Federasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Federasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2011 Çarşamba

Düşene Vurmanın Kolaycılığı: Suçlu Ataman Değil



Memlekette düşene vurmak gibi kötü bir alışkanlığımız var. Ama düşeni tesbit etmek konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Bazen birileri çıkıp kendilerini doğrudan hedef tahtasına koyabiliyor ve gerçek düşenin kim olduğuna bakılmaksızın hazırda bulunan hedefe doğrudan saldırılıyor.






Beşiktaş klübü basketbolu özellikle cola-turca sponsorluğu sonrasında kötü yönelitilmeye başlandı. Galatasaray zaten kötü yönetiliyordu ancak cafe crown sponsorluğu ile yönetimde bir anlayış değişimi olmadı. Ülker'in sponsorluğu ile düzgün yürütülen tek klüp Fenerbahçe oldu. Klüp takımları için özellikle 2000'lerden sonra amatör branşlar adeta katlanılması gereken yüklerdi. Galatasaray yönetiminin kadın takımını Avrupa kupalarına göndermemek yolunda irade koyduklarını hatırlıyorum. Yol ve kalacak yer masrafları düşünülüyordu. Tam bu süreçte sponsorluklar başladı. isim sponsorlukları. Amatör branşlara verilen bu sponsorluk gelirleri, futboldaki açığı kapatmak için kullanılmaya başlandı. Bu yapının başarı getirmeyeceği açıktı. bu bağlamda sponsorlar klüp yönetimlerine de adam sokmak gibi yöntemlere başvurdular. Ancak ortaya çıkan sıkıntılar önelenemedi. Fenerbahçe'nin bu sponsorluk sürecinde daha ayrıcalıklı olması, BJK ve GS taraftarları için ülker grup şirketlerinin sponsorluğuna hep bir mesafe duymalarına ve bu sponsorluğun efektif işlemesine mani oldu. En sonunda her iki klüp ülker grup şirketlerinin adından ayrılmak zorunda kaldılar.






Yeni sonsor bulmak ise kolay değildi. Beşiktaş sponsor bulamamanın sıkıntısını yaşarken oyuncularına da ciddi yaptırımlar uygulayarak geçmiş seneden gelen kontratlarını iptal ettirme yoluna gittiler. Oyuncuların birlik olamaması yani sendikalaşmamaları onlar üzerinde böyle uygulamaları mümkün kılmakta. Ahlaki olarak bu tutum sorgulanabilir ancak hukuki olarak sorgulanamaz. Beşiktaşın bu vefasızlığı sistemin ona tanıdığı ve verdiği bir güç. Buna karşı bir alternatif istemedikçe, bu sisteme karşı bir alternatif üretmedikçe, buralardan ahlak adalet diye bağırmanın bence bir anlamı yok.






Milli takım düzeyinde milli 2-3 oyuncuya sahip olabilirseniz alacağınız yabancılar ile şampiyonluğa oynayacak bir kadro kurabilirsiniz. Beşiktaş bütçesini sene başında belirleyemediğinden, milli takım düzeyinde yerli bir tek oyuncu ile bile anlaşamamış ve NBA yıldızları ile anlaşma yolunda bir adım atmıştı. Beklenti, NBA yıldız(lar)ının kendilerini amorti edecek sponsorluklara kapı acacağı ve bütçenin kendi kendisini döndürebileceğine ilişkindi. Kısacası klübün kasasından para çıkmadan şampiyonluk alabilecek bir yapı oluşturulmaya çalışıldı. Yerli oyuncu sıkıntısı ve özellikle anlaşmak üzere oldukları uzunlarla anlaşılamaması ile Beşiktaş eurocup'dan elendi.






