29 Aralık 2009 Salı

İSTEMEZÜK

Fenerbahçe maçından sonra kötü yönetimi nedeniyle Mehmet Keseratarı istemiyormuş Beşiktaşlı yöneticiler. Bu yazıda ne takım isimleri ne de hakem isim(ler)i önemli. Önce açıklamalarda hak verdiğim tek bir şeyi belirteyim. Bence de Rasim'e teknik faul çalınabilirdi. Ancak özellikle basketbol maçlarında hakemlerin çaldıkları ya da çalmadıkları düdükleri tartışmanın ben ayrarı olmadığına inanırım. zor zanaatir hakemlik. Basketbol sürekli hızlanıyor, pozisyonaları hakemin iyi süzmesi tek başına yetmiyor aynı zamanda çabuk da karar verebilmesi gerekiyor. oyuncuların, taraftarların ve koçların itirazlarını da düşününce bu işin kolay olmadığını söylemek mümkün. ama hakemi eleştirmek dünyanın ne kolay işi. maçı videodan seyredip hakemin onlarca hatasını yakalamak mümkün. yenilginin acısıyla hekem böyle olmasaydı ya da lisansı yetiştirilemeyen oyuncumuz olsaydı biz rakibi dağıtırdık gibisinden açıklamalar yap. BJK'li yöneticinin bu sözleri kendi içinde de çelişiyor. Oyuncunun lisansı yetişseydi ve bu hakem yönetimi olsa rakibi parçalayabiliceksen neden kadroyu zamanında oluşturamadın diye sorarlar adama? Daha sorulacak çok şey var ama bu sıralar da uzun yazasım yok.
Kimse kusura bakmasın maçı BJK hakem nedneiyle kaybetmedi. 40'lık Mrsic'i tutamayınca kaybetmek kaçınılmaz oldu. Fenerbahçenin de eksikleri var. Bahane gerekiyorsa Fenerbahçenin de benzer hatta daha ciddi bahaneleri var.
Varsayımlara geçeyim. varsayalım bu maçı hakem sayesinde Fenerbahçe kazandı. Açıklamalarda yüzde yüz haklı olunsun. Keseratar bundan sonra BJK maçlarına verilmeyecek mi? Hakem atamalarından sorumlu olan zat-ı muhtemeremin 3 aydır Amerikada olması atamaları imkansız mı kılıyor. Günümüz iletişim araçlarındaki gelişmeler; bu atamalar için insanların yan yana olmasını gerektirmeyecek kadar büyük. boş laf bunlar. yenilgiye kılıf aramak, dışsal sebepleri ön plana çıkararak taraftar nezninde kendi suçunu ört bas etmek.
Hakem hataları olacak. bazen bilinçli olarak da hata(lar) yapılacak. işte o zaman; kendi lehine hata yapılan yönetici-idareci: "biz lehimize yapılan bu hatayı kabul etmiyoruz, maçı tekrardan oynamak istiyoruz" sözlerini dillendiribildiği zaman, daha doğrusu bunu diyebilecek bir toplumsal bilinç ve kültüre sahip olduğumuz zaman gerçekten absketbol konuşabileceğiz...

Murat Hoca Görevden Alındı


A takım koçu olarak en uzun süre görev yaptığı Galatasaray'dan sonra Telekomun başına geçen Özyer, bir galatasaray yenilgisi sonrası Telekomdaki görevinden alındı.


Söylenebilecek fazla bir şey yok. Telekomun tarihine şöyle bir baktığımızda, son yıllarda bu kadar kötü oynayan bir takım izlememiştik. Bu bağlamda doğrusu Özyer ile yolların ayrılmasına şaşırmadık. Ancak bu noktada üzerinde durulması gereken bir konu var. Telekom yıllardır Sunter yönetiminde arzu edilen başarıyı yakalamadı ama Sunter'le hep devam ettiler öyle ki en sonunda Sunter terfi aldı ve telekom yeni bir koçla anlaşabildi. Sunter elle tutulur pek bir başarısı olmaması rağmen adeta vazgeçilmezken Özyer'den neden bu kadar kolay vazgeçildi? Sunter de olup da Özyer'de olmayan ne var?


