadroda olmalıydı. (Zaten Kadrodaymış. Ben atlamışım). Diğer eleştirim ise kadroda çok sayıda uzun olsa da Furkan'ın bu oyunculardan eksiği omladığı ama fazlası olduğu inancındayım. Onun isminin de kadroda olması gerektiğini düşünüyorum. Milli takımın elinde bu kadar uzun oyuncu varken Fatih'in alınmaması gerektiğini düşünüyorum.
Yabancı oyuncu konusunda tahminde bulunmak bile zor. Yukarıdaki kadroya baktığımızda kısa pozisyona yabancı oyuncu eklemleneceğini söylemek zor değil. Hatta kadroya baktığımızda hedo'nun neredeyse tek kaldığını görüyoruz. Tahminim onu yedekleyecek bir isim olarak Kinsey düşünülüyor olabilir. Ancak bu devşirme mevzusu oyun kurucu için düşünülüyordu. Sakatlıklar da bahane edilerek oyun kurucu devşirmek istenilebilir. Doğrusu oyun kurucu için adayım (eğer bir yerlerde milli takım oyuncusu değilse) Mccalebb. Bu sene yaz ligine katılacağı söyleniyordu. Ama dünya kupasında oynamak isteyebilir. Bekleyeceğiz...

2 Şubat 2010 Salı

Tanjevic'de Sorun var ama Sorun Tanjevic Değil


Dün Akşam federasyon başkanının yaptığı açıklamalara ilişkin Kaan Kural'ın telefonla bağlantısından sadece bir iki dakikasını izleyebildim. Eleştirinin, ne anlama geldiğini çok güzel özetledi. Ben de bu konudan hareketle bir şeyler yazmak istedim.


Öncelikle İhsan Bayülgen'in yorumlarının bana çok komik geldiğini belirtmek isterim. Kendisi gibi yapıcı eleştiriler yapanlara federasyon başkanının birşey demediğini ama yıkıcı eleştiriler yapanları eleştirdiğini bu nedenle de isim vermesi gerektiğini söyledi. Anlayabildiğim kadarıyla federasyon başkanının eleştirdiği kişiler arasında kendisinin olup olmadığını tam olarak idrak edememiş ve olmaması gerektiğini savunarak onu isim vermeye davet ediyor. offf of...


ben doğrusu şu yıkıcı ve yapıcı eleştiri ayrımının çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Yapıcı eleştiri ile kişi yıkılabileceği gibi üzerine yapı da inşa edebilir. Bu tamamen eleştirilenin zeka ve bilgi düzeyi ile ilişkili. Eleştiri yapan ne kadar yıkıcı olmak isterse istesin karşısındaki bu eleştiriden yapıcı yönler ve şeyler çıkartabilir. Burada mesele bence eleştirenlerde değil, bizzat eleştiri alanın niteliğine ilişkindir.


Bu bağlamda eleştiriden korkmamak gerekir. Yıkıcı eleştiri bile yapıcı sonuçlar yaratabilir. Hatta yıkıcı eleştiriler yıkıcı olmayı başardıklarında bile yapıcı olabilir. Schumpeter'in tabiriyle buna "yaratıcı yıkım" diyebiliriz. Örnek vermek gerekirse yapılan eleştiriler sonucu Tanjevic yıkılırsa ve yerine daha çok şey verebilecek bir koç getirilirse bundan daha "yaratıcı bir yıkım" düşünemiyorum. Bu bir boyutu. Diğer bir boyutu ki maalesef Tanjevic'in Türkiye geçmişi bize bu ikinci boyutun pek de geçerli olmadığını gösteren örneklerle dolu: yapılan eleştirilerden Tanjevic'in dersler çıkartması. Tanjevic'in eleştiriye kapalı olduğu hem Fenerbahçe'yi çalıştırırken ne de Milli takımın başında iken gördük. Doğrusu federasyon başkanı da eleştiriye kapalı. Herkes kendisini "tanrı" görürse ve yaptıklarının "hakikat" olduğunu düşünürse eleştiriyi kabullenemez. federasyon başkanımızın haliyeti ruhuyesi aynen böyle. Ama unutulmaması gereken bir şey var; klişe olacak ama milli takım sadece federasyonun değil, hepimizin takımı. bu takım hakkında ilkokula giden talebelerden, profesyonel sporculara kadar herkesin söz söyleme eleştiri yapmak hakkı var ve hiç kimsenin eleştiri hakkı bir diğerininden daha fazla değil. Beğenseniz de beğenmeseniz de...


Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek

Gerektiğini Öğrendim

MEVLANA





Foto: Medyaspor.com'dan alınıtıdır.

31 Ocak 2010 Pazar

Demirel Röportajı ve Galatasaray Yönetimine Açık Mektup


Doğrusu uzun zamandır bu mektubu yazmak arzusundayım. Basketbolda tepeden aşağıya doğru gelen kirlilik, hürriyet gazetesinin ise bu süreçte adeta taşeron bir rol üstlendiği günümüzde basketbol için, yöneticilere rağmen bir şeyler yazmak, birşeyler arzulamak ve basketbolumuz nasıl daha ileri gidebilir sorularına cevap üretmek doğrusunu isterseniz hem çok zor hem de dönem dönem çok gereksizmiş gibi geliyor bizlere...


Doğrusu blogu çok da ağlama duvarına çevirmek, basketbol dışına taşımak istemiyorum. Yaşnanlar, söylemler ve iddialara baktığımızda bu akıl tutulmasının, bu mesnetsiz iddialarının nereye kadar gidebileceğini doğrusu öngörmek zor. Bahsettiğim iddialar Demirel'le yapılan bbir röportajın bugün yayımlanan Hürriyet gazetesinde manşete taşınması. tek başına bu manşet bile aslında çok şey ifade ediyor: o doping tesadüf değildi. bunun söylenmesi ya da yazılması suç değil elbette. Basketbol federasyonu başkanının açıklamalarına kucak açılması da basketbol adına sevindirici bile olabilir. Ne de olsa spor servisine ait alanın %20 gibi büyük bir bölümü bu habere ayırlışmış. Efes'in Korac kupasını almasına da kabaca o kadar yer vermişlerdi. Ama toplam olarak bakıldığında doping haberine ve yorumlarına Hürriyet gazetesi Korac kupasına ilişkin haberlerin onlarca katı yer ayırması. Bu sadece Hürriyet'e ait bir tutum değil elbette. Ama hürriyet'in bu konuda apaçileşmesi gerçekten düşündürücü. Ercan Saatçi etkisi de diyebiliriz buna. Demirel'in amacı başarısızlığının konuşulmasını engellemek ve milli takımın 2010'da olası başarısızlığının da konuşulmasını engel olmak adına gelecek için bir malzeme sağlamak. Tanjevic'e dokunmayanlar bile eleştirmeye başlayınca gündemi değiştirmek federasyon başkanına düştü. Hürriyet spor servisi de apaçiliklerini gösterdi...


Gelelim mektuba. Mektubu Galatasaray yönetimine yazıyorum.


Basketbol'da yaşanan skandal sonrasında ve alınan/verilmeyen ceza neticesinde takımdan bu sene fazla bir şey beklememek lazım. Ancak kadroya ve oyucnulara baktığımızda takımın gelecek için ümit verecek oyucnulara sahip olduğunu söylemek mümkün. Evren'le uzun süreli bir konrat yapılması, jasaitis, rancik ve wilkinson üçlüsünün uzun vadeli olarak takımda kalmaları takımı yönetenlerin birinci hedefi olmalı. bu çekirdek kadro iyi bir oyun kurucu ve daha yetenekli yerli oyuncularla birleştirilebilirse kısa-orta vadede arzulanan başarıya yaklaşılabilir. Hem basketbolumuza hem de Galatasaray'a yapabileceğiniz en önemli katkının bu oyuncularla önümüzdeki senelerde mücadele edebilmemizi sağlayacak kontratlar yapılması olduğuna inanıyorum.


Foto: i.sabah.com.tr

15 Aralık 2009 Salı

Grubumuz Bellli Oldu


Yunanistan, Türkiye, Porto Riko, Rusya, Çin, Fildişi Sahilleri

Doğrusunu isterseniz bence iyi bir grup oldu. daha iyisi olabilir ama daha kötüsü de olabilirdi. Binrinci torbada Yunanistan dışında ABD, İspanya ve Arjantin var. Bu takımlardan hangisi Yunanistan'dab daha zayıf?

