12 Kasım 2010 Cuma

Efes'de Değişen Bir Şey Yok!


İki haftadır Fenerbahçe'deki değişimi alkışlıyoruz bu satırlardan. Aynı alkışımızı Efes'e de göndermek istiyoruz ama Efes bize bu fırsatı sunmamak adına oldukça gayretli. Bir hatalar zinciri var. Sorunun tek başına Ergin Ataman'dan kaynaklanmadığını doğrusu Blatt göstermişti bize. Transfer politikasında düzinelerce yanlış var. Sorun Mahmudi-Ataman-Blatt ve Perasovic'de olabilir mi?


Efes'e ilişkin son yazımda (milano galibiyetinden sonra yazdığım yazıda) Efes'in kemikleşmiş sorunları olduğunu belirtmiştim. Nachbar geçen sene dört oynadığı için verimsizdi. Bu sene ne değişti. Yine dört oynuyor. Rakocevic geçen sene vurdumduymazdı, yine öyle. Perasovic Kaya'yı gönderdi Roberts'ı aldı. Takımında 2-3 tane çok iyi uzun varsa yedeklemek maksadı ile (takımın 5. uzunu olarak düşünlebilecek bir oyuncu Roberts) alınabilir. Wisniewski bence doğru bir transferdi. Daha iyi bir isim olabilirdi ama amaç kısa rotasyonuna sertlik katmak ve oyun kurucu pozisyonundan skor katkısı almaktı. Özzellikle dış şut yüzdesi düşük olan Kerem Tunceri için kuvvetli bir alternatif istemiş olmalı Perasovic. Tunceri'nin dünya kupasındaki performansı sonrası yükselen grafiği, Wisnievski transferini gereksizmiş gösterse de bence oyun kurucu pozisyonuna destek gerekiyordu. Bu noktada rotasyon, maliyetler ve amaç gibi etkenlere bakmak gerekiyor. Efes Pilsen yöneticileri daha düşük bir bütçe ile son senelerde yaptığını yapabileceğini gördü. F4'ün ise bir hayal olduğunu düşünmeye başladılar. Bu anlamda F4 hedefinin rafa kalktığını söyleyebiliriz. Önceki sezonlarda en azından bir hayaş olarak varlığını koruyan F4 hedefi hayal bile olmaktan çıktı.


Bu sene başında efes'den bir darbe bekliyordum. Ataman-Perasovic değişikliği sanki bir darbeymiş gibi geldi; aynı mahmudi-blatt değişikliğinde olduğu gibi. Ama transferlere ve oynanan oyuna baktığımızda bu darbenin sonunun aynı blatt değişikliğindeki son gibi olacağını tahmin etmek zor değil.


Anlayacağınız efes'de değişen bir şey yok...


Maça gelirsek; 18 top kaybı sanırım çok şeyi izah ediyor. Panathinaikos eski Panathinaikos değil. Önemli kayıpları var. Şöylşe bir yazalım. Jasikevicius, Spanoluis, Nicholas, Haislip, Pekovic gitti. Gelenler ise Maric, Kaimakoglou ve Sato. Sato geçen seneki önemli bir açığı kapattı takımda ama gidenler ve gelenlere bakıldığnda Panathinaikos'un büyük güç kaybettiğini söylemek yanlış olmaz. Geçen sene daha güçlü olan Panathinaikos EL'e Top 16'da veda etmişti. İşte bundan daha zayıf bir Panthinbaikos'dan fark yemiş olmak pek de iyi bir durum değil.


Raduljica'nın takıma katılması ile daha iyi bir Efes izleriz ama ona rağmen hem kısa hem de uzun rotasyonlarındaki sorun, takım olma yönünde olumlu bir gelişme olmaması efes'in bu seneki geleceğini pek de aydınlık görmememizi sağlıyor. Umalım ilerleyen haftalarda bu düşüncelerimiz yanlış çıkar ve takım gibi oynayan bir Efes izleriz.








10 Kasım 2010 Çarşamba

Fenerbahçe Tam Yol Devam Ediyor


Barca maçı sonrası "büyük değişim" demiştim Fenerbahçe'de yaşananlara. Doğrusu o yazıyı yazarken Siena maçını Fenerbahçe'nin çok daha rahat kazanacağını düşünmüştüm. Maç öncesi Fenerbahçe'nin 20 sayılık bir fark ile kazanabileceğini düşünüyordum. Bunun temel nedenlerinden birisi Siena'nın eski Siena kadar güçlü olmaması. Geçmiş senelerle kıyaslandığında Siena'nın önemli iki eksiği olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birisi 3 numaradaki sıkıntı. Siena'nın en önemli özelliklerinden birisi Avrupa'da üst düzey olarak kabul edebileceğimiz 3 numaralarla oynaması. Thornton ve Sato düzeyinde bir üç numara olmaması takımın kimliğini değiştirmese de kalitesini düşürmekte. Moss El'de iyi takımlarda ancak yedek olarak oynatılabilecek bir oyuncu. Zaten maç sonrası Pianigiani'nin açıklamalarına bakarsak bazı oyuncuların El tecrübesi olmamasının maçı katbetmelerinde bir neden olarak kabul ettiğini görebiliriz. Siena'nın ikinci önemli eksikliği ise Eze ayarında pota altında rakip oyuncuları döven bir pivota sahip olmaması. Böyle bir oyuncunun olmaması rakiplerin Sİena pota altına daha rahat girmesini sağlıyor. Örneğin Siena'nın be sene 20'den büyük bir farkla kazandığı Cibona maçında riabuntlarda rakibinden sadece bir tane fazla ribunt almıştı. Keza yine galip geldiği Rytas maçında, ribauntları 34-30 kaybetmişti. Önceki senelerde McIntyre gbi bir oyun kurucusu vardı. bu oyun kurucunun olmamasını bir eksikilk olarak görmüyorum. Çünkü onun yerine alınabilecek iyi oyucnulardan birini aldılar.


Tüm bunları Fenerbahçe'nin galibiyetini küçümsemek adına yazmadım. Grupta üçte üç yapan ve ismi Sİena olan bu takımı geçen seneki mantalite ile yenemezdik ve hatta far yerdik. Fenerbahçe kadro olarak gerçekten son yıllarda hep iyi yerlerdeydi. Barca maçında yeni gelenlerin maça katkısının neredeyse olmadığını hatırlatmam gerek. Bu maçta da ise bir tek Marko Tomas katkı verdi. Lavrinovic beklentilerin altında oynadı. Geçen seneden Ömer ve Semih gibi iki önemli oyuncusu yok ve buna rağmen Fenerbahçe büyük takım gibi oynayarak rakibini yeniyor. Siena'nın tüm hamlelerine karşılık verip yeniyor. Büyük değişimin devam ettiğini izlemek büyük keyif.


Kadro, hakkını vermeye başladı. Önceki haftanın yıldızı Kinsey'in durduğu bir anda, preldzic'in, Kaya'nın var ile yokları oynadığı bir anda rahat denilebilecek bir galibiyet alabilmek için takım olmak gerekir. Fenerbahçe bu yolda hızla ilerliyor.


Bu değişim Fenerbahçe taraftarınca olumlu karşılanmış olmalı. Geçen sene 1000 taraftar bile bulamayan takım bu sene 15000 taraftara oynuyor. Başka söze hacet yok...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Büyük Değişim: Fenerbahçe-Barcelona


Geçen seneki Fenerbahçe ile bu senekini karşılaştırırsak ne söyleyebiliriz? Mrsic gitti, Engin geldi. Ömer-Semih gitti, Lavrinovic-Kaya geldi. Gricek gitti, Marko Tomas geldi.


Barcelona maçına baktığımızda Engin sakat ve dolayısıyla yok. Kaya sakat değil ama yok. Lavrinovic belki de kariyerinin en vasat oyunlarından birisi ile sahada. Tomas eh işte. Yani takıma yeni gelenlerin takıma verdiği çok da bir şey yok. Sorun gidenlerde miydi? SOrun onlarda olsa örneğin bir Mrsic'i teknik heyette görmezdik ya da sorun semih ve ömer'deyse onları da NBA'de görmezdik. Peki Fenerbahçe'deki bu değişim ne?


Önce değişimin ne olduğunu yazayım. Rakip kendisinden güçlü olunca teslim olan bir Fenerbahçe izlerdik. Ne zaman? Tanjevic'li dönemde...


Tanjevic'li dönem sona erince daha karakterli bir takım izler olduk. Spahija'lı dönemde ise basketbol oynayan bir takım izlemeye başladık. sadece yüreğiyle değil aklıyla oynayan bir takım. Oyuncuların kenar yönetime güvenleri bu kısa sürede oluşmuş ve oyuna giren ya da çıkan oyuncuların küsmesi gibi bir durum yok. (Kaya'yı tenzih edelim.) Sahada olan neden sahada olduğunu ve kenarda olan da neden kenarda olduğunu biliyor. Geçen sene süre dağılıı eşit dağılacak prensibi vardı. Oyuna giren ve çıkanlar, performanslarına göre değil, bu süre dağılımındaki eşitliği sağlamaya yönelik olarak girip çıkıyorlardı. İyi oynayan oyuncuların kenara alındığı ve kötü oynayanların ise sahaya sürüldüğü çok maç hatırlıyoruz.


Oyuncuların özgüvenlerini kazandıkları bu yeni ortamda daha karakterli oynayan, son topa kadar mücadele eden bir takım izliyoruz. umalım bu yapı tamamen yerleşir ve ilerleyen haftalarda bu oyunu hep birlikte alkışlarız.


Fenerbahçe bu oyunuyla maçı kaybetmiş dahi olsa muhtemelen yazdıklarım bu minvalde olurdu. Mesele Barca'yı yenmiş olmak değil. Oynana karakterli oyun beni ziyadesiyle mutlu etti...


Foto: sportsport.ba

4 Kasım 2010 Perşembe

Efes-Milano

Grup ikinciliği için çok önemli bir maçtı. Fark atmak galibiyet kadar önemliydi ve Efes arzu ettiği farkı yakalamış olsa da son iki dakikadaki baskı nedeniyle 8 sayılık farkla maçı bitirdi. Pecherov'un olmaması Milano adına uzun rotasyonunda önemli bir eksiklikti ve maç boyu bu eksikliği hep hissettiler. özellikle ilk periodda efes pota altından ciddi sayı üretebildi. Ancak maç geneline baktığımızda Efes'in pota altından yeterince istifade edemediğini gördük.

Efes'in %55'lik üçlük yüzdesi, Milano'nun serbest atış yüzdesinden daha fazlaydı. Pota altında ise %60'lık bir yüzde ile hücum etti Efesli oyuncular. Bu iyi yüzdeler Efes Pilsen'in iyi organize olmasından mı kaynaklandı yoksa Milano'nun kötü olmasından mı kaynaklandı sorusunun cevabı önemli. Bu noktada Efes'in saha içi hücum organizasyonunun pek de iyi olmadığını söyleyebiliriz. Kerem Tunceri çok fazla şey yapmak istiyor. Genel olarak iyi de oynuyor ama 6 top kaybı yaptı. Wisniewski ise yedekliliği hazmedememiş gözüküyor ve oyun kurmak yerine yarı sahayı geçer geçmez topu rako'ya vererek onun maharetlerine takımı emanet ediyor. Efes'in takımı oynatacak bir oyun kurucuya ihtiyacı var. gerektiğinde insiyatif de alacak bir oyun kurucuya. Wisniewski'nin bu özellikleir olsa da bunları sergileyememesi çok kötü.
Maça ilişkin en güzel şey Sinan'ın hak ettiği süreleri alması. Sinan bu gayreti ile EL'de her takımda süre alabilecek bir oyuncu. Cenk'in oyuna girdiği dönemde uzun kolları ile Hawkins'i durdurabileceğini düşünmüştüm ama yanıldığımı hemen gördüm. Hawkins her pozisyonda Cenk'i adeta yürüyerek geçti. Bu Cenk'in takımda süre alması pek mümkün değil.
Efes'in geçen senden kemikleşen sorunları var. Rako ve Nachbar savunmada neredeyse yoklar. Rako iyi oynayarak savunma zaafını örtebilen bir oyuncu ama Nachbar öyle değil. bir de Nachbar uzun rotasyonunda kullanıldığı için onun adamını kaçırması basketin yenmesi anlamına geliyor.
Bu sorunlara çare bulmak mümkün değil. Üçlük çizgilerinin uzaması ile alan savunması daha önem kazandı. Efektif bir alan savunması ile Efes Pilsen'in başarılı olabileceğini düşünüyorum. Alan savunması efes'in genlerinde olduğundan çok da umutsuz olmamak lazım.

28 Ekim 2010 Perşembe

Efes Pilsen - Valencia

Geçen haftanın iki mağlup takımımın karşılaşmasında efes Pilsen rahat denebilecek bir skorla galip ayrıldı. Doğrusu maçın başındaki görüntü (hem efesin hem de skyturk'un görüntüsü) pek de iça açıcı değildi. Valencia'nın kağıt üstünde Efes'e üstünlük kurabileceği tek alan olan boyalı bölgeyi iyi kullanarak ilk periodu önde kapadı.