Neyse bu gibi sorulara cevap bulamayacağımızı biliyoruz. Sonuçta bu ayrılığın hem Özyer hem de Telekoma hayırlı olmasını diliyoruz.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Galatasaray Küme Düşmeyecek


Galatasaray – Türk Telekom maçından zevk aldığımı söylemeliyim. Galatasaray’ın hücumdaki akıcılığı, hareketliliği, çeşitlililiği ve dengeliliği ortaya GS açısından güzelbir basketbol çıkardı. Yabancılarla beraber Türk oyuncularınında hücum opsiyonlarında yer alması GS için önümüzdeki dönem için son derece olumlu bir gelişme. Hele ki yönetim ve seyircinin takıma sahip çıkmasının oyuncular üzerindeki etkisi sahada çok net görülüyordu dünkü maçta. Bir oyuncu için ayrı bir paragraf açmak istiyorum: Rancik. Benim görüşüme göre şu anda TBL’nin (belki en kaliteli değil ama) en istikrarlı ve en yararlı yabancısı. Şut stili ve driplingi teknik açıdan zayıf görünebilir ama mücadele gücü, istikrarı, takım ruhuna verdiği inanılmaz katkı ve en önemlisi diğer arkadaşlarını ateşlemesi bu oyuncunun eksik yönlerini fazlasıyla kapatıyor. Şu TBL istitistiklerine dikkat çekmek isterim: 16,6 sayı, 5,7 ribaund, 2.7 assist. Eurocup ortalaması 22 sayı, 5 ribaund, 2 assist, Beğenmediğimiz şut stili ile yüzde 37,5 ile üçlük, yüzde 87,5 ile faul (Rakocevic’den yüksek) atmış. Telekom maçında gerek hücumda gerekse savunmadaki performansı ile Fatih ile beraber maçın en iyi iki adamıydı.

Küme düşme konusunda ben Ahmet Arif kadar karamsar değilim. Hatta iyimserim bile. GS’in şu anda 7 puanı var ve önünde 18 maç var. Eğer bu maçlardan 14 galibiyet alabilirse (ki alabileceğini düşünüyorum) puanı 39 olur. 39 puan normal şartlarda 9 galibiyet 21 mağlubiyet anlamına gelir. Kepez ve Mersin’in şu anda 3 galibiyeti var. Ben bu takımlardan herhangi birinin 10 galibiyete ulaşamayacağını düşünüyorum. Bir de artık bu Cemal vakasını artık konuşmayalım yazılacağı kadar yazıldı konuşulacağı kadar konuşuldu. Çgeçmiş geçmişte kaldı, artık GS’liler önüne bakmalı. Alınacak 14 galibiyetin hesabı yapılmalı. Ayrıca büyük bir aksilik olmaz ise gruptan çıkacakları bir Eurocup hedefi var. Tüm GS’liler buralara kilitlenmeli.

Telekom hakkında bir şey yazmak istemiyorum. Ahmet arkadaşımızın yazdıklarının altına aynen imzamı atıyorum.

Tutan Değil Atan Kazandı


Fenerbahçe Beşiktaş maçı beklediğim gibi geçti. Maçtan önce çok yüksek tempoda ve 90’lı sayılarda bitecek ve maç sonunu iyi oynayan takımın kazanacığını bekliyordum. Nitekim öyle oldu. Beşiktaş tempoyu yükselttiği anda maça ortak oldu. Ancak maç sonunu kötü oynamaları, iki yabancı oyuncu eksikliği (Newley ve Likholitov) ve FB Ülker’in sezonun en akıllı hücum performansını sergilemesi maçın kaybedilmesine sebep oldu. Artık belli oldu: Beşiktaş oyunu çok yüksek tempoya taşıyarak tutarak değil atarak maç kazanacak veya kaybedecek. Likholitov ile pota altı savunma zaafiyetini biraz olsun giderebilirlerse ve hiç faydalanamadıkları Fletcher yerine savunma yönü güçlü bir 4-5 numara alabilirlerse bu sistemin TBL’de işleyeceğini düşünüyorum. Çünkü Beşiktaşı’ın elinde bence TBL’nin en iyi kısa rotasyonu var: Chatman-Newley-Muratcan-Engin-Haluk-Cevher. Böyle bir kısa rotasyonuna sahip takımın tempoyu yukarı çekip biraz pota altı savunmasını oturtabilirse Efes Pilsen’le beraber en büyük final adayım Beşikaş olur.
Fenerbahçe’ye gelince hücumda çok akıllı oynadılar. Beşiktaş’ın yumuşak karnı olan pota altını iyi kullandılar. Topu her eline alan ya potaya penetre etti ya da uzun oyunculara pas geçirdi. Çok rahat sayı buldular. Yöneticilerin ve seyircilerin maça gelmesi takıma en azından biraz hırs getirmiş gibi. Tabi futbola şu sıralar ara verilmiş olması yönetimin ve taraftarın ilgi göstermesinin en büyük sebebi olsa da basketbol seyirci ile güzel. Bu maçta Oğuz’un sadece 15 dk yer alması açıkçası beni kahrediyor. Hele Rasim’in Oğuz’dan daha fazla süre alması kahır derecemi daha da fazla artırıyor. Yapacak birşey yok. Tanyevic olduğu sürece bu gerçeğe kendimizi alıştırmamız lazım.