3. torbadan kanada ya da avustralya gelse tadından yenmeyecek bir grup olacaktı. ama doğrusu Brezilya'nın gelmemesi de bence iyi oldu.

4. torbadan Rusya geldi. Çok da iyi oldu. Hırvatistan ve Litvanya'dan daha zayıflar Almanya ile eşdeğer diyebiliriz. Doğrusu son yıllarda Rusya sürprizler yapan bir takım hüvviyetinde. beklentilerin daha üzerinde bir oyun sergiliyorlar ancak kadrosu görece zayıf. Bu nedenle benim bu torbadan istediğim iki takımdan birisi geldi. 5 ve 6. torbalardaki takımlar konusunda pek bir bilgim yok. Ama dünya basketbolunda sürpriz yapabilecek yakımlar değil. o yüzden hangi takımın geleceği konusunu pek düşünmedim. Yeni Zelanda son durumlarını bilmiyorum ama mücadeleci bir kimlikle sahada yer alıyorlar. doğrusu bizim grupta olmalarını isterdim. maç öncesi yapacakları haka dansını seyretmek keyifli olurdu.

son tahlilde birinci ve üçüncü gruptan istediğim takımlar geldi. 4 . gruptan istemediğim ikinci takım geldi. 5 ve 6'dan kimin geldiği ise önemsiz; bu anlamda bence iyi, şanslı bir kura oldu.

gelelim maskot efendiye. Van kedisine karşı değilim ama daha güzel bir van kedisi yapabilirlerdi. Daha tombul (azman misali) olabilirdi. kafası hilal şeklinde yapılmış, bayrağa gönderme var ama bence gereksiz bir ayrıntı. Nazar boncuğunu kişisel olarak pek sevmem ama halkın da şampiyonayı sahiplenmesi adına hoş olmuş. Daha farklı bir maskot seçebilirdik. neyse ki tiftik keçisini seçmemiş. Memlekette tarımı ve hayvancılığı öldürdük ama hala hayvanlardan (ama evcil olanlarından) medet umuyoruz. ironiler geçidi...

28 Eylül 2009 Pazartesi

Tanjevic’e Rağmen Kadroya Müdahale Edenler Var: Takımı Hidayet mi Kuruyor?


Başlık bana ait değil. Kutluay’dan alıntı yaptım. Kadroya müdahale olup olmadığı ya da hedo’nun bu konuda ne kadar etkin olduğuna ilişkin bir şey söyleyemem. Çünkü bu konuda hiçbir bilgim yok. İbo’nun bu konuda bir şeyler bildiğini tahmin ediyorum. Yoksa çıkıp da bunları neden kamuoyu ile paylaşsın?

Bizim bu sayfalarda Tanjevic’e getirdiğimiz eleştirileri, İbo’dan duymak güzel. En azından kendi eleştirilerimizin haklılık payı olduğunu, ibo’nun iddiaları ile destekleyebiliriz. İbo’nun iddialarını vatan gazetesinde okudum. Buradan yazıya ulaşabilirsiniz. Şimdi ibo’nun iddialarından bazılarını ele alacağım.

“BEŞ senedir görevdeki teknik adamın hâlâ takım iskeletini oluşturamadığı ortada. Kerem Tunçeri ve Ömer Onan’ı 3 sene önce yaşından dolayı kadroya almayan bir teknik adamın, 32 yaşındaki Bekir’i 2010’a bir sene kala kadroya almasını anlamak mümkün değil.”