Tüm bu süreç Ataman'ın sırtına yüklenmiş. Bıyıktay'la işler sanki süperdi de Ataman'la bozuldu gibi bir izlenim de yaratılmaya çalışılıyor. Ataman'ın kişiliği ve mizacı gerek federasyon gerekse basın (taraftarlar) için kabul edilemez bir nitelikte. Çok politik olmayan ve davranmayan, gördüğü haksızlıklara ses çıkaran yapısı ile seveni sevmeyeninden daha az olan bir basketbol adamı ve portresi çıkartıyor karşımıza. Ancak şu süreçte bence en son suçlanması gereken kişidir kendisi. Koca Beşiktaş camiasının yönetimsel hatalarına (futboldaki gaziantep maç örneğine bakınız) koçun yapabileceği pek bir şey yok. Petravicius'un sakatlığı olmasaydı ya da Eze ile anlaşılmış olsaydı daha farklı bir görüntü mutlaka olacaktı. Kimse kusura bakmasın ama teknik olarak sorun; takımın savunma yapamayan oyunculardan kurulu olması falan değil bence. Aksine hücum etkinliğinin sağlanamaması. Kısacası pota altından hücum varyasyonu sağlanamaması. Bu sıkıntı bir uzun transferi ile halledilecektir.






Ancak şu sponsor sıkıntısının ve bütçe sıkıntısının aşılması gerekli. En az 3 yıllık bir bütçe ortada olmadan 3 yıllık bir plan yapmak mümkün olmayacak bu nedenle de Beşiktaştan uzun vadeli bir plan beklemek sadece hayalcilik olur.






Doğrusu Federasyon ise bu kötü yönetimlere kendi kötü yönetimi ile destek oluyor. Yerli statüsünde oynayacak yabancı oyuncular konusunda takımların çektiği son sıkıntıyı Salsabasket'ten takip ettik. Chatman ve Kinsey yerli statüsünde oynayamayacakmış. Geçen sene yerli transferinin son günü olarak belirlenen yerli statüsü başvurusu bu sene 30 ağustos'a çekilmiş. Dolayısıyla bazı takımlar buna yetişemedi. takımların da idari anlamda bu klonuda mutlaka kabahatleri var ancak federasyonun da bazı konularda esnek davranması mümkün olabiliyor. Harun'un eşi konusunda esneyebilen bir federasyon, aynı esnekliği bu takımlara neden göstermiyor olabilir?






Son tahlilde gerek basketbol federasyonumuz, gerek milli takımımız gerekse klüplerimiz kötü yönetiliyor. Gerek yazılı gerekse görsel basın, federasyon ve milli takımın yönetimsel hatalarına ilişkin suskunluklarını konu Ataman olduğunda fazlasıyla ve bence haksız bir şekilde dillendiriyorlar.






Ataman'ı sevdiğim söylenemez ancak ben genel olarak yigidi öldürürüp hakkının yenilmemesinden yanayımdır. Türkiye basketbol tarihinin en başarılı antrenörüdür. Yurt dışında Avrupa'da yabancı takım çalıştırarak Avrupa kupası kazanan (siena-saporta kupası) tek antrenördür. Milli takımda erman kunter'in yardımcılığı dışında görev alamamıştır. Milli takımın başında iken bildiğim (hatırlayabildiğim bir başarısı yok.) Daha sonra iki final 4, bir Avrupa kupası, 2-3 şampiyonluk, 4-5 cumhurbaşkanlığı kupası gibi başarıları olan bir antrenörün milli takımı bu başarıları esnasında çalıştıramaması ilginçtir. Keza Avrupa'da Ataman'dan sonra en başarılı olan Kunter'in ve kariyerinde yurt içinde çok sayıda şampiyonluğu olan Mahmudi'nin de milli takım için düşünülmemesi şaşırtıcıdır.






Foto: basketbolig.com






12 Haziran 2010 Cumartesi

Türkiye'deki Yabancı Oyuncu Kuralının İflası: Devşirme Oyuncu


Milli takımda devşirme oyuncu dönemimiz hayırlı olsun diyelim. Doğrusu ben ne devşirme oyuncuya karşıyım ne de devşirilen oyuncuya. Emir'İn iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum. Emir için Slovenya federasyonuna para ödenecekmiş. O da önemli değil. Amerikalı'dan ziyade Avrupa'lı bir oyuncunun seçilmesi de mutluluk verici.


Emir'i ümitler şampiyonasında izlediğimde hayran kalmıştım. Hemen her pozisyonda potaya yönelmesi ve etkili şutları ile çok parlak bir geleceği olduğunu düşünmüştüm. Doğrusu beklediğim gelişmeyi göstermedi.