Galatasaray Acı Veriyor, Telekom Hayal Kırıklığı


Sene başında Ercüment Sunter yerine Özyer tercihini “aynı hikaye ama farklı kahramanlar” başlığı ile paylaşmıştım sizlerle. Tekrar okumak isterseniz, buradadan okuyabilirsiniz.

Telekom aynı; para harcıyor ama karşılığında bir şey alacağı yok. Maalesef Özyer’de aynı. Para harcandı ama karşılığında getireceği bir başarı yok. Doğrusu bu yazının konusu da TT değil. Asıl konu Galatasaray.

Sene başında Galatasaray’ın bütçesine oranla iyi bir kadro kurduğunu, belki farklı bir oyun kurucu alınabileceği ve iyi bir uzunla takviye edildiğinde çok tehlikeli bir takım olacağını yazmıştık. Son senelerin en iyi kadrosu olduğunun altını çizmiştik ama tam bir takım olma adına 5. Yabancının alınmamasının bizi sükut-u hayale uğratacağını iddia etmiştim. Sene başındaki yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Gerçekten son yılların en güçlü GS kadrosu ama yaşanan rezalet nedeniyle bu kadro kuvvetle muhtemel küme düşecek.

Cemal skandalı gerçekten Galatasaray’ı izlerken bana acı veriyor. Bu kadro ve taraftar böyle bir skandalı hak etmedi. Play-off oynaması gereken bu oyuncuların kümede kalma savaşlarında, yollarının açık olmasını diliyorum.

Telekom ise hayal kırıklığı yaratmaya devam ediyor. Telekom yıllardır ayırdığı bütçeyi iyi bir koç almaya ayırmış olsaydı son 5 yılda en azından 2-3 kupayı rahatlıkla müzelerine götürebilirlerdi. Murat Hoca iyi bir insan ama iyi takım kuramıyor. Umarım bu sene beni yanıltır ve Ankara’da final serisini hep birlikte izleyebiliriz. TT’nin de yolu açık olsun.

Maça ilişkin bir şey yazmak istemiyorum. Mallet-Owens-Bekir-Sonkol-Lang beşini TT daha erken keşfedebilirdi. O zaman belki işler farklı olurdu. D-Wash maçı vermek için adeta çırpındı. Ekstra işler yapmaya kalkmasa aslında fena oyuncu değil ama abartıya kaçınca takıma yarardan ziyade zararı var. Koç çok doğru bir hamle ile onu son period oynatmayarak Galatasaray’ın kazanmasını sağladı.
Yazan: Dr. Ahmet Arif Eren

23 Aralık 2009 Çarşamba

TT-FB: Ligin Kalitesizliği


Telekom’da Milicevic sonrası dönemin en önemli özelliği büyük maçlarda ekstra sokamayınca maç kazanamaması. Dün de bunu izledik aslında. bırakın ekstra sokmayı, normal yüzdesini bile tutturamadı tt'li oyuncular. Doğrusu Fener’in kolu kanadı kırıktı ama Telekom takım olmaktan o akdar uzak ki bu nedenle Fener doğrusu rahat bile tabir edilebilecek bir şekilde galip geldiler. TT savunma yapmaktan da uzak. Pota altındaki temel oyuncuları hüseyin ve dudley ancak ikisinin savunmaya katkısı neredeyse hiç yok. Mallet ve owens da öyle. Açıkları kapatabilecek bir Lamayn Wilson kalıyor. Onun da topu yere vurabilen oyunculara karşı savunma zaafı var. Oyun kurucusu olmayan Fenerbahçe’yi 50’li sayılarda tutmak bile mümkün olabilirdi ama Telekom bu bu gerçekleşştiremedi. Buraya kadar yazdıklarıma aldanmayın lütfen. TT maçı savunma zaafları nedeniyle kaybetmedi.