3 sene önceki kadroya Kerem yaşından dolayı alınmazken ondan 6 yaş büyük olan İbrahim’in alındığını hatırlayalım. Gerek batug.org’da gerekse burada Tanjevic’i eleştirdiğim yazılarda yaş gerekçesi ile Kerem’in alınmamasının ama ondan daha yaşlı olan İbo’nun alınmasının saçmalığına değinmiştim. İbrahim keşke bunları o dönemde söyleseydi. (Faruk, bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü konusuna girmediğinden ben gireyim dedim) Bu tip eleştirilere artık daha temkinli yaklaşıyorum. Harun 2007’de farklı bir konuda federasyona eleştiri getirmişti. Sonrasında eşi gavgena Türk statüsünde oynatılma hakkı kazandı. Bir daha da Harun’dan eleştiri duymadık. İbo’nun eşi basketbolcu ve yabancı olmadığından öyle bir talebi olmayacağı kesin. Ama bunları söylerken bir beklentisi de olduğunu düşünüyorum. Ben kişisel çıkarını hesap ederek yapılan eleştirilere sıcak bakamıyorum. Misal, ben eleştirirken sadece ve sadece gördüğüm yanlışları dile getiriyorum. Yanlışları gördüğüm zaman dile getiriyorum çünkü bunları zamanında söylemenin Türk basketboluna faydası olduğuna inanıyorum. İbrahim de gördüğü yanlışları zamanında dile getirseydi bence eleştirisi daha kuvvetli olurdu.

Alan savunmasında ısrar, hakem şikayetlerinin demode olması, Kerem olsa Ersan’ın 3 numarada oynatılacağı, 2 numarada oynayan oyuncuların oyun sıkıştığında gerekli skor desteğini sağlayamayacağı vb. konuları buralarda çok konuştuğumuz/yazdığımız için İbo’nun o konularda söylediklerine katıldığımı belirtmek isterim. Ancak iki numarada skor yükünü üstlenebilecek olan tek oyuncu Serkan ve onun performansı da bu sene için milli takıma girmeyi hak edecek bir performans değildi. Sinan, Ömer ve Bekir’in varlığını ben bu anlamda sorgulamam. Ancak Bekir’in (galiba Bulgaristan maçıydı) cezalandırılması ve sonrasında 2 maç oynatılmaması bence yanlıştı. O kadar çok yanlış var ki. Hangisini sayalım.

“Panathinaikos’ta oynarken, koç Obradoviç öyle setleri çizerdi ki, takım hep boşken topu benim elime geçirirdi.. Bu sayede sezonu % 55 üçlük isabetiyle bitirmiştim.. Organize hücum ederdik yani.. Oysa Türkiye’ye bakın.. Son saniyede kullandığımız ve yenilgiyle biten hücumların hepsi sallapati, rastgele kullanılan atışlar.. Çok iyi biliyorum ki, Tanjeviç son hücumları tahtada çizmiyor.. Oyuncular kendileri karar veriyorlar.. O zaman da boş şutu bulmak da, sayı yapmak da güçleşiyor.”

Bu çok önemli bir unsur. Memo’nun ve Serkan’ın milli takımdan ayrılmalarının nedeni de bu. Bunu ilk Memo dile getirmişti. Sonrasında ise Serkan dile getirdi. Kendi oyun tarzlarına göre bir basketbol istiyorlar. Memo ve serkan’a kendi oyun tarzlarına göre bir basketbol yerine, kapı gösterildi. İbrahim de zamanında bunları dile getirmiş olsaydı belki ona da kapı gösterilirdi. Ama belki de “federasyon ibo’da böyle düşünüyorsa bir yerlerde yanlış yapıyoruz” diyebilirdi.

“isim vermek istemiyorum ama tanjevic’İn üstünde etkili olan oyuncular olabilir… GEÇMİŞTE yaşananlardan dolayı Mehmet’in Milli Takım için çok istekli olmadığı bir gerçek. Ama Tanjeviç’in de Mehmet’i kazanmak gibi bir gayreti yok. Şu anki tabloda Mehmet’in bu takıma kazandırılması şart. Ama turnuva bitiminde bir kare gözüme battı.. Hidayet konuşurken, ’Kerem’le birlikte oynayacağız’ gibi birşey söyledi.. Niye Kerem? Milli Takım’a kimin seçileceğine Hidayet mi karar veriyor?”