Valencia'nın ilk beşinde başlaması beklenen iki oyuncusundan yoksun olması, kısa rotasyonunda önemli bir boşluk yaratıyor. Gen sene Aris'te başarılı oyunu ile parlayan forvet richardson ve oyun kurucu pozisyonundaki de colo'nun olmaması Valencia'nın EL'e arzu ettiği gibi başlayamamasının önemli sebeplerinden birisi olsa gerek.

Kısa pozisyonuna baktığımızda Efes'in Valencia'ya karşı çok kuvvetli olduğunu görüyoruz. 3. periodda özellikle Thornton'un kendi bulması ile Efes pilsen rahatladı. Thornton'un istekli oyunu özellikle ribaunt olarak takıma önemli katkı sağlaması ile rakip koç alan savunmasına döndü. Alan savunmasına karşı Rako ve Tunceri'nin iyi günlerinde olması ile Efes rahat bir galibiyete ulaştı.
Rakip koçun alan savunması tercihi maçın bence belirleyici unsurlarından birisi oldu. Söz konusu tercihin temel nedeninin oyuncularını faul yapmaktan korumak olduğunu düşünmüştüm. Ama koçun maç sonrası yaptığı açıklamaya baktığımızda alan savunması tercih nedeninin; Efes'in aldığı ribauntlara bağladığını görüyoruz. Valencia'nın Efes'den daha fazla hücum ribauntu yaptığını düşündüğümüzde; rakip koçun maç içinde sorunu süzmekte yetersiz kaldığını söylemek mümkün gözüküyor.
Efes Pilsenli oyuncular maç genelinde iyi savunma yaparak kolay atışlara fazla fırsat veremyerek bu maçtan galibiyetle ayrılmayı başardılar. Geçen hafta hiç oynamayan Sinan'ın süre alması ve aldığı sürede yaptığı baskılı savunma ile maçın gidişatını değiştirmesi bence günün en önemli gelişmesiydi. Geçen hafta koçun ona şans vermemesini anlayamamıştım. K.G'ün geçen hafta zorlama atışlarınının takımın hücumda üretken olmamasından kaynaklandığını düşünmüştüm. Ama bu hafta da benzer atışlar denemesi enteresan. K.G'nin iyi yaptığı işlere konsantre olması, geriye çekilerek ya da çengel atışlar denememesi daha hayırlı olacağını düşünüyorum.

12 Eylül 2010 Pazar

Kerem Tunceri


Kerem gençler seviyesindeyken attığı sayılar ile takımı sırtlayan ve gelecekte çok önemli bir oyun kurucu olması beklenen bir oyuncuydu. Hücum açısından baktığımızda kendisinden beklenenleri bir türlü veremedi. Gençlerde ikilik atışları çok etkiliydi. Zaman içinde üçlüğünü geliştirmedi. Penetre sonrasında potaya bakmaması ise en büyük handikapıydı. Beklenen hücum gücüne bir türlü ulaşamamıştı. Ama vazgeçilmezdi çünkü herhangi bir alternatif yoktu.


Yıl 2007. Avrupa basketbol şampiyonası öncesi milli takım aday kadrosu açıklanıyor. Oyun kurucular: ender, engin ve hakan demirel. Şaşırmamak elde değil. Çünkü çok iyi bir sezon geçiren Kerem Tunceri yok. Tanjevic'e soruluyor Kerem Tunceri neden yok diye? Yaşlı oyuncu. diyor Tanjevic 2010'da kadroda olacak kadar genç değil. (2007 kadrosunda Kerem'den yaşlı oyuncu vardı.) 2010'da "yaşlı" Kerem parkede. Şutu gğven vermeyen Kerem önce bir üçlük çakıyor. SOnra son 0.5 saniyede turnike atıyor. üçlükten önce de bir ters turnikesi vardı. Turnike atmaktansa pas vermeyi tercih eden, üçlüğü güven vermeyen Kerem, yaşlı olduğu için 2010'da kadroda olmayacak olan Kerem. Dev adamları devleştiriyor ve finale taşıyor. Kısa bir Tanjevic-Türkiye-Basketbol hikayesi. Tanjevic'e de dünya kupası finalini gösteriyor Kerem.

11 Eylül 2010 Cumartesi

8'de 8: Tünelin Sonundaki Işık


Dünya Şampiyonasında finaldeyiz. Bu basit cümleye inanmak kolay değil. Bu hedef yıllar önce konmuştu ve adına 2010 masalı demiştik. 2010 yaklaştıkça da bu hedefi giderek küçültmüştük. Tanjevic'e olan inancın kalmaması bu hedefin küçültülmesini de beraberinde getirdi. Tanjevic'in sonu çift sayı ile biten yıllarda daha başarılı oluyoruz argümanı (bunca yılda söylediği en saçma sözlerden biriydi) gerçek oldu.


Uzun yıllar sonra bir basketbol maçı sonrasında halk sokaklara döküldü. Beyaz gölge dizisi yeniden hatırlandı. Halkımızın basketbolu yıllar önce bu dizi ile tanıdığı ve sevdiği söylendi. Basketbolda böylşe bir başarı varken futbolda neden olmadığı tartışılacak vesaire...


Bu oyuncuları parkede seyrederken doğrusu başarısız olduğumuz şampiyonalara üzülüyoruz. 2005-2007 Avrupa şampiyonalarında da madalya alabilecek kuvvette olduğumuzu biliyorduk. Ama bir türlü başarılı olamadık. Başarı için illa evimizde mi oynamalıyız? eğer öyleyse bir 10-20 sene için bekleme sürecine mi gireceğiz?


Eğri oturup doğru konuşmak gerektiğine inanırım. Bu bildiğim kadarıyla bir ilk. Bu nedenle de çok önemli. Ancak bunun arkasını getirip bir basketbol ülkesi olamayacaksak (2001 Avrupa şampiyonası sonrası Türkiye) çok da anlamı olmayan bir ilk olacak.


Bence bugün Türkiye'nin basketbolda karşısındaki temel sorun ABD'yi nasıl yeneceği değil, bu başarının arkasını nasıl getireceğidir. Altın madalya çok önemli olsa da bir basketbol ülkesi olamamamız bundan çok daha önemli.


Maça ilişkin üzüldüğüm tek nokta Ömer Aşık'ın kendisinde atış kullanmamak için yapılan faulden sonra sakatlık numarası yapması oldu. bu gibi şeylere ihtiyacı olmayan bir takımız.


12 Dev versus Rüya Takım. Daha çok isteyen kazansın...
foto: spormynet.com

8 Eylül 2010 Çarşamba

7'de 7: Dağ Başını Duman...


Maç öncesinde Slovenya kısalarının daha iyi ama potra altında bizim daha kuvvetli olduğumuzu düşünmüştüm. Turnuva boyunca mükemmel yapmasak bile çoğu maçta bize galibiyeti ve farkı getiren alan savunmasını Slovenlere karşı uygulayıp uygulayamayaacğımız kafamı meşgulş eden sorulardı.


Önde olmamıza rağmen ilk molayı biz aldık. O moladan sonra sahada yer alan her oyuncumuzun katkı verdiği bir takım izledik. Kaan Kural'ın benzetmesi ile kartopu misali yuvarlanan takımımız bu maçta adeta bir çığ oldu ve Slovenya'yı darma dağın etti.


Sovenlerin küçük kıpırdanma çabalarını Hido, Ersan ve hatta Ender'den gelen üçlüklerle yok ettik. Tebrikler 12 Dev. Hedefe 9 adım vardı. Hedefe 2 adım kaldı.


Foto: taraftarcafe.net

5 Eylül 2010 Pazar

6'da 6 Yaptık: Futbolcuların "AYAK"ı uğurlu geldi


Milli takım bizleri şaşırtmaya devam ediyor. Doğrusu şaşırdığım nokta galip gelmemiz de değil Avrupa şampiyonası senayrosunun devam etmemesi de değil. Şaşırdığım şey galibiyeti alış biçimimiz.


Fransa neyi iyi yapar diye bir soruya atletik yeteneklerini iyi kullanarak, pas kanallarını iyi kapatırlar, tempolu oynarlar, her topa ellerini sokarlar ve ribuntları yüksekte alıp hızlı hücum yaparlar gibi bir cevap verilebilir. Fransa'nın iyi olduğunu düşündüğümüz şeyleri biz onlardan daha iyi yaptık. Şaşırdığım şey işte tam olarak bu.


Tanjevic'i bu maçta çok beğendim. Müdahaleleri ve oyuncu değişiklikleri çok yerindeydi. Son periodda 3 uzuna gerek olmayabilirdi. O dönemde Fransızlar toparlanır gibi oldu. Kerem'in sakatlığı umalım ciddi olmasın. Gerçi Sinan o mevkide neler yapabileceğini gösterdi. Ender de iyi oynuyor. Onun açığını kapatırlar.



Slovenya Avustralya'yı kolay geçti. Bu durum bizlerde biraz hayıflanmaya neden oldu. Onlar oyuncularını dinlendirme fırsatı yakaladı diye düşündük. Son periodda biz de önemli oyuncuları dinlendirmiş olduk.


Slovenya bizim takıma benziyor. İyi bir jenerasyonları var. Ama bir türlü arzu ettikleri başarıya ulaşamadılar. Şu anda çok formdalar. Ama yeterince sert olamıyorlar. Biz önceki maçlardaki sertliğimize ulaşırsak Slovenya'yı rahat geçeriz. Ama bizim bu oyunu ne kadar sürdüreceğimiz, kıslarımızın bu oyununun devam edip etmeyeceği en büyük endişemiz. Umalım, takımımız bumücadeleyi devam ettirir. Alkışlar 12 Dev'e.


Foto: webhatti.com

Korkunun Ecele Fayda Yok: Boğa'dan Öldürücü Darbe


Yunanistan bir kurnazlık yapmak istedi. İspanya'dan kaçmaya çalıştı ama korktuğu başına geldi. İspanyollar ile oynadılar ve elendiler. Spiker ve yorumcumuz maçın sonlarına doğru Yunanistan'ın dar rotasyonla oynamasının sıkıntı yaratacağını söylemişlerdi. Ben bu görüşe çok katılmıyorum. Bunun temel nedenlerinden birisi Yunanistan'ın görece fazla dinlenmiş olmasıydı. Yunanlı oyuncular antreman havasında çıktıkları Rusya maçında adeta dinlendiler. bu nedenle de bu maçta 30-35 dakikayı kaldırabilirlerdi ve doğrusu pek de bir yorgunluk alameti yoktu.


Sorun İspanyolların daha kuvvetli olmasıydı. Vazquez yıllardır gerek Barcelona'da ve gerekse milli takımda hak ettiği süreleri bulamıyor. Doğrusu herşeyi yapan bir oyuncu. Hücemda ribauntu karıştırması ve yaptığı hücum ribauntlar sayesinde İspanyollar bir dönem maça tutundular. Yunanistan arzu ettiği hücum sistemini oturttuğunda kenardan gelen Vazquez takımı diriltti. Spikerin maç boyu ikinci beş sahne aldı sözlerini hatırlayın. İkinci beşteki oyucnular bir bir çıkarken Vazquez sahada kalarak takımının galibiyetinde önemli bir rol oynadı.


Gasol ve Calderon'dan yoksun İspanya önemli güç kaybetmiş bir görüntü verdi. Rudy eski günlerinden uzak. (düfena oynamadı). Ricky ise ne yapması gerektiğini tam kavrayamamış bir görüntüdeydi. Bu oyunla turnuvada fazla yol katedemeyeceklerini düşünüyorum ama kenardan gerçekten iyi yönetilen bir takım. Bakalım izleyen maçlarda nasıl bri İspanya izleyeceğiz.


foto: common.vikimedia.org

3 Eylül 2010 Cuma

4'te 4 ve 5'te5

Önce Porto Riko ardından da Çin'i devirdik.