Sorun genel olarak Murat Özyer takımlarının hücum planları olmaması. Hücumdaki zenginlik tamamen oyuncuların bireysel performansına dayalı. Takım oyunu içinde yücelen ve milli takıma yükselen Bekir Yarangüme bile Murat Özyer sisteminde tek başına takımı kurtaracak aslan kesilebiliyor. Post up oyunu oynamaksızın (yani içeri verip sonra dışarı çıkartmazsanız) başarılı olmak (uzun vadeli başarı) bence mümkün değil. Murat Özyer takımlarının en büyük handikapı da maalesef bu oluyor. Herkesin şut kullanabilmesi ya da uzunların dışarıdan penetre edebilmesi güzel ama kısa oyuncuların rahat atışı için mutlaka post up oyunu oynamak gerekiyor. Bunu yapamzasanız, rakibinizden daha fazla asist de yapsanız, daha fazla top çalsanız, rakibinize daha fazla top kaybettirseniz de maçı kazanamayabilirsiniz. Aynı dün akşam olduğu gibi.

Fenerbahçe’nin o kadar çok eksiği var ki. Kötü oynadılar ama bu kadar eksiğe rağmen çok değerli bir galibiyet aldılar. Doğrusu bu bile ligimizin kalitesizliğini gösteriyor. Efes ve fener’den sonra kuvvetli denebilecek Telekom oyun kurucusu olmayan pota altında iki önemli oyuncusu eksik olan, savunmanın bel kemiği ömer onan’ın ise hastalıktan ve sakatlıktan yeni çıktığı için ruh gibi olduğu bir maçta galibiyet alamıyorsa, bu; takımlar arasındaki uçurumu gösterir. Kalitesizliğin göstergesi olarak kabul edilebilir.

Oğuz’un oynatılması lazım. Oğuz’un Türkiye basketbolu için süre alması lazım. Avrupa’da bu fiziğe sahip, bu kadar yumuşak bilekli ve bu kadar iyi saha görüşü olan başka bir oyuncu ben bilmiyorum. Fiziğine oranla ağır bir oyuncu da değil. Eksikleri tamamen maç yapmamaktan kaynaklı. Tecrübesizlik ama yaşına oranlı bir tecrübesizlik. Tek eksiği tecrübe ama yıllar geçiyor ve oğuz hala tecrübesiz. İnanın bu adam gençliğinde Partizanda oynama fırsatı bulsa şu an ya NBA’de ya da Avrupa’nın dev takımlarından birinin ilk beşindeydi. Post up yaparak bir topu aldı. Oldukça da uzakta sahanın ters köşesinde aldı. Daha sonra potaya gidecekmiş gibi yaparak ters ve dip tarafa sert bir pas çıkarttı. Serhat’a bomboş bir üçlük fırsatı verdi. Bana Prkacin’in paslarını hatırlattı. bu yeteneği göz göre göre yok edeceğiz. Sıradanlaşacak. İnce belli ve uzun kollu olmadığı için resmen Tanjevic Oğuz’a ve dolayısıyla Fenerbahçe’ye ve Türk basketboluna zarar veriyor. Hep birlikte seyrediyoruz. Doğrusu Fener seyircisi de artık takımını seyretmez oldu. İçimdeki basketbol izleme aşkını öldüren bu federasyona, yöneticilere ve koçlara kucak dolusu sevgiler…

17 Aralık 2009 Perşembe

Efes Evinde de Mağlup


Mağlubiyetin nedeni, takım olarak mücadele etmeyi öğrenememiş olmamız. En kritik anlarda o kadar kolay sayılar yedikten sonra, maçı çevirebilmek için rakibin ekstra hata yapması ve bizim de ekstra oynamamız gerekiyordu. Son dakikalarda rakip ekstra hatayı yaptı ama kaybettikleri topu; Thornton önce yakalayıp, sonra kaçırınca ekstra hataya; hata ile karşılık verip maçı kaybettik. Doğrusu geçen hafta'nın iyi bir ders olacağını ve dönem dönem ikili sıkıştırma yapılan geçen seneki oyunun ve kadronun ağırlıklı olarak yer alacağını ve savunma olarak daha sert bir Efes'i izleyeceğimizi umuyordum ama yine o yumuşak, slovenler gibi oynayan, bireysel yeteneklerle bir yere gelmeye çalışan garip takımı izledik.