İsim vermek istemeyip isim vermesi de enteresan. İbrahim’in yukarıdaki sözlerinin alt metinin okursak; Memo’nun olmamasını Hedo istiyor gibi bir sonuç çıkıyor? Fatih’in yerine Barış’ı da Hedo istemiş? Hedo’nun Tanjevic üzerinde böyle bir etkisi var mı yok mu bilemem ama İbo’nun bu iddiaları Tanjevic’in etkiye açık olduğuna dair güçlü bir dayanakla ancak ortaya atılabilir. Bu bağlamda sormadan edemiyorum: İbo’nun Tanjevic üzerinde benzer bir etkisi var mıydı?

İbrahim Kutluay Ropörtajından İki Alıntı ve Yöneticilik Zenaatı


Dün İbrahim Kutluay’ın Vatan Gazetesi’nde fazlasıyla konuşulacak söyleşisi yayınlandı. Ahmet ve benim burada defalarca dile getirmeye çalıştığımız görüşleri İbrahim tarafından söylenmesi önemli. Bir laf vardır: “Ne söylediğin değil kimin söylediğin önemlidir”. Kral çıplak lafını basketbol camiasının merkezinde olan birinden duymak bu anlamda çok önemli. Bir çok insanın yaptığı İbrahim’e “bu görüşlerini neden milli takımdayken söylemedin. Şimdi konuşmak kolay” eleştirisini getirmeyeceğim. Veya “Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü” söylemine de girmeyeceğim. İbrahim büyük ihtimalle Tanyevic’in altında çalışırken de bu görüşleri savunuyordu. Özellikle “…çok iyi biliyorum ki, Tanjeviç son hücumları tahtada çizmiyor…” sözü bunun en önemli ispatı. O zaman konuşmamasının mutlaka kendince sebepleri vardır. Tıpkı şu anda konuşmasının kendince sebepleri olduğu gibi. Açıkcası sebepleri çok da umrumda değil. Ben yazılanlara bakıyorum.

Federasyon Başkanı ve Tanyevic tarafından sunulan tüm mazaretleri tek tek çürütmüş İbrahim: Hakem, Kerem Gönlüm, FIBA organisazyonu. Hatta daha da fazlasını söylemiş: Benim ilgimi çeken iki nokta var. Birincisini yukarıda yazdım. İkincisi “Sorunsuz adamlardan bir kolej takımı yaratmak istiyoruz’ düşüncesiyle hücum potansiyeli düşük bir takım oluşturduk. Bu takımı yönetmek çok kolay olabilir ancak asıl önemli olan 12 yıldızı yönetmektir”. Burada net bir şekilde Tanyevic’in ve teknik ekibin yönetici vasıflarının olmadığını dile getiriyor. İbrahim’in bu görüşünü bir örnekle destekleyelim. Tanyevic’in Fenerbahçe’de en güvendiği adam olan Mirsad ne zamandır milli takımda yok. Sizce Mirsad’ı milli takım için düşünmemesi teknik sebeplerden ötürü müdür? Yoksa yaşlandığı için mi? Bence ikisi de değil. Mirsad’ın yönetilmesi zor bir oyuncu olduğunu herkes biliyor. Tanyevic düşünüyor ki “bu adam takım içinde sorun çıkaracaktır. Geçmişte sorun çıkardı. Ben bununla uğraşamam”. Eski Milli Eğitim Bakanı’nın “şu okullar olmasa….” söylemi gibi.

Dünyada yöneticiler neden fazla maaş alırlar? Sorumluluğu üzerine aldığı için. Altında çalışanları etkin organisazyonla verimli bir şekilde çalıştırdıkları için. Adı üstünde insanları yönetme kabiliyeti olduğu için. Milli takım için yöneticilik ne kadar kolay değil mi? Başarısızlıkta suçu başkasına at. Oyuncuları yönetemediğin sorun çıkarabilecek oyuncuları baştan takıma alma. Sonra da Ömer Aşık gibi pırıl pırıl yeteneği aslanların önüne at.