Çin maçı amaçsız bir maçtı ama sanki amacımız varmış gibi oynadık. Tanjevic'İn dediği gibi ciddiyeti elden bırakmadık. Milli takım güzel dersler çıkarıyor. Porto Rİko'ya karşı gayri ciddi oynadığında başına gelenleri gördü. Çin'e karşı ciddiyeti elden bırakmadı. Arjantin maçının kaybedilmesinden alınan dersle Yunanistan'ı da yenmiştik. Galibiyetten bile ders çıkarabiliyorsak bazı şeyler iyi gidiyor demektir.
Porto Riko maçı üzerine Hıncal Uluç vari bir yaklaşımla meseleyi doğrudan anlatayım istiyorum. Milli takımımızın teknik heyetine maç oynanmadan şu soru sorulsaydı: Maçın sonunda iki sayı öndeyiz ama topu porto riko kullanacak. kabul ederlermiydi? Hayır. Peki aynı soru Porto Riko teknik heyetine sorulsaydı. Yani maçın sonunda 2 sayı geridesiniz ama son topu siz kullanacaksınız. Evet derlerdi. Bu anlamda maçın sonu doğrusu Porto Riko'nun istediği bir durumdu ama Tanjevic'in de dediği gibi şans biden yanaydı. Ama keşke eleme turu için şans bizden yana olsaydı.
Yunanistan'ın saçmalaması ve buna karşı Rusya'nın dürüst mücadelesi düzgün davranan lehine sonuçlandı. Rusya Yeni Zelanda ile eşleşirken, Yunanistan korktuğu rakibi İspanya ile eşleşti. Bize ise Fransız oyuncu Batum'un maçın sonlarındaki saçmaları nedeniyle Fransa düştü.
Şimdi final yolumuza bakalım. Doğrusu ilk turda Yeni Zelanda'yı bekliyorduk. Bu anlamda Fransa'nın gelmesi bence daha kötü oldu. Fransa potansiyelli bir takım. Avrupa'nın akılcı basketbolunu oynamasalar da atletik oyuncuları ile mücadele ederek, sahayı rakiplerine dar edebiliyorlar. Zor maç olacağını düşünüyorum. Fransayı geçtiğimiz takdirde Rakip Avustralya-Slovenya eşleşmesinin galibi olacak. Muhtemelen Slovenya ile oynayacağız. Slovenya Avrupa şampiyonasında ve öncesinde önemli sakatlıklar nedeniyle başarılı olamamıştı. Şimdi Dragic ve Lakovic'in formu ile iyi basketbol oynuyorlar. Tek eksikleri yeterince sert olmamaları. Dünya şampiyonasında çeyrek finale kaldığınızda oynayabileceğiniz takımlardan birisi. İspanya -Yunanistan eşleşmesinin galibi ile Sırbistan-Hırvatistan eşleşmesinin galibi arasındaki mücadele sonucu yarı-finaldeki rakibimizi belirlyecek. Şu andaki formlarına baktığımızda bu dört takımın da eşit şansa sahip olduğunu düşünüyorum. İspanya da Yunanistan da gruptakinden daha iyi oynayacaklardır.
Finale kadar Brezilya, Arjantin ve Amerika ile eşleşmeyecek olmamız büyük avantaj. Yarı finale ulaşabilirsek arkasını getiririz diye düşünüyorum.

31 Ağustos 2010 Salı

3'de 3 Yaptık: Tam Gaz Devam...


Güçlü bir rakibe karşı bu şampiyonada (ve hatta hazırlık dönemini de dahil edebiliriz) ilk kez galip geldik. Bu ise ilerisi için küçük de olsa umutlanmamız yönünde bir sinyal verdi. Son yazımda bu şampiyonadaki performansımızı son Avrupa şampiyonasındaki performanzımıza benzetmiştim. Söz konusu benzerlikler devam ediyor. Yine kısalarımız beklenenden daha iyi performans sergilediler. Özellikle Kerem Tunceri milli takımın görece en zayıf olduğu bölgede (oyun kurucu) muhteşem oynuyor. Kerem böyle oynadığı sürece rakiplerin bizi dize getirmesi oldukça zor. Ama Kerem (ve ender) nereye kadar bu perfomansı devam ettirirecekler. Umalım sonuna kadar böyle devam ederiz.


Maça gelince öncelikle sevgili MM ve İhsan Bayülgen ikilisi için bir kaç şey söylemek istiyorum. Yunan lobisi ve hakem fobisi iddiaları ile bu zevkli galibiyetten yeterince tad almamızı engellediklerini düşünüyorum. Hakemin hiç bir düdüğünü beğenmemeleribi geçtim, ikinci periodun başında Semih'in Baby Shaq'a (BS) yaptığı faule, faul değil, blok demeleri zat-ı alilerini yeterince komik duruma düşürdü. Biri onları uyarmalı. Özellikle MM (maalesef 70 milyondan başka basketbol spikeri çıkaramadık) yaşlandıkça hakem dışında yorum yapmaz oldu.


Hazırlık döneminde kaybettiğimiz Arjantin maçının hayırlı bir mağlubiyet olduğunu bu maç bize gösterdi. Hem kenar yönetim hem de oyuncular yakalanan farkdan sonra rehavete kapılmayarak maçın kaybedilmemesi adına mücadele verdiler. Maçın sonlarında K. Tunceri daha erken alınabilir ve daha büyük bir fark ile galip gelmek mümkün olabilirdi. Yunanlılarda BS oyundayken onu Semih'le bire bir tutmak çok akıllıca değildi. Oğuz denenmeliydi. Semih o mücadele esnasında sakatlanabilir ve şampiyonaya bizim için önemli bir eksikle devam etmek gibi bir durum ortaya çıkabilirdi. KG'den 3 numara yaratma hayalinin devam etmesi de can sıkıcı. Ersan neyse ki bu sefer 3 numarada da şutlarını soktu ve zoru bizim için kolaya çevirdi.


Tam gaz devam...




29 Ağustos 2010 Pazar

2'de 2 Yaptık...


Doğrusu milli takımın hazırlık maçları ve efes world cup'taki oynanan oyuna baktığımızda böyle bir milli takımı ancak ruhunun sahada olması ile izleyebileceğimizi bir önceki yazıda dillendirmiştim. Bir anlamda milli takımımız her zaman olduğu gibi (galibiyetlerde ve mağlubiyetlerde) bizi şaşırtıyor.


Hazırlık maçalarındaki kötü sonuçlara ilişkin Faruk'la sohbet etmiştik. Ben Tanjevic'e ver yansın ederken Faruk güzel bir soru sormuştu: "Tanjevic'in yaptığı iyi bir şey var. Nedir o?" Ben cevabı bulamadım ama o cevabı verdi. Sinan'ı oynatması... Evet bunca yıldır en azından Sinan'a sğre verdiği için kendisine teşekkür edebiliriz.


Nedense milli takımın bu güzel oyunu ve mücadelesi bana 2009 Avrupa şampiyonasını hatırlatıyor. Grup maçlarında 3'de 3 yapmıştık ve sonrasında ise hüsran. Aynı senaryonun tekrarlanacağından endişeleyim İçimdeki bu güvensizliğin temel nedeni yılların birikimi olarak maalesef Tanjevic'e olan güvenimin kalmaması. Oyuncular açısından da benzer bir senaryo sahnelenmekte. Hatırlarsanız Avrupa şampiyonasında grup maçlarında ender ve kerem beklentilerin üzerinde oynamışlardı. grup maçları sonrasında onlar normal oyunlarına dönmüşler ve üst üste mağlubiyetler almıştık. Şimdi de kerem, ender ve sinan (yani kısa rotasyonumuz) beklentilerin üzerinde oynuyor. umarım turnuva boyunca bu devamlılık arz eder. Yoksa?...


Maça ilişkin yazacak çok şey olsa da doğrusu takımımızın iniş çıkışları detaylı analizler yapmak için heyecanlandırmıyor beni. Alan savunmalarının mücadelesi oldu. Blatt'ın (muhtemelen tanıdığı en iyi rakip biz olmalıyız) oyun kuruculara tam saha da baskı yapmaması maçın bizim lehimize dönmesinde bence en önemli faktördü. Maçı çeviren beşimizin ise 3 uzunlu olması ilerisi için olumlu olmaktan çok olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir faktör olduğunu düşünüyorum. sonraki yazılarımda bu konuyu ayrıntılandıracağım. Rusya'nın önemli eksikleri olmasına rağmen çok tehlikeli bir takım olduğununu altını çizmemiz gerekiyor. Mücadeleci ve sert oynayan bir ekip. Bu mücadeleci takımı yıldırmış olmak çok önemliydi.


Bu akşam daha dişli bir takımla oynayacağız. Bakalım nasıl bir milli takım izleyeceğiz. Kaybedip kazanmak değil ama teslim olmayan ve yılmayan mücadelesini devam ettiren bir takım izlemek ümidiyle...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Salt Ruhla Oynamak


Kaan Kural'ın milli takım üzerine değerlendirmelerini çok beğenirim. Takımımızın her an her şeyi yapma(ma)ya muktedir olmasını, moral takımı olmamıza bağlar. Çok doğru bir tesbit olduğunu düşünüyorum. Arjantin maçı sonrası aklıma Kaan Kural'ın bu değerlendirmesi geldi.


Doğrusu 2001 senesinde takımımız tek yürek olup, seyirciden aldığı moralle finale yükselmişti. Ama finalde Scepanovic'in sürüklediği Yugoslavya'ya yenilmiştik. Kanımca Federasyonumuz bu süreçte takımın zeka ile değil "salt ruhla" hareket ettiğini bu anlamda da kalıcı büyük başarılara bu "alaturka" zihhniyet ile ulaşılamayacağını düşündü ve Avrupa'nın önemli koçlarında birisi olan Tanjevic ile anlaşıldı.


Tanjevic'li milli takımı çeşitli Avrupa ve Dünya şampiyonlarında seyrettik. Takımımızın aldığı galibiyetlere (başarılara) baktığımızda bunun yine ruhla ve tekyürek olmakla mümkün olduğunu gördük. Doğrusu biz basketbolun doğruları ile değil, ruhumuzla, tek yürek olmamızla ya da aynı anlama gelen moralimizle kazanıyoruz. Kısacası aynı "alaturka" zihniyet ile devam ediyoruz. 2001'den tek farkımız ise 2001'de ruhumuzun parkede olacağını biliyorduk. Şimdi ruhumuzun varlığı bile soru işareti.


"Alaturka" zihniyeti kaldırmak isteyen federasyonun şu anda can simidi o "alaturka" zihniyet. Aklımızla oynamayacağımızı biliyoruz ama umudumuz en azından ruhumuzun sahada olması. ya o da olmazsa? 2010 masalı olumsuz sonuçlanırsa...


Evimizde oynana şampiyonaad final oynamak dışında bir başarısı olmayan milli takıma sahibiz. Tarihimizin en iyi jenerasyonunu tükettik. Hedef 2010 olarak belirlendiğinde biz karşı çıkmıştık. Federasyonun amacı sadece evinde oynadığın şampiyonlarda başarı olmamalı. Kalıcı bir sistem ve başarı peşinde koşmak gerekiyor.


Rol modelimizin Yunanistan. Yunanistan evinde oynanan şampiyonada şampiyon olduktan sonra Avrupa'da ve hatta dünyada basketbolda söz sahibi ülkelerden birisi oldu. Ama onlar devamını geitrdiler. Biz ise tarihteki tek başarımızından kabaca 9 sene sonrası için hedef koyduk. arkasını getirmeyi düşünmedik bile.


Evimizde oynayacağımız dünya şampiyonasında başarılı olsak dahi eğer arkasını getirmeyeceksek bunun çok da bir anlamı olmayacağını söylemek mümkün. Yukarıdaki gibi nostaljik fotograflarımız olur o kadar!

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Türkiye-Litvanya Maçı Üzerinden Milli Takımın Kimliği Sorunu


Hazırlık döneminde Sırplardan sonra oynadığımız en ciddi rakipti Litvanya. Litvanya çok sık kullanılan bir tabirle tam bir basketbol ülkesi. Litvanya takımına baktığımızda doğrusu Kleiza haricinde yıldız oyuncusu olmayan bir takım. Bireysel olarak baktığımızda biz çok daha kaliteli oyunculardan kurulu olsak da "takım oyun"u olarak bizden 3-4 gömlek yukarıda bir rakibe karşı oynadık ve kaybettik.


Maçı anlatmak arzusunda değilim. Zaten bu maçı iyi anlatabileceğimi de düşünmüyorum çünkü maç izlerken sürekli "eski" ama "eskimeyen" soru(n)larla mücadele ettim. Milli takımın kimliği sorunu bu tip maçlarda daha da fazla düşünüyorum.


Milli takımımızın basketbol kimliği ne? sorusuna adam akıllı bir cevap veren görmedim. Öyle bir kimlik yok. Bu soruyu düşündüğümde aklıma ribaunt alamayan, faul sokamayan bir takım geliyor. Dün bir ara (galiba ikinci periodda) oğuz, ömer aşık, ersan, hedo, k. tunceriden oluşan bir beş sahadaydı ve bu beş iki dakikada iki ribaunt kaptırdı rakip oyunculara. Ersan üç, hedo iki nujmarada ve biri nba patentli iki pivotumuz da sahada ve hücum ribauntu veriyoruz. Ribaunt denilince aklıma hep deniz rodman gelir. bu kısa boyunla nasıl ribaunt şampiyonu oluyorsun sorusuna, "ribauntların önemli bir kısmı çember seviyesinin üstünde değil, altında alınır. pozisyon almayı bileceksin" mealinden bir cevap vermişti. Çok haklıydı. Ama bu söz sadece ribaunt için geçerli değil, basketbolun tümü için geçerli. "Pozisyon almak"tan bahsediyorum. Savunmada pozisyon almak, hücumda pozisyon almak, topsuz alanda (oyunda) pozisyon almak ve ribauntta pozisyon almak. Genel olarak basketbolda pozisyon almıyoruz. Milli takımın sorunu "uzun kollar" meselesi değil. Takımdaki kolları ve boyları ne kadar uzatırsak uzatalım temel sorun varlığını devam ettirecek. Uç bir örnek koyalım: Hedo bir nuamrada Ersan iki K.G. üç semih 4 ve Ömer aşık beş numarada çıksın. KG varsayalım ki iyi şut atsın. Ersan iki numara savunmasında aksamasın (3'de bile aksıyor ya neyse) Hedo mükemmel oyun kursun. Bu oyuncular sahada hem hücumda hem de savunmada pozisyon alamayacaklarından değişen bir şey olmayacak.