İki uzunlu oynadığımız döneme ait skoru görebilsek muhtemelen 10 sayı belki de daha fazla bir fark ile önde olduğumuzu görürüz. 4 kısa ile ise 12 sayı geride olduğumuzu görebiliriz. haftalardır yazdığım iki konuyu öncelikle tekrardan dile getirip sonra ise bazı oyuncuların bireysel performanlarını değerlendireceğim. Yukarıda tahmini olarak verdiğim istatistik efes'in iki uzunla oynaması gerektiğini gösteriyor. Bunu 40 dakika yapabilecek bir 4 numara derinliği yok ama Kaya 25-30 dakika oynayabilir ve maçta 4 uzunla oynadığı dönemi efes süre olarak arttırabilir. İkinci konu ise oyun kurucular. Sene başından beri bu oyun kurucuların bizi F4'e taşıyamayacaklarını dillendiriyordum. bugün şunu gördük. ben sene başında çok iyimsermişim. bu oyun kurucular korkarım bizi top 16'ya bile taşıyamayacak. iyi oynadıkları maçlar da oldu ama korkarım böylesi bir kadronun direksiyonunu bu oyun kuruculara teslim etmek büyük hata oldu. Bu nedenle başta oyun kurucu olarak oynatılmasının yanlış olduğunu düşündüğüm rako'nun bu görevi de üstlenmesinin yararlı olacağını düşünüyorum. Kerem'in asist\top kaybı oranı 0.25. bu bile çok şey anlatıyor bize...


Takımın toplam top kaybı 19. Bu kadar basit kayıplara, savunmada da direnç göstermemek eklenince mağlubiyet kaçınılmaz oldu. Oyuncuların bireysel yeteneklerine sanırsam kimse bir şey diyemez ama oyun kurucu yetersizliği ve gerçek bir 4 numara olmaması takımın potansiyelini yansıtamamasına sebep oluyor.


Kaya'nın mental bir sorunu var. Kaya'yı oynatan koçlar haricinde herkes bunun farkındadır. Kaya ilk beş başladığı maçlarda farklı, sonradan girdiğinde farklı oynar. İlk beş başlamama takıntısı diyelim biz buna. aslında günümüzde kimin ilk beş başladığı çok önemli değil. basketbol stratejisine dayalı olarak bir maç 40 dakika başka bir maç 5 dakika oynayabilirsin ama maalesef Kaya'da böyle bir takıntı var. işin kötü tarafı onu oynatan koçlar (milli takımda tanjevic, efes'de ise şu an ataman) bunu bir türlü fark edemediler ya da önemsemiyorlar ama şu maçta Kaya mental olarak hazır olsa bu maç kaybedilmeyebilirdi.

Ataman aslında çok dikkatliydi. Bir sayı için bile çırpındı. ama nafile. sorunlar çok büyük. Top 16'ya bu takım kalsa bile bir oyun kurucu ve bir de 4 numara takviyesi yapılması şart. Kimi gönderirler bilemiyorum ama iki yabancı ile yolları ayırmak gerekiyor. morris gibi bir 4 numara ve hem savunma yapan hem de oyunu kontrol edebilen bir oyun kurucu şart. schumpert gider ve bir 4 numara alınırsa, smith yerine de bir oyun kurucu alınırsa nachbar gerçek yeri 3'e çekilirse, ergin ataman'da güzel bir rotasyon oturtabilirse, neden olmasın?


Bu söylenenler yapılır mı? Sanmıyorum.
olsa ile bulsa evlense keşke diye çocukları olurmuş. KEŞKE...

15 Aralık 2009 Salı

Grubumuz Bellli Oldu


Yunanistan, Türkiye, Porto Riko, Rusya, Çin, Fildişi Sahilleri

Doğrusunu isterseniz bence iyi bir grup oldu. daha iyisi olabilir ama daha kötüsü de olabilirdi. Binrinci torbada Yunanistan dışında ABD, İspanya ve Arjantin var. Bu takımlardan hangisi Yunanistan'dab daha zayıf?

3. torbadan kanada ya da avustralya gelse tadından yenmeyecek bir grup olacaktı. ama doğrusu Brezilya'nın gelmemesi de bence iyi oldu.