Milli takımı yönetmek sadece antrenman yapmak, rakip takımı incelemek, maç taktiği vermek değildir. Milli takımı yönetmek biraz da stresi yönetmektir, oyunucuların egolarını kontrol altına almaktır, dezavantajları avantaja dönüştürmektir, oyuncular tarafından saygı duyulan birisi olmaktır. Bunları beceremiyorsan eski oyuncun çıkar sana “…son hücumları tahtada çizmiyor” diye bir koça getirilebilecek en ağır ithamlarda bulunur.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Nalıncı Keseri: Tanjevic ve Demirel


İlk turu mağlubiyetsiz kapattığımızda “Türk gibi başla Alman gibi bitir” atasözünü hatırlatmıştım. Çünkü bu takımın devamlılık gösteremeyeceğine dair bir endişem vardı. Önce Slovenlere ardından da Yunanlılara yenilerek turnuvadaki umutlarımız söndü, klasman maçları ise tam bir eziyet oldu.

Yendiğimiz maçlardan sonra, bu satırlarda eleştirilerime ve gördüğüm yanlışları dillendirmeye devam ettim. Yendiğimiz maçlardan sonra bile ağırlıklı olarak “Tanjevic’e rağmen” başlıklı ve/ya konulu yazılar yazdım. Galibiyetlerde Tanjevic’in önemli bir katkısı olmadığını düşünüyordum. Keşke yanıldım diyebilseydim.

Federasyon ve Tanjevic fatura ödemeyi sevmiyorlar. Adeta “nalıncı keseri” gibiler. İşler iyi giderken önplana kendilerini koyuyorlar. Ama işler kötü gittiğinde kendileri hariç herkes suçlu. Faruk önceki yazısında çok güzel özetlemiş. Benzer şeyleri düşünmüşüz. Aklın yolu birdir diyelim.

Hatalardan ders almak önemli bir meziyettir. Ama bunun için öncelikle kişinin yanlış yaptığını kabul edecek olgunluğa sebep olması gerekir. Bu olgunluğa sahip olmayanlar hem doğru tespitte bulunamazlar ve dolayısıyla da çözüm üretemezler. Başarısızlığı hep dışsal faktörlere bağlarlar. Yıllardır aynı dışsal faktörleri adeta ninni gibi bizlere okuyup duyuyorlar.

İşler kötü gidince çok çeşitli hedefler gösterildi bizlere ya da dışsal sebepler sıralandı. Hakemler günah keçisi ilan edildi. Masa başı oyunlardan söz edildi. Mirsat ve Memo düzeni bozdular. Kaya tü kaka edildi. Bir ara Hedo kötülendi. Şimdi de Ömer Aşık. Bu arada KG’nin dopingi bütün planları alt üst etmiş. Ama en komiği sayın federasyon başkanımızdan geldi. “Cenk’in de olmayışı o pozisyondaki uzun adam sıkıntımızı arttırdı” demiş. Bu önemli bir konu çünkü Tanjevic yıllardır şampiyonanın sisteminden yakınır durur. 12 oyuncunun az olduğu vb. şeyler söyler. Ama her sene gereksiz bir iki oyuncuyu takıma katar. Hakan Demirel, cenk ve bu sene barış hersek. Cenk, takıma hiçbir katkı vermez ama 12 adamın arasında yer alırdı. Tek sebebi pozisyonuna göre uzun boylu ve uzun kollu olmasıydı. Ama hem efeste hem de milli takımda o kadar kötü performans gösterdi ki uzun kolları bile onun milli takıma bir kez daha çağrılmasını mümkün kılmadı. Varlığında bir kerametini göremediğimiz Cenk’in yokluğunu bile bahane olarak kullanmak, “minareyi çalanın kılıf bulamadığını” bize gösteriyor.

Fransa maçının kaybedilmesine ilişkin, Ersan’ın sakatlığı ve “bir gün önce aleyhimize düdük çalan Sırp hakemi bu maça ataması da bu organizasyondaki kötü niyetlerinin bir başka örneğiydi” diyor sayın Demirel. Kendi söylediklerine kendisi inanır mı bilmiyorum ama basketbol camiasından ayrıcalık tanıdığı bir iki gazeteci dışında inanan çıkacağını tahmin etmiyorum. Demirel’e inanlar zaten doğrudan fiba’yı “organize işler” yapan bir örgüt olarak itham etmiş, hatta faullerin Ömer’e çalınmasını bile “ince” düdük olarak yorumlamışlar.

Sorun gerçekten fiba ve hakemlerdeyse neden biz bu turnuvalara katılıyoruz?