Milli takım analizinde 3 numaraya ihtiyaç olduğunun altını çizmiştik. Ersan'ın 3 numarada verimsiz olması ve Hedo'nun ne yapacağının belli olmaması düşünüldüğünde ve bu oyuncular haricinde 3 numara için alternatif olmadığını eklersek bu durumda takımda 3 numara için oyuncuya ihtiyaç olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak bir de diğer açıdan duruma bakalım. Aslına bakarsak oyun kurucu olarak da takımın zaafı var. Ayrıca ufuk-harun-ibo ve serkan'dan sonra etkili bir iki numara da yetiştiremedik. Örneğin oyun kurucu olarak mccalebb ve iki numaraya da langdon düşünülebilirdi.


Ben oyun kurucunun önemine çok fazla inanarım. Bu nedenle benim elimde olsa 1 numara için bir transfer yapardım. Ama dediğim gibi Emir'e karşı değilim. Umarım hem milli takım hem de Emir için iyi bir turnuva olur.


Emir'e ilişkin tek bir eleştirim olacak. Abartılı itirazlarını umarım milli takım forması ile yapmaz.


Devşirme oyuncu kararı sonucu olarak ligde uygulanan yabancı sınırlamasının da gözden geçirilmesi gerekiyor. Yabancı uyruklu oyuncuları milli takımda oynatacaksak o zaman ligde de milli takım düşünülerek yabancı sınırlaması yapmanın bir anlamı olmaz. Öyle değil mi?


Bu arada Emir'in yerli statüsüne geçirilmesinin iktisatta "dışsallık" olarak tabir edilen bir duruma yol açtığını da belirtelim. Fenerbahçe açısından pozitif diğer takımlar açısından ise "negatif" bir dışsallık yaratılmış oldu.

15 Nisan 2010 Perşembe

Yazık Bu Çocuğa 2


Aylar önce Hürriyet gazetesinde futbolcu Batuhan hakkında çıkan bir yazı vesilesi ile sendikalaşmanın sporda ve basketbolda önemine dair bir şeyler karalamıştım. Yine Bugün Hürriyet'te çıkan bir yazı üzerine "Ömer Aşık'a Büyük Tehdit" birşeyler daha yazmamız gerektiğini düşündüm.


Maalesef sesimiz adeta sessiz bir çığlık. Ne federasyona ne de oyunculara duyurabiliyoruz. Bir anlamda havanda su dövüyoruz. Elimizden gelen bu...


Haber doğru ise, (Fenerbahçe resmi sitesi yakında yalanlar) yapılanlar büyük haksızlık. Bunu menejerlerin oyunu ya da başka bir şekilde adlandırmak bence yanlış olur. Oyuncunun sakat olduğu uzunca bir dönemde parası ödenmeyince klübe ihtirname çekiyor ve patron tarafından cezalandırılıyor. İsimlerden bağımsız düşünmek gerektiğine inanıyorum. Basketbol gündeme sıklıkla oyunculara para ödenmeme meselesi ile oturur. Özellikle Beşiktaş ve Galatasaray sıklıkla oyucnulara para ödemeyerek bir şekilde şubeyi devam ettirmeye çalışırlar. bunun temel nedeni beşiktaş ve galatasaray'ın basketbol şubelerinin maddi imkansızlıkları yanı sıra küçük olan maddi imkanlarının da futbola aktarılmasından kaynaklandı.


Fenerbahçe'de böyle bir durum bildiğim kadarıyla yaşanmamıştı. En azından ülker birlikteliğinden sonra. Maddi olarak görece rahat olduklarından ödemelerini de yapan bir klüptü. hala da öyle ama Ömer Aşık haricindeki oyuncular için.


Doğrusu burada bir oyuncunun klübe ihtarname çekilmesinin klüp başkanı tarafından neden bu kadar önemsendiğini sormamız lazım. Cevap aslında çok da uzakta değil. Enes gibi büyük bir yeteneği yurt dışına kaptırmıştı fenerbahçe. Şimdi de Ömer'i kaptırma tehlikesi var. param ödenmedi diyerek Ömer sözleşmeyi feshedebilir. Korkulan şey bu zannımca. Daha doğrusu oyuncuyu yetiştiren klüp onu kedni kölesi gibi görüyor. E oyuncular da herhangi bir birlik olmayınca patronların, menejerlerin oyuncağı oluyorlar. Federasyon ise eylemci değil seyirci olduğundan kılını kıpırdatmaz. Memlekette nice Ömer'leri, gelişim çağında basketboldan uzakta kaldığı için kaybederiz ya da daha iyi oyuncu olmamalarına hayıflanır dururuz.