4. torbadan Rusya geldi. Çok da iyi oldu. Hırvatistan ve Litvanya'dan daha zayıflar Almanya ile eşdeğer diyebiliriz. Doğrusu son yıllarda Rusya sürprizler yapan bir takım hüvviyetinde. beklentilerin daha üzerinde bir oyun sergiliyorlar ancak kadrosu görece zayıf. Bu nedenle benim bu torbadan istediğim iki takımdan birisi geldi. 5 ve 6. torbalardaki takımlar konusunda pek bir bilgim yok. Ama dünya basketbolunda sürpriz yapabilecek yakımlar değil. o yüzden hangi takımın geleceği konusunu pek düşünmedim. Yeni Zelanda son durumlarını bilmiyorum ama mücadeleci bir kimlikle sahada yer alıyorlar. doğrusu bizim grupta olmalarını isterdim. maç öncesi yapacakları haka dansını seyretmek keyifli olurdu.

son tahlilde birinci ve üçüncü gruptan istediğim takımlar geldi. 4 . gruptan istemediğim ikinci takım geldi. 5 ve 6'dan kimin geldiği ise önemsiz; bu anlamda bence iyi, şanslı bir kura oldu.

gelelim maskot efendiye. Van kedisine karşı değilim ama daha güzel bir van kedisi yapabilirlerdi. Daha tombul (azman misali) olabilirdi. kafası hilal şeklinde yapılmış, bayrağa gönderme var ama bence gereksiz bir ayrıntı. Nazar boncuğunu kişisel olarak pek sevmem ama halkın da şampiyonayı sahiplenmesi adına hoş olmuş. Daha farklı bir maskot seçebilirdik. neyse ki tiftik keçisini seçmemiş. Memlekette tarımı ve hayvancılığı öldürdük ama hala hayvanlardan (ama evcil olanlarından) medet umuyoruz. ironiler geçidi...

Basketbol Nereye Gidiyor?


Ahlaklı ve erdemli duruşun yerine makyevalist davranışların geçtiği; modernitenin çöpe atıldığı, post modern zamanların zirvesinde yaşamak kolay değil. Kişisel ya da takımsal çıkar uğruna her şeyin göz ardı edildiği, her türlü çıkar ilişkisinin pıtırak misali çoğaldığı ve tüm bu gelişmelerin “ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını isterim” sözlerini adeta dışladığı bir dünyada spor üzerine, futbola nazaran daha da az kirlenmiş bir alanda yazılar yazmak, her durumda erdem ve ahlakı ön planda tutmak doğrusu çok da kolay değil. Kirlenmişlik yoğunluğu içinde temiz kalabilmek çabası da diyebiliriz buna. Her pisliğe karşı içim(iz)den gelen haykırışları, kimi zaman sessiz çığlıklarımızı buradan paylaştık sizlerle. Devam da edeceğiz paylaşmaya ama artık birilerinin (bizim ya da bizlerin) bir şeyler yapma vakti geldi ve hatta geçiyor. Spordan nasibini almamış varlıkların (herkes var olabilir ama herkes insan olamaz) basketboldan sonra voleybolda “varlık”larını hissettirmeleri karşısında sessiz kalmamak gerek.

Türk Telekom yöneticileri bu konuda ne kadar sorumluluk alırlar bilemiyorum ama onların beslediği ve bu anlamda “var” ettikleri bu “varlık”ları; birilerinin, (var edenlerin) “yok” etmesi gerekiyor. Kendilerini Ankaragüçlü olarak tanımlayan söz konusu “varlık”lar, maalesef kin ve nefretlerini basketboldan sonra voleybola da taşıdılar. Beşiktaş takımının genç bayan sporcularına saldırmaya cüret edecek kadar işi büyüttüler.