Basketbol kimliğimizin oluşmamasının temel nedenlerinden birisinin Korac'ı alan Efes Pilsen ve bunun yansıması olarak Avrupa ikincisi olan milli takım düzeninin devam ettirilmemesi olduğunu düşünüyorum. Büyük yıldızlarımız yoktu ama yürekten mücadele eden "12 Dev" vardı. Korac'ı alan Efes de öyleydi. Peter haricinde büyük yıldızı yoktu ama yürekten mücadele eden oyuncuları vardı...


Nasıl ki zaman yerinde durmuyorsa Basketbol da öyle. Basketbol sürekli değişiyor. Ama değişmeyen bir şey var. Basketbol ne kadar değişirse değişsin takım olabilen kazanıyor. Umuyorum dünya şampiyonasında birbirine kenetlenen ve mücadele eden, yürekten oynayan bir takım izleriz.


Sırbistan maçını izlerken milli takımı geçen 2 sezon EL'de oynayan Fenerbahçe'ye benzettim. Rakip biraz diş gösterince teslim bayrağını çeken, mücadeleyi bırakan bir milli takım. En büyük endişem kendisinden daha kuvvetli kadrolara karşı milli takımın ne yapacağı?

8 Ağustos 2010 Pazar

Turgay Demirel Röportajı ve Yeni Zelenda maçı


Meriç Tunca, Turgay Demirel ile kısa bir sohbet gerçekleştirmiş. http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/15506023.asp?gid=362


Başlık İrlanda pasaportlular maça gelmesin. Denizli'nin ünlü "içimizdeki irlandalılar" sözünden hareketle yaratılmış bir başlık. Demirel kadro "içime sindi" diyor "çünkü bu kadro kendi liglerinde yıl içinde üstün performans gösteren oyuncular arasından teknik kadro tarafından seçildi. inşallah da başarılı olacak" diyor. Sonrasında ise "alt milli takımlarda oynayan oyuncularımız maalesef fazla süre alamıyor. Bu da milli takıma yansıyor. Biz yetenekli oyuncularımıza takımlarında yer verebilsek milli takım şimdi çok farklı bir yerde olurdu" demiş. Demirel'den alıntılanan yukarıdaki iki cümle bile kendi içinde çelişiyor. Neyse çok da uzatmak istemiyorum.


Doğrusu Demirel'in röportajdaki her cümlesi ayrı ayrı eleştirilebilir nitelikte. Ünlü "deveye sormuşlar hikayesi...


Demirel diyor ki "Biz Tanjevic'le yola çıkarken 2010 hedefini koyduk. Takımda 79 ile 87 jenerasyonu birleşmiş vaziyette. Bu milli takımla dünya şampiyonasında başarılı olabiliriz de olmayabiliriz de. Hiç birşeyin garantisi yok."


Avrupa şampiyonasında Örs'ün final oynattığı takımı Tanjevic'e emanet eden federasyon tüm hedefi 2010 olarak belirlemişti. O yüzden 5 büyük turnuvayı heba ettik ve 2010 masalını okumaya devam ettik. 2007'de Tanjevic Fenerbahça'nin de başına geçti ev Fenerbahçe için de bir masalı türetildi. Fenerbahça'nin hayali gerçekleşmedi. Sıra milli takımımız için üretilen masalın sonucunu görmeye geldi. Umarım takımımız başarılı olabilir.


Dün akşam oynanan Yeni zelanda maçında izlediğim milli takım hoşuma gitti. Özellikle takımın savunmadaki istekli oyunu beni çok memnun etti. Sinan, Ömer ve hatta Cenk'in savunmadaki istekliliği ilerisi için umutlanmamızı sağlıyor. Ancak bir şeyi unutmamak lazım. Bu düzeylerde savunma tek başına yetmiyor. Sinan'dan ve Cenk'den oyun kurucu yaratma hayalimiz hala devam ediyor. KG döndü ve buna rağmen ribaunt sıkıntısı yaşadığımız dönemler oldu. Ribaunt konusu özel olarak önemli çünkü attığımız sayıları ya yaptığımız baskı sonucu elde ettiğimiz hızlı hücumlarla ya da aldığımız net ribauntlar ile yakaladığımız hızlı hücumlarla el ettik. Set hücumunda çok yaratıcı ve etkin bir takım olmadığımızdan turnuv boyunca savunma ve ribaunttan kaynaklanan sayılar bizim için çok değerli olacak. Bu maçta olayın savunma tarafını gerçekleştirdiğimizi ama kısaların ribauntlara katkı vermediğini söyleyebiliriz.







28 Temmuz 2010 Çarşamba

Lawrence Roberts Efes Pilsen'de

İsmi daha önce de gündeme gelmişti. Ama doğrusu pek ihtimal vermemiştim. Sıradan sayılabilecek bir oyuncu. Her şeyden yapan ama hepsinden biraz yapan bir oyuncu. Dışardan şutu var. Atletik değil. Hücumda çok etkili değil. Tercih edilme nedeni muhtemelen savunmada etkili olması, ribauntcu olması ve dışardan şutu olması. Bu açıdan baktığımızda aslında geçen sene efes'de gördüğümüz önemli bir açığı kapatabilir. Yani geçen sene pota altında takımın çok yumşak olması ve ribaunt zaaflarını düşündüğümüzde bu sorunları düzeltebilecek bir oyuncu. Wisnievski transferi de takımı sertleştirmeye yönelik bir hamleydi. Dolayısıyla daha sert bir efes izleyeceğimizi söyleyebiliriz.
Bu noktada garip bir durumdan bahsetmek belki yararlı olacaktır. Kerem'in döndüğünü düşündüğümüzde aslında Roberts gibi bir uzun mu yoksa daha skorer bir 4 numara mı sorusunu da sormak gerekiyor. Efes'in sertleşmesi konusunda takımı yönetenler ile aynı fikirdeyim. Ama daha sertleştirmeye çalışılan bir Efes'de Kaya neden tercih edilmedi? Soruyu şöyle de koyabiliriz. Roberts'ın Kaya'ya tercih edilme nedenini öğrenmek isterdim. Roberts çok blokcu, atletik bir oyuncu değil. Kaya'dan daha iyi bir şutör olduğunu söyleyebiliriz. ama hem yerli olması hem de savunmada daha etkili olması ile Kaya da benzer bir verimlilik verebilirdi. Mücadeleci oyuncuları severim. Pota altında arzu edilen sertliği ve ribaunt katkısını sağlarsa takıma yararlı olacağı düşüncesindeyim.
Ancak son tahlilde beklenilen düzeyde bir transfer olmadığını da belirtmek gerek. daha üst düzey bir uzun beklentisindeydim.

Luksa Andric Galatasaray'da


2.10 boyunda El tecrübesine sahip 25 yaşındaki pivot ile Galatasaray iki yıllık sözleşme imzalamış. Sözleşmenin iki yıllık olması Galatasaray'da yeni bir basketbol yapılanması olduğunu gösteriyor. Herşeyden çok buna sevindiğimi belirtmem gerek.


Andric 4-5 senedir bildiğim bir oyuncu. Vujcic ayarında bir oyucnu olmasını bekliyordum ama düşündüğüm sıçramayı yapamadı. Gerçi uzun oyuncular geç olgunlaşır, geç meyve verir varsayımından hareket edersek önemli bir transfer olduğunu söyleyebiliriz.


Öncelikle bu transferi, oyuncunun pek de bilinmeyen bir özelliği ile değerlendirmek istiyorum. Andric'in blokcu olduğu, dışardan dönem dönem iyi şut atabildiği, kalıbına oranla hızlı ve çabuk olduğu, low post'tan oyunu olduğunu EL izleyicileri zaten bilirler. Bence bu oyuncunun en önemli özelliği (kanımca Mahmudi'nin de bu oyucnuyu transfer etme nedeni) neredeyse Prkacin ayarında pas verme yeteneğine sahip olması ve top sürebilmesidir.


Mahmudi, hem savunmada sert hem de hücumu üzerinden oynatabileceği bir uzun oyuncu arıyordu. Bu anlamda istediği özelliklere sahip bir oyuncuya kavuşmuş oldu. Zaman zaman aldığı ucuz fauller nedeniyle alabileceğinden çok daha az süre aldığının altını çizmemiz gerekir. kanımca EL'de en çok faul yapan oyunculardan birisidir. 4,3 faul ortalaması ile oynaması bunu gösteriyor. Tabi bu kadar çok ve ucuz (akılsız) faul yapan oyuncu ile Mahmudi arasındaki diyalogların pek hoş olmayacağını söylemek mümkün.


Son tahlilde bunun iyi bir transfer olduğunu düşünüyorum. Uzun vadeli bir plan olması bile çok önemli. Bu nitelikteki transferler ile ligimizin kalitesinin de artacağını düşünüyorum.


8 Temmuz 2010 Perşembe

Lavrinovic ve Raduljica: Transfer Politikasındaki Değişim

Lavrinovic Avrupa basketbolunun önemli uzunlarından birisi. Özellikle Avrupa'da oynayan uzunların NBA'e gitmeleri ile kaliteli uzun bulmak gerçekten zor bir iş. Bu anlamda Fenerbahçe klübünü böyle önemli bir transfer nedeniyle tebrik etmek gerekiyor.
Raduljica benim için Lavrinovic'den bile daha değerli bir transfer. Transfer haberinin gerçekleştiğini (resmi açıklama henüz gelmedi) ilk Maliano'nun twitter hesabından duydum. Daha önce transferin gerçekleşmemesi nedeniyle oyuncuyu alamadığımızı düşünüyordum. Ama efes işi bitirmiş her halde. Avrupa basketbolunu yakından takip eden Maliano'nun Raduljica'ya ilişkin yorumu "çok güçlü ve sert" bir oyuncu. Güçlü kısmına katılmakla birlikte izlediğim Raduljica'nın savunma konusunda zaafları olduğunu düşünmüştüm. Post-up oyunu oldukça başarılı. Tabiri caizse uzun oyuncu doğrusu kısa oyuncudan biraz daha geç pişer. Şu an için şutu çok istikrarlı olmasa da ileride orta mesafede daha istikrarlı bir şutör olacağını söylemek mümkün. Fiziğine oranla çabuk br oyuncu olduğunu söylemek lazım.
Efes'in uzun rotasyonu tamamlanmamış olsa da şu an için Raduljica, Dudley ve Kerem Gönlüm'ün takımın uzun rotasyonunun önemli halkalaları olduğunu söylemek mümkün. Doğrusunu isterseniz bu rotasyona bence en az iki büyük isim eklemek gerekli. El düşünüldüğünde Raduljica Dudley ve Kerem yedek olarak iyi oyuncular ama hedef F4 ise daha büyük isimlerle anlaşmak gerekir.
Bu transferin 5 yıllık olduğu söyleniyor. NBA ihtimali olan böyle genç oyuncular ile uzun vadeli kontrat yapmak akıllıcadır. Daha da önemlisi Efes'i uzun vadede kapanmayacağına dair umutlarımız da böylesi uzun vadeli kontratlar ile artıyor.
Gelelim koç/klüp stratejisine. Doğrusu Fenerbahçe Tanjevic yönetiminde Türkiye'nin en değerli genç 3 uzun oyuncusuna sahipti. Hatta 4 bile diyebiliriz. Semih, Oğuz, Ömer ve Enes. Oğuz'u ve Semih'i ümit takımlarından beri takip ederiz. Doğrusunu isterseniz bu oyuncuların (enes'i ayıralım) çok gelişme kaydetmediklerini söylemek mümkün. Beklenen düzeye gelemediler. Bu oyunculara dayalı takımın hedefi 2010'da Avrupa şampiyonluğu idi. Hedef gerçekleşmedi ama gerçekleşmeme nedeni tek başına bu oyuncuların kaydedemedikleri gelişme değildi. Vidmar yerine Lavrinovic olsaydı, gricek yerine sakat olmayan büyük bir oyuncu alınsaydı, ukic sezonun başından beri olsaydı. Kısacası genç oyuncularla önemil tecrübeli oyucnular iyi harmanlansaydı Avrupa'da ses getirmek mümkün olabilirdi. Bu yapılmadı.
Bu dört genç önemli uzundan 3'ü kaybedildi. Ayrıca Vidmar'da gönderildi. Lavrinovic ve Kaya alındı. Bir önemli uzun oyuncu daha alınacak. O transferden sonra genel değerlendirmeye geçebiliriz. Ancak Fenerbahçe'nin transfer politikasında bir değişiklik olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki geçmiş yıllarda Oğuz, Semih, Vidmar gibi genç oyunculara yönelen takım bu sene tecrübeli oyuncuları hedefliyor. Uzun vadeli planların tutmaması dolayısıyla kısa vadede başarı peşinde koşuluyor. Bu strateji bence Elinizde genç yetenekler varken onlarla birlikte başarıya koşmak gerekirdi. Yeni sistemin eksikliği olarak uzun vadeli bir planın olmadığı söylenebilir. Kısa vadeli başarılar uğruna "kalıcı" başarılar feda edilebilir mi? Ben Fenerbahçe'Nin stratejisinin doğru olduğunu düşünüyorum. Aydın Örs faktörünün önemli olduğuna inanıyorum. Furkan transferine ilişkin Fenerbahçenin teklifi uzun avdeli bir düşünce olduğunu da bize gösteriyor. Biz Furkan'ı alalım ama bir sene daha takımında oynasın şeklindeki teklif Fenerbahçe'nin genç oyucnular konusundaki yeni tutumunu gösteriyor. Bence doğruyu sonunda yakaladılar ama buna ulaşana kadar Semih, Ömer ve Enes'i kaybettiler. Kısacası Örs yerine yapılan Tanjevic tercihi bunu ortaya koymakta.
Olayın iç yüzünü bilmemekle birlikte Aydın Örs'ü de bir bağlamda eleştirmek mümkün olabilir. Tanjevic zamanında aynı görev Örs'e teklif edilmişti ama o bunu kabul etmemişti. Şimdi kabul etti. Tanbjevic, Spahija, Örs ve zaman dörtgeninde bir yerlerde bu sorunun cevabı mutlaka vardır...
Son tahlilde hem Efes'in hem de Fenerbahçe'nin doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Umarım kalan transferleri ile her iki takımımız önümüzdeki sene dördüncü torbanın daha üstlerinde yer alacakları bir kadroya ve dereceye sahip olabilirler...