11 Mart 2010 Perşembe

Elveda Avrupa: (Galatasaray)


Seyretmediğim maç üzerine bir yazı yazmak gibi bir adetim olmasa da maçın istatistiklerine bakınca aklıma gelen bir kaç noktayı paylaşmak istedim. Galatasaray'ın attığı 98 sayının 88'i yabancı oyuncularından gelmiş. yerli oyuncular ise sadece 10 sayı atabilmiş. Türkiye liginin ve yabancı kuralının saçmalığını göstermesi açısından tek başına bu bile anlamlı bir görüntü ortaya koyuyor. Zaman olsa avrupa'da oynayan tüm takımlarımız için yabancı yerli katkılarını çıkarabilsek hatta ligimizdeki tüm takımların kaydettikleri sayılarda yabancı katkısını ortaya koysak, kuralın yerli oyuncuları geliştirmek bir yana adeta görev adamları haline getirdiğini görmek mümkün olabilir.
Sürekli belli oyuncuların sayı yükünü üstlendiği bir yapı da günümüz basketbolunda başarı yakalamak pek mümkün değil. Sistem içinde her oyuncudan her an katkı almak gerekiyor. Federasyonun da bu durumu göz önünde tutarak klüpler düzeyinde uluslararası bir başarı için yabancı kuralını yeniden yapılandırması gerekiyor. Bu çarpık tablo yerel başarılarla övünecek olanları mutlu edebiliyor ama basketbolumuza faydası var mı bu konu üzerinde ciddi olarak düşünmemizi gerektiren bir tablo ortaya koyuyor.

2 Şubat 2010 Salı

Tanjevic'de Sorun var ama Sorun Tanjevic Değil


Dün Akşam federasyon başkanının yaptığı açıklamalara ilişkin Kaan Kural'ın telefonla bağlantısından sadece bir iki dakikasını izleyebildim. Eleştirinin, ne anlama geldiğini çok güzel özetledi. Ben de bu konudan hareketle bir şeyler yazmak istedim.


Öncelikle İhsan Bayülgen'in yorumlarının bana çok komik geldiğini belirtmek isterim. Kendisi gibi yapıcı eleştiriler yapanlara federasyon başkanının birşey demediğini ama yıkıcı eleştiriler yapanları eleştirdiğini bu nedenle de isim vermesi gerektiğini söyledi. Anlayabildiğim kadarıyla federasyon başkanının eleştirdiği kişiler arasında kendisinin olup olmadığını tam olarak idrak edememiş ve olmaması gerektiğini savunarak onu isim vermeye davet ediyor. offf of...


ben doğrusu şu yıkıcı ve yapıcı eleştiri ayrımının çok da doğru olmadığını düşünüyorum. Yapıcı eleştiri ile kişi yıkılabileceği gibi üzerine yapı da inşa edebilir. Bu tamamen eleştirilenin zeka ve bilgi düzeyi ile ilişkili. Eleştiri yapan ne kadar yıkıcı olmak isterse istesin karşısındaki bu eleştiriden yapıcı yönler ve şeyler çıkartabilir. Burada mesele bence eleştirenlerde değil, bizzat eleştiri alanın niteliğine ilişkindir.