Türk Telekom’la bu işlerin ne alakası olduğunu içlerinizden bilmeyenler olabilir. Telekom yöneticileri yıllardır bu “varlık”ları besliyor. Onlara belli miktarda bilet veriyor, davetiye veriyor. Bu davetiyeler el altından satılıyor. Sırada bekleyen vatandaşlardan, kendilerinde davetiye alanları ön sıralara geçiriyorlar, itiraz edenleri dövüyorlar. Salonda terör estiriyor, polisle kavga ediyorlar ama Telekom yöneticilerince de kollanıyorlar. Arkalarını telekom yöneticilerine dayamış olmaları onlara böylesi davranışlar konusunda cesaretlendiriyor. Telekom başarısızlık konusunda bir istikrar abidesi olarak yükselirken, kendisine taraftar olarak atadığı “varlık”lar ile de basketbolun kirlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Tabi sorun tek başına telekomdan kaynaklanmıyor. Herkesin bildiği, gördüğü bu çirkinliğe karşı sessiz kalınması, insanların kılını kıpırdatması, bu kirliliğe herkesi az ya da çok ortak ediyor. Bizleri de…

Federasyon denen kurumun birincil görevi böyle taraftarları ayıklamak olmalı. Ancak onların (günümüzün post modern anlayışı doğrultusunda) niteliğe değil, niceliğe önem vermeleri muhtemelen gelen “varlık” sayısındaki artışı, taraftar artışı gibi görmeleri nedeniyle asli görevlerini yerine getirmekten alıkoyuyor.

Telekom yöneticilerine deveye sorulan bir soruyu sormak istiyorum: neren eğri? Memleketin basketboldaki en büyük bütçeli klüplerinden birisi, ama elle tutulur bir başarısını ben hatırlamıyorum. Son on yılda bir kere Türkiye kupası bir de Cumhurbaşkanlığı kupası aldığını hatırlıyorum. Söz konusu “varlık”lardan bir taraftar kitlesi yaratmaya çabalamasa da bu büyük bütçeleri ile aynı başarıları elde edebilirlerdi. Bu anlamda Telekom yöneticilerinin cevabının devenin cevabından (nerem doğru ki) çok da farklılaşmayacağını sanıyorum.

Aynı soruyu federasyona da sormak istiyorum: Neren Eğri? Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi generasyonu ile doğru dürüst başarımız yok. Ülkenin en güçlü takımlarından birisini izlemek için Avrupa maçlarında 1000 kişi bile salona gelmiyor. Hepsi Tanjevic’in suçu. Ama ne hikmetse federasyon ve Fenerbahçe hala aynı adamın arkasında duruyor. Sahaya seyirciler giriyor. Forma skandalları yaşanıyor. Federasyonun bu konularda alkışlanacak bir tutumu yok. Federasyonun cevabı da devenin ve tt yöneticilerinin cevabı ile aynı olur. Nerem doğru ki?

Basketbol nereye gidiyor? Futbollaşıyor mu?

10 Aralık 2009 Perşembe

Alkışlar Partizan'a...


Maç son saniyeye kalınca kaybedeceğimiz belliydi. Birisi şunu açıklarsa çok sevineceğim. Son 9 saniye Mccalebb dışarda. Topu Kecman’ın kullanacağı gün gibi ortada. Penetre edeceklerini “değerli” yorumcumuz bile söylüyor. Faul yapmayacaksak ki savunmaya güvenmemiz için hiçbir nedenimiz yoktu: neden rako oyunda tutulur. Hadi rako’yu sahaya sürdün. Neden Kecman’ı tutma görevini ona verirsin. Kecman o pozisyonda rako’yu (perdelemeyi kullanarak) yürüyerek geçti. Şutu atmasa ve içerdeki boş maric’e verse smaçla kazanacaklardı. O pası vermeyerek bize bir top savurma şansı verdi.

Partizanın hücum ribaunt sayısı bizim toplam ribaunt sayımızdan fazla: 20-19. Genel toplamda ise 40-19 ribaunt üstünlüğü sağladılar ve buna rağmen sadece bir sayı ile kazanabildiler. Kadrodaki oyuncu kalitesine baktığımızda ibre efes lehine o kadar ağır basıyor ki. Ama kalite değil müacdele, emek harcayan kazanıyor. Efes’in zaafları üzerine gittiler. Ribauntu zorladılar ve hücumda hep Rako’nun savunduğu oyuncudan oynadılar. Dolayısıyla da zorlansalar da kazandılar. Tebrikler partizan ve salonu şölen alanına çeviren seyircileri. Basketbol ülkesi olmak ayrı bir şey…

Akıl Tutulması

Fenerbahçe Ülker - Asvel maçından sonra düşündümde türkçemizde Fenerbahçe’nin şu anki durumunu anlatan ne çok atasözü ve deyimler varmış: “Ne ekersen onu biçersin”, “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir”, “Mızrak çuvala sığmaz” “Lafla peynir gemisi yürümez” “At sahibine göre kişner”. Daha bir çok söz var ama biz burada duralım. Fenerbahçe’de resmen bir akıl tutulması, bir basiret bağlanması yaşanmakta. Basketbol ile ilgilenen herkes, Fenerbahçe taraftarı, yöneticileri ve sağır sultan dahil herkes takımdaki sorunu biliyor. Nasıl çözüleceğini de biliyor. Ancak durumun fazlasıyla farkında olan yöneticiler tam olarak farkına varamadığımız bir sebeble eylemsiz kalmaktadırlar.