28 Haziran 2010 Pazartesi

Wisniewski ve Efes

Rako twitter hesabından Efes'in wisniewski ile ilgilendiğine dair bir duyumunu paylaşmış. Bence iyi transfer olur. hem 1 hem de 2 numarada oynayabilir. Savunması da fena edğil. Şutu oldukça iyi ve penetre edebiliyor. Beklenen düzeyde bir oyuncu olmasa da yararlı olacağını düşünüyorum. Oyun kurucu peşinde olmaları bile doğrusu beni heyecanlandırıyor.

22 Haziran 2010 Salı

Tebrikler Marsel


Basketboldan sonra izlemekte en keyif aldığım spor dalı tenistir. Oynamaktan en çok keyif aldığım spor da tenis... Faruk'la benim tenis geçmişimizi anlatsam roman olur. Neyseki roman yazacak havada değilim.


Marsel İlhan'da belki roman yazmadı ama tarih yazdı. Türkiye tenis tarihinde bir ilk daha gerçekleştirdi. 2-0 geriye düştüğünde acaba olmayacak mı sorusu akıllara geldi ama seti 2-1'e getiriken sergilediği oyunu görünce bu iş oldu dedim. Marsel hem servislerdeki etkinliği hem de etkili forehand vuruşları ile rakibini adeta sahadan sildi.


İzlediğim Marsel her turnuvada oyunu üzerine bir şeyler ekliyor. İleride daha da iyi bir Marsel izleyeceğimizi düşünüyorum. Marsel'in başarısının Türkiye'deki amatör sporlar ve sporcular için önemli bir teşvik olacağını düşünüyorum. Amatör sporcular için önemli bir kapı aralanıyor. Zorluklar içinde memleketi temsil etmeye çalışan Marseller, Denizler, İpekler, Tubalar ve diğerlerinin başarılarını bu sayfalarda alkışlamak ümidiyle...

21 Haziran 2010 Pazartesi

Perasovic Aranan Koç mu?

Perasovic Efes Pilsen'de. Hayırlı olmasını dileyelim. Son dönemin yıldızı parlayan koçlarından. İspanya'daki kariyerinden sonra (tau haricinde pek de iyi değildi) memleketine dönerek Cibona'yı çalıştırdı.
Obradovic, Kunter, Represa gibi isimler daha iyi olabilirdi ancak bunun önemli bir değişim olduğunu da söylemek için müneccim olmaya gerek yok.
Perasovic tercihi ile Efes Amerikalı değil Avrupalı oyunculara yönelecektir. Efes'in basketbol felsefesine daha uygun bir takım kurulacağını umuyorum.
Daha sert bir Efes izleyeceğimizi de söyleyebiliriz. Yapılacak transferlerden sonra daha ayrıntılı yorum yaparız. Hayırlı olması dileğiyle

19 Haziran 2010 Cumartesi

Serhat Çetin Beşiktaş'ta


Serhat Çetin kariyeri için önemli bir adım attı. Fenerbahçe'de süre aldığında önemli işler yapan Serhat gerekli süreleri alamamış ve beklenen gelişimi bir türlü gösterememişti. Beşiktaşın dar rotasyonunda aldığı süreleri çok iyi kullanarak seneye çok daha iyi kontratlar elde edeceğini düşünüyorum. Hem Beşiktaşa hem de Serhat'a hayırlı olması dileğiyle

17 Haziran 2010 Perşembe

Oyun Kurucu Transferleri: Tutku-Cüneyt-Engin


Birer gün ara ile önemli yerli oyun kurucularımızın transfer olduğunu gördük.


Üç sene öncenin en değerli oyun kurucusu idi Tutku. Ama bir türlü milli formayı giyememişti. Tutku hem penetre eden hem de vasat üstü şutu olan iyi bir oyuncu. El Amin'in telekom'a gelmesi ile performansı düşmüştü. Sonrası ise sakatlıklarla boğuştu ve eski performasına bir türlü ulaşamadı. Nasıl bir Tutku izleyeceğimiz ve Mahmudi sistemi ile ne kadar uyumlu olacağı doğrusu endişe verici olsa da Engin'den sonra isim bazında olabilecek en iyi seçim gibi gözüküyor.


Temas alarak fazlaca faul yaptıran kimliği ve itirazcı yapısı nedeniyle bana çok sempatik gelmeyen bir oyun kurucudur. Ama etkili şutları, penetresi ve asistci ve top çalma yeteneklerini de önemli bulurum. Mahmudi savunmada onun daha agresif olmasını isteyecek hücumda ise duygularından ziyade aklıyla oynamasını isteyecek. işte o anlarda Mahmudi ile diyaloğunun nasıl gelişeceğini doğrusu merak ediyorum.


Cücü yeniden İstanbul'da. Doğrusu Beşiktaş seyircisi ölüyü diriltiyor. Misal K. Tunceri, Engin... Beşiktaşa gelip de kötü oynayan bir oyun kurucu doğrusu ben hatırlamıyorum. Cücü'nün kariyerinin son yıllarında çok başarılı olacağını düşünüyorum. Engin'i kaptırdıktan sonra lider ve tecrübeli bir oyun kurucu aldılar. Bence çok da iyi bir iş yaptılar. Engin'i kaybetmeseler oyun kurucu rotasyonunu yerli oyuncularla tamamlamış olacaklardı.


Gelelim bu transferler içinde en flaş olanına. Engin bu sene Beşiktaşta yaptığı çıkış ile şu anda Türkiye'nin bence tartışmasız en iyi oyun kurucusu. Ancak bir şeyi unutmamak gerek. Beşiktaş seyircisinin oyuncunun performansı üzerindeki olumlu etkisi. EL'de oynamak istediği için Fener ile anlaşmış. Sorumluluk aldığında çok iyi işler yapıyor. Umarım Beşiktaşta aldığı süreleri Fener'de de alabilir. Spahija ile iyi anlaşacağını tahmin ediyorum. Coachable olarak tabir edilen oyunculardan. Ukic ile iyi ikili olacaklardır.


12 Haziran 2010 Cumartesi

Türkiye'deki Yabancı Oyuncu Kuralının İflası: Devşirme Oyuncu


Milli takımda devşirme oyuncu dönemimiz hayırlı olsun diyelim. Doğrusu ben ne devşirme oyuncuya karşıyım ne de devşirilen oyuncuya. Emir'İn iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum. Emir için Slovenya federasyonuna para ödenecekmiş. O da önemli değil. Amerikalı'dan ziyade Avrupa'lı bir oyuncunun seçilmesi de mutluluk verici.


Emir'i ümitler şampiyonasında izlediğimde hayran kalmıştım. Hemen her pozisyonda potaya yönelmesi ve etkili şutları ile çok parlak bir geleceği olduğunu düşünmüştüm. Doğrusu beklediğim gelişmeyi göstermedi.


Milli takım analizinde 3 numaraya ihtiyaç olduğunun altını çizmiştik. Ersan'ın 3 numarada verimsiz olması ve Hedo'nun ne yapacağının belli olmaması düşünüldüğünde ve bu oyuncular haricinde 3 numara için alternatif olmadığını eklersek bu durumda takımda 3 numara için oyuncuya ihtiyaç olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bir de diğer açıdan duruma bakalım. Aslına bakarsak oyun kurucu olarak da takımın zaafı var. Ayrıca ufuk-harun-ibo ve serkan'dan sonra etkili bir iki numara da yetiştiremedik. Örneğin oyun kurucu olarak mccalebb ve iki numaraya da langdon düşünülebilirdi.


Ben oyun kurucunun önemine çok fazla inanarım. Bu nedenle benim elimde olsa 1 numara için bir transfer yapardım. Ama dediğim gibi Emir'e karşı değilim. Umarım hem milli takım hem de Emir için iyi bir turnuva olur.


Emir'e ilişkin tek bir eleştirim olacak. Abartılı itirazlarını umarım milli takım forması ile yapmaz.


Devşirme oyuncu kararı sonucu olarak ligde uygulanan yabancı sınırlamasının da gözden geçirilmesi gerekiyor. Yabancı uyruklu oyuncuları milli takımda oynatacaksak o zaman ligde de milli takım düşünülerek yabancı sınırlaması yapmanın bir anlamı olmaz. Öyle değil mi?


Bu arada Emir'in yerli statüsüne geçirilmesinin iktisatta "dışsallık" olarak tabir edilen bir duruma yol açtığını da belirtelim. Fenerbahçe açısından pozitif diğer takımlar açısından ise "negatif" bir dışsallık yaratılmış oldu.

10 Haziran 2010 Perşembe

Aydın Örs Yeniden Fenerbahçe'de


Aydın Hoca yeniden Fenerbaçe'de. Trabzon'la anlaşacağı söylenen Aydın Örs Fenerbahçe'ye döndü. Trabzon'a gideceği haberi bile basketbolseverleri heyecanlandırmıştı. Sadece basketbol bilgisi ile değil, insanlığı ve beyefendi kişiliği ile taraflı tarafsız tüm basketbolseverlerin sevip saydığı bir ismi yeniden görmek heyecan verici.


Doğrusu bu habere özellikle Ertuğrul Hoca için ayrıca sevindim. Galatasaray'ın başarılı olan Akdağ'ı göndermesinden sonra mütevazi kişiliği ile iyi bir basketbol oynatan Ertuğrul Hoca'ya da benzer bir haksızlık yapılacağı düşüncesi rahatsız ediciydi. Takımın başında tutulduğu takdirde Ülker'i şampiyon yapan Özyer gibi olacağı söyleniyordu. Onun için henüz erken olduğu iddia ediliyordu. Bunu denemeden bilmek bence imkansız ve oynattığı basketbol ve kişiliği ile taraflı tarafsız herkesin saygısını kazanan bir basketbol emekçisine de benzer bir haksızlık yapılmamasına sevindiğimi belirtmek isterim. Dolayısıyla Aydın Hoca'nın dönüşü beni iki kere mutlu etti.


Trabzon'a gitmiş olsaydı İstanbul dışında daha iddialı bir takım izleyecek olmak da ayrı keyif verecekti.


Hoşgeldin Aydın Örs...