Bu bağlamda eleştiriden korkmamak gerekir. Yıkıcı eleştiri bile yapıcı sonuçlar yaratabilir. Hatta yıkıcı eleştiriler yıkıcı olmayı başardıklarında bile yapıcı olabilir. Schumpeter'in tabiriyle buna "yaratıcı yıkım" diyebiliriz. Örnek vermek gerekirse yapılan eleştiriler sonucu Tanjevic yıkılırsa ve yerine daha çok şey verebilecek bir koç getirilirse bundan daha "yaratıcı bir yıkım" düşünemiyorum. Bu bir boyutu. Diğer bir boyutu ki maalesef Tanjevic'in Türkiye geçmişi bize bu ikinci boyutun pek de geçerli olmadığını gösteren örneklerle dolu: yapılan eleştirilerden Tanjevic'in dersler çıkartması. Tanjevic'in eleştiriye kapalı olduğu hem Fenerbahçe'yi çalıştırırken ne de Milli takımın başında iken gördük. Doğrusu federasyon başkanı da eleştiriye kapalı. Herkes kendisini "tanrı" görürse ve yaptıklarının "hakikat" olduğunu düşünürse eleştiriyi kabullenemez. federasyon başkanımızın haliyeti ruhuyesi aynen böyle. Ama unutulmaması gereken bir şey var; klişe olacak ama milli takım sadece federasyonun değil, hepimizin takımı. bu takım hakkında ilkokula giden talebelerden, profesyonel sporculara kadar herkesin söz söyleme eleştiri yapmak hakkı var ve hiç kimsenin eleştiri hakkı bir diğerininden daha fazla değil. Beğenseniz de beğenmeseniz de...


Evreni öğrendim.

Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.

Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek

Gerektiğini Öğrendim

MEVLANA





Foto: Medyaspor.com'dan alınıtıdır.

8 Ocak 2010 Cuma

+5=14: Mantıksızlık


Bir yönetimin acizliğini görmek için yaptıklarına, kararlarına bakmak yeterlidir. İşte bu son (+5) puan kararı ile hukuksuzluk ve keyfiyetin zirvelerinde yaşıyoruz. Umarım bu, Demirel'in yolcu olmasını sağlayacak bir muhalefet yaratabilir.


Uzun uzadıya yazmaya gerek yok. Ancak bu olaya ilişkin yazılarımızda Galatasaray klübünün ve profesyonel idarecilerinin böylesi bir olayı yapmalarının nedenlerinden birinin, doğrudan federasyonun geçmişte uyguladığı ve uygulayamadığı kişiliksiz yaptırımlar olduğunun altını çizmiştik.


Federasyon doğrusu yine bizi/bizleri yanıltmadı ve sildiği puanları geri verdi. Keşke Galatasaray'ın o seride kazandığı maçları da tekrardan Galatasaray lehine çevirseydi. daha güel olurdu. bu olay hiç yaşanmamış kabul edilir ve hatta oyuncuların cezaları da kaldırılabilirdi. Zaten bir af olacaksa önce oyuncular affedilmeliydi. Cemal gencecik çocuk. Gİyivermiş Tufan'ın fromasını. Tufan ise formasının bekcisi mi olacak?Doğrusu oyucnuları affetmek-aklamak bence klübü affetmek-aklamaktan daha mantıklı olurdu. İşte zaten bu ve benzeri yazıları da gereksiz kılan unsur tam da burada açığa çıkıyor. federasyon ve onun kurum ve kurullarından "mantık"lı davranış beklemek. yok öyle bir şey. Keyfi, güç ve çıkar ilişkileri. Polat cinlik yaptı. Federasyonun nefret ettiği Nur gencer önce takımın başına geçirilip sonra muhtemelen bu cezanın indirilmesi karşılığında geri takımın başından alındı.


Böylesi bir federasyonla Türkiye basketbolunun bir adım ileri gitmeyeceği açık. Zaten yokuş aşağı gitmiyor mu milli takım? Zaten yokuş aşağı gitmiyor mu Euroleaugude Efes ve Fenerbahçe?...

25 Haziran 2009 Perşembe

TANJEVİC ÜZERİNDEN FEDERASYONA BAKMAK






Mehmet Demirkol gazetede bir paragraf da basketbola ayırmış. Milli takım aday kadrosunda Memo’nun neden olmadığını soruyor. Daha doğrusu, onun sorusu, daha da güzel. “Memo bir milyon dolara fener’de oynarım” dese Tanjevic onu fener’e almaz mı? Alabilir de almayabilir de. Orasını tabi ki Tanjevic bilir. Ama benim bildiğim bir şey var. Tanjevic, Memo’yu istemese bile Aziz başkan Memo'yu fener'de görmek isteyecektir. Ve şunu da biliyorum. Aziz başkanın istekleri kabul görecektir. Fenerde de BAŞKAN var federasyonda da başkan var. Farkları yukarıdaki cümlede belli oluyor BAŞKAN vs. başkan