9 Haziran 2010 Çarşamba

Aday Kadro

G. Engin Atsür, Kerem Tunceri, Ender Arslan, Evren Büker
S.G.Cenk Akyol, Ömer Onan, Sinan Güler
S.F. Hidayet Türkoğlu
P.F. Kerem Gönlüm, Ersan İlyasova Semih Erden ve Cevher Özer
C. Oğuz Savaş, Ömer Aşık, Fatih Solak

Doğrusu ve Tanjevic ve seçimlerini eleştirmekten bıktık dersek yeri var. Yaşlı ve 2010 kadrosunda düşünmüyorum diye Kerem Tunceri'yi basketbol kariyerinin en iyi sezonundayken kadroya almamıştı. 2010 aday kadrosunda var. Mevcut kadro bu değil. eklemeler olacakmış. Bir devşirme oyuncu kadroya eklenecekmiş (aday belliymiş) ve ümit milli takımdan çağrılacak oyuncular da varmış.
Tam kadro açıklandığında değerlendirme yapmak doğru olsa da mevcut kadroya ilişkin çekincelerimi baştan belirteyim. Engin ve Kerem sakat. Ender ise kötü bir sezon geçirdi. En azından bu sezonun bence en iyi yerli oyuncusu olan Evren kadroda olmalıydı. (Zaten Kadrodaymış. Ben atlamışım). Diğer eleştirim ise kadroda çok sayıda uzun olsa da Furkan'ın bu oyunculardan eksiği omladığı ama fazlası olduğu inancındayım. Onun isminin de kadroda olması gerektiğini düşünüyorum. Milli takımın elinde bu kadar uzun oyuncu varken Fatih'in alınmaması gerektiğini düşünüyorum.
Yabancı oyuncu konusunda tahminde bulunmak bile zor. Yukarıdaki kadroya baktığımızda kısa pozisyona yabancı oyuncu eklemleneceğini söylemek zor değil. Hatta kadroya baktığımızda hedo'nun neredeyse tek kaldığını görüyoruz. Tahminim onu yedekleyecek bir isim olarak Kinsey düşünülüyor olabilir. Ancak bu devşirme mevzusu oyun kurucu için düşünülüyordu. Sakatlıklar da bahane edilerek oyun kurucu devşirmek istenilebilir. Doğrusu oyun kurucu için adayım (eğer bir yerlerde milli takım oyuncusu değilse) Mccalebb. Bu sene yaz ligine katılacağı söyleniyordu. Ama dünya kupasında oynamak isteyebilir. Bekleyeceğiz...

Ermal Galatasaray'da...

Galatasaray ilk transferini gerçekleştirdi. Ermal ile anlaşmış. Baskerdergisi.com'da haberi gördüm. Alınmasını beklediğim yerli oyunculardandı. Efes'in opsiyonunu kullanmayacağını tahmin ediyordum. Mahmudi'nin valığı en önemli etken olmuştur.
Ermal'i çok beğendiğimi söyleyemem. Özellikle ribaunt ve savunma zaafının onun kalitesini örttüğünü düşünüyorum. Ancak yerli sınırlaması düşünüldüğünde önemli bir isim galatasaray ile anlaşmış oldu. Engin ve Furkan gibi değerli yerli oyucnuları kadroya katabilirseler iddialı bir takım olabilirler.

8 Haziran 2010 Salı

Enes, Ömer, Oğuz, Semih ve Vidmar örneklerinden hareketle genç oyuncular üzerine bir değerlendirme

Dün akşam Murat Murathanoğlu (MM) ve Yiğiter Uluğ ikilisinin sunduğu Süper Basket programını izledim. MM son yıllarda neden genç oyuncu çıkmadığına ilişkin genel bir değerlendirme yaptı. Bunun temel nedeninin oyuncuları kandıran menejerler ve oyuncuların geleceklerini planlayamamaları olduğunun altını çizdi.
Geçenlerde Cenk Akyol yeterince süre alamadım. O yüzden köreldim. İtalya'da kendime geldim bağlamında birşeyler söylemişti. Çetin Çeki'de dolaylı olarak buna cevap vermişti. Bu meseleyi tek boyuta indirgemek kolay değil ama anladığım kadarıyla MM'e göre bütün menejerler kötü ve oyucnularda kendi gelecek planlamalarını yapamayacak kadar aptallar. ileriyi göremiyorlar. mesele bu kadar basit mi?
MM'in kendi örneği kendi yanlışını da kısmen ortaya çıkartıyor. Fenerde'ki son 3 sezondaki gençlere bakarsak: Ömer, Semih, Oğuz, Vidmar, Preldzic ve Enes. Her ne kadar asıl meselelerden biri Enes'in seçiminin doğru bir seçim olup olmadığı olsa da onu şimdilik bir kenera bırakalım. Semih, Oğuz, Preldzic ve Ömer'den hangisinin basketbolunda kayda değer bir gelişme oldu? Soru aslında bana ait değil. MM'in sorusu. Cevap hiçbirisi. Geldi gündeki düzeylerinde oynuyorlar. kayda değer bir gelişme bence gösteremediler. Beklentilerin altında kaldılar. Oğuz ümitlerde yaşıtı pivotların en önemlileridendi. Şimdi akranı pivotlar onu çoktan geçti. Predzic 1-2-3 ve hatta 4 oynayabilecek bir oyuncu. Avrupa şampiyonasında Ersan ile en çok ses getiren oyuncuydu. Ersan nerde Preldzic nerde? Neyse uzatmayayım mesaj anlaşılmış olmalı. Vidmar son dönemde bir gelişme sergiledi. Oyununu oldukça geliştirdi. Ama enteresandır bunu Türkiye'de gerçekleştiremedi. Memleketinde kendisini geliştirdi çocuk. bu kadar isimden açık ara bir gelişme sergileyen adam yurt dışında gelişiyorsa, Akyol İtalya'da yeniden doğuyorsa ve hatta Ersan Barcelona'da parlıyorsa memlekette kalmak istemeyen genç oyuncuları ileriyi görememekle ya da menejer kurbanı olarak görmekle bir yere varamayacağımızı düşünüyorum.
Oyuncuların yeterli gelişme göstermemelerini salt süre ile açıklamak da bence pek mümkün değil. Cenk Galatasaray'da oynarken yeterli süreyi buldu. Ömer, Vidmar, Semih ve Oğuz oldukça iyi süreler buldular. Belki iyi oynarken oyundan çıktılar ya da kötü oynarken fazla süre aldılar ama sonuçta öyle ya da böyle belli bir süre aldılar. Genç oyuncuların yetişmesinde süre önemli bir faktör olsa da tek faktör süre değil. bunu anlatmaya çalışıyorum. o zaman sorun nerede?
Bana öyle geliyorki sorun oyuncuların rahat olamamsında rahat bırakılmamasında yatıyor. Aşırı beklenti ters tepiyor. Genç ve parlak oyuncularımızın dünyanın en iyi oyucnuları olacağını bekliyoruz. onlar ise bu beklenitye karşılık veremediklerini gördükçe daha fazla hata yapıyorlar. Gelişemiyorlar. bunun yanı sıra sanırsam genel bir tembellik hali de var. Hamuru iyi olsa da çalışmadıkça gelişme kaydetme olanaklı olmuyor. Genç oyuncularımızı daha fazla antremana sevk etmiyoruz ya da onların içinde daha iyi oyucnu olmak adına yeterli sitek yok.
Son tahlilde kanımca Enes Türkiye'den uzaklaşmakla iyi yaptı. Avrupa'da bir yerlerde oynasa belki daha iyi olabilirdi ama Türkiye'den gitmek bence doğru bir seçimdi. Önündeki örneklere bakarsak Ömer, Semih ve Oğuz olduğu yerde sayarken, Vidmar ise ayrıldıktan sonra gelişme kaydettiğinden Enes'in doğru bir seçim yaptığını düşünüyorum. Bence süreci doğru okuyan Ömer'in de ayrılmak istemesinde haklı gerekçeler var.
Klüpler açısından ise bir sonraki yazıda durumu değerlendirelim.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Erman Kunter: Efes Pilsen


Bugünkü Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Erman Kunter "Efes'e Doğru" yol alıyor. Erman Kunter'i Türkiye'de bir takımın başında görmek keyif verecek. Kaya mutlaka takımda kalsın demiş. Başka bir gazete olsa tam bir asparagas haber denirdi. Ama Cumhuriyet'in haber uydurmayacağını düşünüyorum.


Antrenörlerimizin yurt dışında iyi liglerde takım yönetmesi benim çok hoşuma gidiyor. Bu anlamda yurt dışındaki bir antrenörün lige dönmesine üzülüyorum. Fransız basketbolundan çok keyif almadığım için Efes Pilsen sistemi ile uyuşm ayacağını düşünüyorum. Doğrusu Trabzon'un son transferlerinden sonra Erman Kunter'i Trabzon'a yakıştırmıştım. Kısmet Efes olacakmış gibi. Efes'in antrenör ile anlaşması takımın varlığının devam edeceğine karine sayarsak en azından seneye de Efes Pilsen'i (umarız kendi ismiyle) izleriz.

3 Haziran 2010 Perşembe

Şampiyon Fenerbahçe


maça fırtına gibi başlayan Fenerbahçe daha ilk periyotta şampiyon olacağını adeta haykırıyordu. Ataman'ın mimikleri ve şaşkınlığı Fenerbahçe'nin şampiyon olacağını gösteren en büyük delildi. Ataman galip geldiği maçlardan edindiği izlenim ile bu maçı kazanacağından emindi. Farkın arttığı anlarda oyuna müdahale etmemesi bunun en büyük kanıtıydı.


Efes'in son galibiyetinden sonra hatırlarsanız, Fenerbahçe Efes'i fazla hafife aldı ve bunun faturasını ödedi demiştim. bu maçta da aşırı ciddie aldı ve söz konusu fark oluştu. Kazanması gereken bir maçtı Fenerbahçe için. Kolaylıkla da kazanarak kupaya uzandılar. Tebrikler...


Aziz Yıldırım seneye dört kupa istemiş. Bu sene Avrupa'da şampiyonluk gelmeliydi. Olmadı. umarlım seneye bu hedef gerçekleşir. Ancak Efes'e karşı kazanılan TBL şampiyonluğu gelecek sene için takımın eksiklerinin üzerini örtmemeli.


Efes'in ne yapacağı ise merak konusu. Malum isim değiştirme hadisesi var. Ataman'la muhtemelen yollar ayrılacak. Hangi oyuncu kalacak? Oğuz'un gelmesi ama Kaya'nın gitmesi. Kerem Gönlüm geri dönecek. Renkli günler bizleri bekliyor. Basketbolumuzun kazanması dileğiyle...




2 Haziran 2010 Çarşamba

Mahmudi-Galatasaray-Akdağ ve Türkiye Basketbolu


Mahmudi'nin Galatasaray'ın başına geçmesi umarım hem Galatasaray hem de Mahmudi için iyi hem de Türkiye basketbolu için hayırlı olur. Bu hamlenin 4 açıdan değerlendirirlmesi gerektiğini düşünüyorum. Galatasaray-Mahmudi-Akdağ ve Türkiye


Bence bu meseledeki en önemli ayaklardan birisi Akdağ konusu. Akdağ yönetimindeki Galatasaray'ın zevk verdiğine ilişkin geçmişte çok sayıda yazımız olduğunu hatırlarsınız. O yazılardaki temel mesajımız bu sene Akdağ ile devam etmenin Galatasaray adına doğru bir hamle olacağıydı. Bu yazdıklarım aslında konunun Akdağ ayağı değil, galatasaray ayağına ilişkin ki ona geri döneceğiz. Ahlaki bir durumdan bahsetmek istiyorum. Bayan basketbolunda başarılı olan koçunu en kötü zamanında takımın başına geçiriyorsun. O sorunlu dönemde hem sorumluluk alıp hem de bu sorumluluğunu başarıyla yerine getiren Akdağ'ı göndermek vicdanen sorgulanmalıdır. Ancak vefa semtine gidenlerin sayısının hızla azaldığı günümüzde vefa beklemek maalesef hayal oluyor...


Galatasaray açısından baktığımızda aslında söylenecek çok şey var. Özellikle Evren Büker'i kaybettikten sonra takımın yerli rotasyonu daraldı. Can Akın'la sözleşme yenilenmedi. Fatih'in durumu belirsiz. Bu koşullar altında Mahmudi gibi bir isim ne yapabilir? Alt yapıda kaliteli oyuncusu yok. İyi yabancı oyuncular getirse bile iyi yerli oyuncu nereden bulabilirler? Mahmudi aslında durumun farkında ve kısa vadeli bir hedef koymuyor. uzun vadede birşeyler yapmayı umuyor. Günlük yönetilen bir şubede uzun vadeli hedefler ve güzergah nasıl belirlenir? Mahmudi buna nasıl inandı gibi sorular ancak zaman içinde cevap bulabilir. Mahmudi ismi ile belki daha iyi oyuncular ve daha iyi sponsor bulunabilir.


Mahmudi açısından baktığımızda durumun pek de iç açıcı olduğunu söylemek zor. Vasat yerli oyuncular ile ancak ilk 4-5'e oynayabilir. Furkan gibi genç ve yetenekli isimleri takıma kazandırabilirse, eski oyuncularından 1-2 tane alabilirse iddialı bir takım yaratabilir. Ama sonuçta bütçesi çok da belli olmayan, ödemelerde sıkıntılar yaşanan bir ortama gelen ismin başarı şans fazla değil. Galatasaray gibi büyük klüplerde ise kısa vadede başarı olmadan uzun vadede bir planı hayata geçirmek de pek mümkün olmaz. Mahmudi açısından da bence yanlış bir seçim.


Gelelim Türkiye basketboluna. Daha güçlü bir Galatasaray, daha güçlü bir Trabzon mutlaka lige renk katacaktır. Mahmudi ismi bile basketbolun medyada daha fazla yer bulmasını sağladı. Umalım yaratacağı takımda kendi ismi kadar değerli ve güçlü olur.