Tanjevic milli takımla ne yaptı? Galiba Bilgin demişti; “Tanjevicin eline voleybol oynasalar Avrupa’da kupa alacak bir jenerasyon teslim edildi” diye. Peki Tanjevic’li milli takım ne yaptı? Koca bir hiç. Bileğimizin hakkıyla katıladığımız turnuvaya, davetiyeyle, yani lobiyle çağrıldık. Niye? Kadrosunda iki tane nba yıldızı var diye. Sportif olarak elde edilemeyen bir mevki, masa başında, lobi ile elde edildi. Bunun ne kadar lobiden kaynaklı olduğunu da ayrıca tartışmak lazım. Belki başka bir yazıda. Ama şimdi ana konumuz olan Tanjevic ve Demirel’den sapmayalım.

Tanjevicin kadro seçimlerine artık alıştık ama insanların gözünün içine baka baka tutarsız açıklamalar yapmasını doğrusu hala yadırgıyorum. Şöyle bir geçmişten ama yakın geçmişten örnekler verelim. Kerem Tunceri'yi yaşlı olduğu gerekçesi ile en formda zamanında kadroya almamıştı Tanjevic. Hem de ondan daha yaşlı ve daha az formda oyuncular kadrodayken. Ertesi sene Tunceri bir yaş daha yaşlandı ve bir sene önceki formundan da uzaktı ama bu sefer kadrodaydı. Hem daha yaşlı hem de daha az formdayken kadroya alınmıştı. İlginç gelmişti bize. Ne değişmişti acaba? Mesele, sadece Tunceri meselesi değil tabi. O kadar çok örnek verebiliriz ki. Kerem'den başlamışken diğer Kerem'den devam edelim. Yüreğiyle oynar Kerem. Her şeyini verir. Ve herkes takdir eder onu. Keremlerden gönlümüzde olanından, Gönlüm olanından söz ediyorum tabiî ki. Ancak Tanjevic onu şutör olarak adeta kısa forvet gibi oynatmaya çalışıyor. Öyle oynayacak bir oyuncun var zaten senin. Mirsat. Kerem'in şutu yerine Mirsat’ın şutu daha fazla güven vermez mi? Bu da çok önemli değil belki. Hadi Hüseyin ve Kaya’yı da seçmedi. Bunu da kabullenelim. Ama Hakan Demirel ve Cenk olayını anlamam mümkün değil. Kendi çalıştırdığı klüp takımında oynatmadığı adamı yıllarca milli takıma aldı. Sonra adamı kiralık gönderdi. Çocukcağız iyi bir sezon geçirdi, yani benchte değil sahada yer aldı ama milli takım kadrosuna alınmadı. Yerine bir sezondur kaç dakika oynadığı belli olmayan bir oyuncu seçildi. Cenk’i iki gün önce, “bizim oyuncular parayı oynamaya tercih ediyorlar” diye eleştirdi. Büyük takımın benchinde oturana kadar küçük takımlarda oynasalar kendilerini geliştirseler demeye çalıştı. E hakan Demirel bunu yapmadı mı? Büyük takımın benchi yerine küçük takımın ilk beş oyuncusu olmadı mı? Olduysa ve başarılıysa neden kadroda değil. Yedekken ve oynamıyorken kadrodaydı da, şimdi neden kadro dışı. Bir de Cemal vakası var. Cemal takımında kaç dakika oynuyor? Cemal takımında ne doğru dürüst süre alıyor, aldığı sürelerde ise faydalı bir hareketi yok ama kadroda. Evren ve Sinan seçimleri bence doğru. Umarım kadroda kalmayı başarırlar.

Daha yazılabilecek bir sürü saçma seçimi var. Tutkuyu çağırıp da kadroya almamak, Serkan vakası vs... Kariyeri, ismi falan önemli değil benim için. Bu kadar saçmalığa hiç müdahale etmeden izleyen Demirel’e söylenebilecek o kadar çok şey var ki. Basketbola hiçbir şey vermeden bunca senedir federasyon başkanı olmasını da şaşkınlıkla izliyorum. Son söz; Türkiye’nin en iyi jenerasyonunu bir masal uğruna, 2010 masalı uğruna feda ettik. Masalımızın sonu mutlu olsun yoktur başka dileğim…
söylesem tesiri yok. sussam gönül razı değil.