30 Mayıs 2010 Pazar

Efes Fener'e Kupayı Vermedi (5. Maç)

Doğrusu hem işlerin yoğunluğu hem de benim şehir dışında Faruk'un ise ülke dışında olması nedeniyle istediğimiz yoğunlukta yazamıyoruz.

5. Maça ilişkin genel kanaatim, Fenerbahçe'li oyuncuların işi bitirdik zihniyetiyle oynamalarından dolayı kaybettikleridir. Kerem ve Thornton'dan yoksun Efes'i başta yeterince ciddiye almadıklarını düşünüyorum. Tabi bunları söylerken Efes'li oyucnuların ve Ataman'ın hakkını da yememek lazım. Özellikle Ataman neredeyse her hücum için kendi istediği seti oynattırmaya gayret gösterdi.

Kerem'in yokluğu özellikle Fenerbahçe'nin baskı yaptığı anlarda etkisini gösterdi. Basit top kayıpları ile uyuyan Fenerbahçe bir anda kazanabilecek konuma geldi ama başarılı olamadı.
Efes'in gençleri saymazsak 5 yerli oyuncusu var. Birisi sakat. Diğer ikisi ise 5 faulle çıktı. Geriye kalan Kaya 4 faulle oynuyor. Ender ise baskıdan ve stresten hareket edecek hali kalmadı. Kaya beşinci faulu alsa ya da Ender'in bileği burkulsa ne olacak? Dusan'la mı oynayacak serinin en kritik dakikalarını sevgili Ataman?
Efes galibiyeti daha fazla istedi. Mücadele üst düzeydeydi. Ribaunt savaşlarıçok keyifliydi. Ben serinin 7. maça kadar uzamasını istiyorum. Ama Efes'in daralan guard rotasyonun bu maç trafiğinde error verme olasılığının çok kuvvetli olduğunu düşünüyorum.
Erdoğan bence takımı çok iyi yönetiyor. Bence tek hatası özellikle Ender yokkken oyun kurucuya baskıyı (Sinan-Rako) greer ile yapması oldu. Ender de dahil olmak üzere Efes oyun kurucularına Ömer ile baskı yapabilirdi. Preldzic'i düşündüğüm gibi kullanarak aslında bir dönem çok verim aldı. özellikle takımını pota altından oynatmak arzusu Erdoğan'ın takımının bir adım önde olmasını sağlıyor. efes'in pota altı savunma zaaflarını ve rako'nun sürekli adam kaçırmasını iyi kullanıyorlar.
Smith ise o ilginç şutları ile adeta Efes'e suni teneffüs yaptırıyor. geçen maçı getiremese de bu maçı getirmeyi başardı.
Rako ise bildiğimiz (yorumcunun tabiri) Rako gibi oynadı. Kritik anlarda kaydettiği sayılar ile takımın galibiyetinde pay sahibi oldu. Savunmada da sanki bir parça daha gayretli gibiydi.
Bu serinin sonu umarım Efes için tamam ya da devam olmaz. Malum Hükümetin aldığı karar ile isim değiştirmek zorunda kalacak olan Efes Pilsen için adının olmadığı bir ortamda devam edip etmeyeceğinin belirleyicilerinden birisi de şampiyonluk olabilir. Umarım yanılıyorumdur ama Efes şampiyon olamadığı takdirde, ismini de devam ettiremeyeceğine göre şubeyi kapatmayı ciddi ciddi düşünebilir. Tabi ligimizde şampiyon olup da şube kapatanlar olduğunu düşündüğümüzde, şampiyonluğun karar alma da çok da anlamlı olmayacağı söylenebilir.

25 Mayıs 2010 Salı

Fenerbahçe:72 Efes:70 (3. Maç)


Fenerbahçe seride durumu 2-1 yapmayı başardı. Maça çok iyi başladılar. sert savunma ile rakibini çemberin dışına attılar ve Efes'de çemberin dışında yapabileceğinin en iyisini yaptı. Bol bol üçlük soktular. Öyle ki Tunceri 5/4 gibi bir oran yakaladı. Ama içeri dışarı dengesini kuramayınca kaybetmek bir anlamda kaçınılmaz oluyor. Çemberden uzaklaştıkça başarı şansın azalıyor. Efes için de aynen böyle oldu. 17 ikilik 26 üçlük kullanmışlar. ikilik yüzdeleri: %29. Bu istatistik o kadar şey anlatıyorki; başka bir şey yazmaya gerek bile olmayabilir.


Erdoğan yönetimindeki Fenerbahçe'de gözle görülür değişiklikler var. Pota altındaki kuvvetinden olabildiğince yararlanmaya çalışıyor. Sadece hücum değil savunma bağlamında da. Fenerbahçe kısaları bire bir de yenilmeyerek rakip kısaların penetrelerine fırsat vermiyorlar. Efes uzunları ise zaten ne sırtı dönük ne de yüzü dönük hücumları olmadığından sorun çıkartmıyor. Bu nedenle de Fenerbahçe savunması etkin olabiliyor.


3. periodu izlerken Efes'in tüm dengesizliğine rağmen maçı rahat kazanacağı izlenimine kapılmıştım. bu kadar dışa bağımlı olmasına rağmen çok akılcı top çevirmeler ile boş oyuncuları bulmaları ve bu boş oyuncuların dışardan atışları kaçırmamaları ve aynı dönemde Fenerbahçe'li oyucnuların üzerindeki gerilim maçı Efes'in kazanacağını söylğyor gibiydi. Ayrıca Efes savunması sertleştikçe Ukic'in etkinliğinin Sinan ve Smith'in savunması ile zayıflaması da önemli bir faktördü. Fenerbahçe'de Ukic'in etkinliği azaldığında oyun kurabilecek tek isim Preldzic gibi gözüküyor ve o da dün gününde değildi. Bu durumda Efes'in kazanması bana daha olası gözüküyordu. Süreç Ömer Onan'ın hakeme yaptığı itiraz ile sonlandı. Fenerbahçe o anda adeta silkelendi ve kendine geldi.


Maçın son iki dakikasında ise Ukic bana Harun'u hatırlattı. Ülker'in ünlü beş dışarda oyununu Ukic ile izledik. Ataman'da izledi. O anda örneğin Sinan'ın Ukic üzerine verilmesi düşünülebilirdi.

Son topa kalan maçlar heyecanlı oluyor. Mirsat'tan izlemeye çok da alışıkolmadığımız bir blok ile Maalesef maç uzatmaya gitmedi. uzatma olsa çok daha heyecanlı bir maç izlerdik. Bakalım serinin ilerleyen maçlarında neler olacak.


Hakemlerin çok iyi olmadıklarını söylemek mümkün. Çok hata yaptılar. Ömer'e teknik faul çalmaları gerekirdi. Ondan daha önce Oğuz'a yanılmıyorsam Kasun'un yaptığı faulu görmemeleri şaşırtıcıydı.


Vidmar'ın Fenerbahçe'den ayrılması ona yaramıştı. çok iyi istatikler elde ediyordu. Bu maçta da yanılmıyorsam 6/6 ile hücum ederek önemli katkı sağladı. Ermal'in gitmesi ise ona hiç yaramamış. Gitmeden önce hem sırtı dönük oyunu vardı hem de dışardan şut atmaya başlamıştı. görebildiğim kadarıyla bu iki yeteneğini de kaybetmiş.


serinin geleceğini belirlyecek faktör Ukic'e efes'in yapacağı savunmanın etkinliği olabilir. Ukic'in etkinliği zayıfladığında hücumda takımı organize edecek örneğin bir Preldzic ortaya çıkmazsa Efes galibiyete yakınlaşır yoksa tersi olur. izleyelim görelim.



19 Mayıs 2010 Çarşamba

Efes-Fenerbahçe: Basketbol Finali mi? Gerilim Zamanı mı?


Son yıllarda alışıla geldiği üzere Efes ve Fener'i yine finalde izleyeceğiz. Bu sadece bir final mi yoksa yine alışılageldiği üzere gerilimin üst düzeye çıkacağı bir seri mi olacak? Final serisinde taraf çok. Efes Pilsen vs. Fenerbahçe; Yıldırım vs. Özilhan; Ataman vs. Demirel.


Şimdilik bu karşıtlıklarda beni ilgilendiren ilk kısım. Yani Fenerbahçe vs. Efes. Efes şampiyonluğunu devam ettirmek isteyecek. Buna karşılık Fenerbahçe ise hem geçen senenin rövanşı hem de bu sene Futboldaki kaybedilen şampiyonluğu bir nebze de olsa telafi etmek isteyecek.


Efes Pilsen Galatasaray mağlubiyeti sonrasında ciddi bir kabuk değişikliğine gitti. Efes geleneğinden bir anlamda uzaklaştı ama mevcut kadrosuna uygun (?) bir basketbol oynamaya başladı. Hücumda daha tempolu ve hızlı oynayarak 90-100 gibi sayılarla maç kazanmaya başladı. Fenerbahçe'ye karşı bu oyunla mı devam edecekler yoksa daha kontrollü, eski geleneklerine uygun bir basketbol mu oynayacaklar? Tempolu ve hızlı basketbol aslında Fenerbahçe'nin de arzusu. ileride bu konuda değerlendirmeler yapacağım. ancak şu önemli bir sorun. efes şu anda göze hoş gelen bir tempo ile oynuyor. Ancak bu tempo ile Fenerbahçe'ye karşı oynamak intihar olabilir mi? Geçen sene seriyi getiren sert basketbol bu kadro ile mümkün mü? Kerem'in yokluğunda bu kolay olmayacaktır. Ataman'ın sorunu; şu anda oynanan güzel ve hızlı basketbola devam mı yoksa geçen senenin savunmacı ve kontrollü basketbolu mu?


Karar vermek kolay değil? Benim tahminim ilk maçta bu senenin ikinci yarısının sonlarında oynanan basketbola devam edecek Efes Pİlsen. Alınan sonuç olumlu olursa o oyuna devam edecek ama başarısız olurlarsa eski kontrollü takımı izleyeceğiz. Zor karar.


Fenerbahçe ise neredeyse kapalı kutu. Bu tip finallerde ekstra motivasyon ve kazanma hırsı ile oynar Fenerbahçe. Son dönemde oynadığı basketbol tat vermiyor ama Efes'e karşı daha farklı bir Fenerbahçe izleyeceğimiz herhalde hepimizin malumudur. Kenar yönetimi de bence Tanjevic sonrasında takıma daha olumlu bir katkı sağlıyor. Bakalım neler olacak? En zor görev ise hakemlerin. Umarım seri boyunca sadece basketbol konuşabiliriz.
Foto: 2.bp.blogspot.com

18 Mayıs 2010 Salı

Evren Büker Trabzonspor'da...


Galatasaray için çok kötü ama basketbolumuz için iyi bir haber olduğunu düşünüyorum. Oyak'da yıldızı parlayan Evren çok yetenekli olmasada kapasitesini sonuna kadar kullanarak çok verimli olan bir oyuncu. Hatta yerli kısa oyuncular arasında Türkiye'deki en iyi kısa oyuncu olduğunu düşünüyorum.


Bu transfer haberi; Tranbzon ve Galatasaray'ın önümüzdeki sezon hedeflerini de gösterir nitelikte. Trabzon'un ilk transferinin Evren olması takımın hedeflerinin önemli olduğunu gösteriyor. Anadoludaki iddialı takımlar ile basketbolumuzun ilerleyeceğini düşünen birisi olarak bu bağlamda bu transferin basketbolumuz için olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum.


Ancak diğer yandan basketbolu ülkemize getiren klüp olan Galatasaray'ın kadrosundaki en önemli yerli oyuncuyu takımda tutamaması önemli bir sorun. Özellikle geçen seneki rezaletten sonra bu sene şampiyonluk hedefleneceği iddia edilen bir durumda kadrondaki en önemli yerli oyuncuyu tutamıyorsan tek başına bu bile hedefinin şampiyonluk olmadığını gösterir. İsmi olan ama cismi olmayan yabancı futbolculara saçılan paranın onda birini basketbola kullansalar çok daha farklı ibr galatasaray izlemek mümkün olacaktı.


Trabzon'un iyi bir kadro kurması temennimizin yanı sıra Galatasaray'ın da adına yakışır bir basketbol şubesi idaresine ihtiyacı olduğunu söyleyerek bu yazıyı sonlandıralım.

26 Nisan 2010 Pazartesi

Play-off Eşleşmeleri


Efes-Erdemir: 1-0

Fenerbahçe-Bornova:0-0

Banvit-Karşıyaka: 0-0

Beşiktaş-Telekom:1-0


Son yılların en keyifsiz play-off'larından birisini izleyeceğimizi düşünüyorum. bunun temel olarak 3 sebebi var. Birincisi bence lige ciddi anlamda renk katan Galatasaray'ın play-off'da olmaması. İkincisi Telekom ve Fenerbahçe'nin beklenene düzeyin çok altında oyun oynamaları. Üçüncüsü ise Beşiktaş'ın gelenekselleşen maddi sorunları ve takımın düzenin bu nedenle bozulmuş olması.


Beşiktaş-Telekom serisi ilginç bir seri olacak. Üst tura çıkanın olası rakibi Efes Pilsen olacak. Bu anlamda Efes için birincilik pek de iyi olmadı. lig sekizincisi Galatasaray olsaydı galiba lig birinciliği çok da anlamlı olmayabilirdi. Düşüşün fina yolunda galatasaray, beşiktaş ya da telekom'la oynayacak. zor bir yol.


Fenerbahçe-Bornova eşleşmesi berabere başlasa da Fenerbahçe'nin mutlak favori. İki-üç yıl önce Darüşşafaka play-off eşleşmesinde Fenerbahçe'ye karşı sürpriz bir galibiyet almıştı ve iyi oyun oynamıştı. Bornova'nın gücünün yetebileceğini sanmıyorum. Belki bir galibiyet çıkartırlar. Evlerinde alacakları bir galibiyet Bornova için bence yeterli olacak.


Banvit karşıyaka serisinin en izlenisi maçlara sahne olacağı ümidindeyim. Çekişme ve mücadelenin üst düzeyde yaşanacağını düşünüyorum. En "efendi" seyirci ile en "ateşli" seyircinin takımları karşı karşıya gelecek. Kazananın rakibi ise muhtemelen pek de iyi oynayamayan Fenerbahçe olacak. Yani kazananın tek hedefi yarı final olmayacak. Bir yandan finale kalmayı da düşünerek mücadele edecekler.


Basketbolun kazanması dileğiyle...



17 Nisan 2010 Cumartesi

Tempo Beşiktaş'ın Galibiyet Galatasaray'ın


Maç Beşiktaş'ın istediği tempoda gitti. Beşiktaş hızlı hücumu seven bir takım. rakibinin de kendisi gibi oynamasını istiyor. Hızlı hücumlarda boş adamı iyi bulup kolay dış atışlarla sonuca gidiyor. Maçın başında da istedikleri oyunu oynadılar. 20 sayılık bir fark yakaladılar.


15 dakika esen Beşiktaş fırtınası kısmen Galatasaray'lı oyuncuların en azından hücumda iyi günlerinde olması ve kısmen ise Beşiktaşın dar rotaysonundaki yorgunluk belirtileri ve Cevher'in çok kötü olması nedeniyle kısa ömürlü oldu. 15. dakikadan sonra gelen 15-o'lık seri ibreyi Galatasaray'a çevirdi.


Jasaitis, Rancik ve özellikle D-Wash'ın (hep sakat sakat oynasa) inanılmaz performanlarına 3. periodda Evren'in de verdiği katkı eklenince son period Galatasaray için rahat geçti.


Beşiktaş'lı oyuncuları ve özellikle de Engin'i ayakta alkışlama gerekiyor. Takımın onca eksiğine rağmen sahada inanılmaz bir mücadele sergilediler.


Akdağ'ın iyi işler yaptığını düşünüyorum. ama bu maçta özellikle Murat Kaya'ya bence fazla insiyatif verdi. Beşiktaş'lı oyuncuların ve özellikle Engin'in bire bir'de her pozisyonda Murat'ı adeta yürüyerek geçtiğine şahit olduk. Galatasaray savunması hala tam bir ritim yakalayamadı. Önceki maçlarda dönem dönem sahada olan Evren, Caner, Jasaitis, Rancik, Wilkinson (Fatih) beşi en iyi savunma rotasyonu gibi gözüküyor. Akdağ'ın bu rotasyondan vazgeçmeye başlamasının nedenlerini doğrusu merak etmeye başladım.


İki takımda üçüncü çeyrekte ve dördüncü çeyrekte yorgunluktan dolayı dönem dönem alan savunması uyguladılar. Bu savunmada pek başarılı olduklarını söylemek zor. Galatasaray pota altında rakibinin cirit atmasına izin verdi. Beşiktaş ise alan yaptığı anlarda 3-4 hücum ribauntu kaptırdı.


Galatasaray'ın play-off yürüyüşü devam ediyor. Bakalım neler olacak. Savunmanın olmadığı ama mücadele ve etkili hücumların olduğu keyifli maç için iki takımda teşekkürü hak ediyorlar.


foto: turkbasket.com

15 Nisan 2010 Perşembe

Yazık Bu Çocuğa 2


Aylar önce Hürriyet gazetesinde futbolcu Batuhan hakkında çıkan bir yazı vesilesi ile sendikalaşmanın sporda ve basketbolda önemine dair bir şeyler karalamıştım. Yine Bugün Hürriyet'te çıkan bir yazı üzerine "Ömer Aşık'a Büyük Tehdit" birşeyler daha yazmamız gerektiğini düşündüm.


Maalesef sesimiz adeta sessiz bir çığlık. Ne federasyona ne de oyunculara duyurabiliyoruz. Bir anlamda havanda su dövüyoruz. Elimizden gelen bu...


Haber doğru ise, (Fenerbahçe resmi sitesi yakında yalanlar) yapılanlar büyük haksızlık. Bunu menejerlerin oyunu ya da başka bir şekilde adlandırmak bence yanlış olur. Oyuncunun sakat olduğu uzunca bir dönemde parası ödenmeyince klübe ihtirname çekiyor ve patron tarafından cezalandırılıyor. İsimlerden bağımsız düşünmek gerektiğine inanıyorum. Basketbol gündeme sıklıkla oyunculara para ödenmeme meselesi ile oturur. Özellikle Beşiktaş ve Galatasaray sıklıkla oyucnulara para ödemeyerek bir şekilde şubeyi devam ettirmeye çalışırlar. bunun temel nedeni beşiktaş ve galatasaray'ın basketbol şubelerinin maddi imkansızlıkları yanı sıra küçük olan maddi imkanlarının da futbola aktarılmasından kaynaklandı.


Fenerbahçe'de böyle bir durum bildiğim kadarıyla yaşanmamıştı. En azından ülker birlikteliğinden sonra. Maddi olarak görece rahat olduklarından ödemelerini de yapan bir klüptü. hala da öyle ama Ömer Aşık haricindeki oyuncular için.


Doğrusu burada bir oyuncunun klübe ihtarname çekilmesinin klüp başkanı tarafından neden bu kadar önemsendiğini sormamız lazım. Cevap aslında çok da uzakta değil. Enes gibi büyük bir yeteneği yurt dışına kaptırmıştı fenerbahçe. Şimdi de Ömer'i kaptırma tehlikesi var. param ödenmedi diyerek Ömer sözleşmeyi feshedebilir. Korkulan şey bu zannımca. Daha doğrusu oyuncuyu yetiştiren klüp onu kedni kölesi gibi görüyor. E oyuncular da herhangi bir birlik olmayınca patronların, menejerlerin oyuncağı oluyorlar. Federasyon ise eylemci değil seyirci olduğundan kılını kıpırdatmaz. Memlekette nice Ömer'leri, gelişim çağında basketboldan uzakta kaldığı için kaybederiz ya da daha iyi oyuncu olmamalarına hayıflanır dururuz.

4 Nisan 2010 Pazar

Galatasaray-Mersin

Akdağ'lı Galatasaray bana büyük keyif veriyor. İyi hücum oyuncularından kurulu ekibe iyi de savunma yaptırmaya çalışıyor sevgili Akdağ. Bunda da büyük oranda başarılı olabiliyor. Daha önce de yazmıştım ama önemli olduğunu düşündüğüm için birkez daha vurgulamak istiyorum. Savunma rotasyonunda Akdağ'ın kafasında bazı şeyler var. Murat ya da D-Wash oyundayken Fatih'i de oyunda tutuyor ve onların savunma zaaflarını pota altında Fatih'in kapatmasını bekliyor. Fatih bu maçta Akdağ'ın düşündüğü katkıyı veremedi. Bunun üzerine 3. periodda alan savunması denedi. Ama alan savunmasında çok kötü bir görüntü sergilediler. Bunun üzerine adam adama savunmaya dönmek zorunda kaldı.
Bu maçta, son haftalarıın formda ismi Caner'in olmaması Galatasaray'ın hem savunmada hem de ribauntlarda sıkıntı yaşamasına sebep oldu. Murat, iyi bir oyun ortaya koysa da ne ribauntlarda ne de savunmada Caner'in katkısını veremiyor. evren, d-wash ve murat'tan oluşan kısa rotasyonu, ribaunt konusunda ciddi açık veriyorlar. Akdağ'ın bu noktada jasaitis'i değerlendirmesi daha akıllıca olabilir.
Bu maçta D-wash seyrettiğim maçları dahilinde avrupa'daki en akıllı oyununu oynadı. öyle ki boş atış şansları önüne geldiğinde dahi topu çevirmeyi ya da penetreyi tercih etti. İlk beşte süre almaması ve saçmaladığında kenarda oturacağını anlayan D-Wash, basketbol oynamayı öğreniyor mu acaba? Sevgili yorumcu Çetin yılmaz'ın bu konudaki sözlerine katılmamak elde değil ama bir şeyi de unutmamak lazım. bu tip Amerikalı oyunculara fazlaca da güvenmemek lazım. bu tip oyuncuların maç içinde saçmalama potansiyellerini öyle bir iki günde bırakabileceklerine inanmıyorum. Akdağ'ın D-wash'ı hücumda ne yapması ve ne yapmaması konusunda yola soktuğunu varsaysak bile işi tamamlanmış değil. savunmada da daha istekli ve etkili bir d-wash isteyecektir. Bakalım d-wash'ın gelişim çizgisi nereye doğru gidecek.
Mersin hakkında yazılacak çok şey var. iyi bir kadroları var. Mücadeleci oynuyorlar. birazcık şanslkarı olsa Fenerbahçeden sonra Galatasaray'ı da yenebilirlerdi. Özellikle Rancik'in süre biterken geriye çekilerek attığı ikilik girmese ve Asım'ın bomboş turnikesi girse maçın rengi farklı olabilirdi. Onları mücadelelerinden dolayı kutlamak lazım.

31 Mart 2010 Çarşamba

Madrid-Barca: Madrid'de Barca Güldü


Maç öncesinde kim kazanır diye düşündüğümde karar vermekte çok zorlandım. Doğrusu içimdeki ses (genellikle yanıltıcıdır) Barca'nın rahat yeneceğini söylüyordu ama mantığım (genellikle doğruyu gösterir) hafta sonu oynadıkları maçlara baktığımda Madrid'in evinde yenilmeyeceğini söylüyordu. İçimdeki ses doğru çıktı.


Biraz geçmişe gidelim. Yanılmıyorsam Madrid, İspanya liginde Barcelona ile oynadığı iki maçı da kaybetmişti. F8'de de ilk maçı kaybedince, Barcelona sezonda 3-0 öne geçmiş oldu. Ancak F8'deki kaybedilen maç aslında Barca'nın kadro kalitesi ile değil, Madrid'in iki maçı kaybetmiş olmanın getirdiği psikolojik ortamdan kaynaklanmıştı. Kazanabilecekleri maçı elleriyle adeta verdiler ama bu maçı kaybederken önemli bir şey kazandılar. O da Barcelona'yı yenebileceklerini gördüler. ikinci maçta bunu gerçekleştirdiler ve saha avantajını alarak seriyi evlerine taşıdılar.


Madrid ekibi ilk maçta Barca'yı yenebileceğini gördü ikinci maçta ise Barca'yı yendi. Evlerinde oynadıkları üçüncü maçta ise rakiplerinin üstün şut yüzdesine ve bir ara farkı 20'lerin üzerine çıkartmış olmalarına rağmen farkı kapatacak iradeyi gösterebildi Madrid'li oyuncular. En aızndan fark 20'nin üzerindeyken bile maçı kazanacaklarına inanıyorlardı.


Ligde Barcelonaya iki kere kaybeden Madrid ile EL'de Barcelona'ya kök söktüren Madrid arasındaki fark ne?


Sanırsam ikisi Madrid'e 1'i ise Barca'ya ait olan toplam üç farklılık olduğunu söyleyebiliriz. Madrid'de Tomic'in gelmesi ve Reyes'in sakatlık sonrası form tutması belirlyeici oldu. Barcelona da ise en azından 3 maçta Morris'ten yoksunluk olumsuz bir etken olmuştu.


madrid evinde oynamanın ve kazanma mecburiyetini stresi ile kaybetti. Barca ise kaybettikleri avantajı kazanabilmek adına daha sert oynadı.


Pascual'in Sada sevdasından vazgeçip Lakovic'i daha fazla değerlendirmesi de Barca'nın maçta etkinliğini arttıran faktör oldu.


Sonuçta basketbol dolu keyifli bir seri izliyoruz. Ben her zaman Barcelona'ya bir sempati beslerim ama Messinalı Madrid'in oynadığı basketbol ve mücadelesi de doğrusu gönlümün onlara kaymasına sebep oluyor. serinin uzaması en büyük dileğim.