Oyuncular ile Tanyevic iletişimin koptuğu bu maçla iyice ayyuka çıkmıştır. Zaten molaralarda Tanyevic ve takımın vücut dilleri herşeyi gösteriyor. Oyuna bakıldığında ise oyuncuların Tanyevic’i amiyane tabirle iplemediği çok net görülmekte. Özellikle Kinsey ve Gricek tamamiyle kafasına göre takılmaktadırlar. Maçın en verimli oyuncusu olan (aldığı minimum sürede maksimum katkı veren) Oğuz zaten ağzıyla kuş tutsa Tanyevic’in gözüne giremeyeceğini bildiği için kendi ekmeğini kendi üretiyor. Tanyevic’in prensi, sahanın en verimsiz oyuncusu olan (aldığı maksimum sürede minimum katkı veren) ve elindeki kuşları kaçırsa bile takımda Tanyevic’in gözünden düşmeyecekolan Preldzic’in bu takımdaki her şeyi ben yaparım edası ile oynaması takımı resmen baltalamaktadır. Seyirci ile takım (bence büyük oranda Tanyevic) arasındaki bağlar da kopmuş durumda. En önemli maçta bile bu küçük salonu boş bırakan seyirci bence gereken mesajı veriyorlar. Keşke bu mesajı salonu doldurup takımı sonuna kadar destekledikten sonra Tanyevic ve yöneticilere verseler.

Aslında hala kaybedilmiş çok fazla bir şey yoktur. Bu takım Top16’ya öyle yada böyle kalacaktır. Top 16 ‘yı milat kabul edip esaslı hamleler yapılırsa ben hala bu kadronun iş yapabileceğini düşünüyorum. Ağzımızdaki baklayı çıkaralım. 2010 yılında EL şampiyonluğu hedefi gösterip EL’in en zayıf takımlarından birine yenilen ve hala bunun mazaretini üretmeye çalışan Tanyevic’in yollanıp Mahmudi’nin alınması ve oyun kurucu ve Kinsey’in yerine 3 numara takviyesi. Atasözleri ile başladık atasözleri ile bitirelim: “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” “Yolcudur abbas, bağlasan durmaz”

3 Aralık 2009 Perşembe

13 Dakika


Başlık her şeyin özeti. Santiago 13 dakikada takımın en çok sayı atan oyuncusu, en çok ribaunt alan oyuncusu, en yüzdeli hücum eden oyuncusu ve neredeyse kendisine en çok faul yapılan oyuncu oldu. Gerçek bir pivotla oynayınca takımın çehresi değişiyor. Ama sorun tam da bu noktada rotasyonda hangi oyuncuların yan ayan oynayacağı ve hangilerinin oynamayacağı üzerine kurulu. Savunmada yeterince direnç göstermeyen takımın hücumda da süreklilik arz edemeyeceğini düşünüyorum. Bu bağlamda rako, ender ve nachbar’ın aynı anda oynamaması hatta iki tanesinin bile aynı anda oyunda olmamasının efes’in hem savunma hem de hücum rotasyonu için birincil şartlar olduğunu düşünüyorum. Savunmada oyuncular aynı eforu harcamazlarsa hücumda da o oyuncuların birliktelik gösteremeyecekleri ve bireysel yeteneklere dayalı oyunun bir yere kadar takımı taşıyabileceğinin ilk yarıda adeta canlı şahidi olduk. Efes’li oyuncular iki kere 7-9 sayılık farklarla öne geçseler de savunmadaki paylaşımdan kaynaklanmayan farkın erimesi ve hatta aleyhe dönmesi çok kolay oldu.

Rakibin pota altındaki zaafını kullanmak için maçın sonunu, santiago’yu beklememiz gelecek için düşündürücü. Bu takıma karşı bile 10’dan fazla hücum ribauntu verdik. Efes’in 4 kısalı sistem ile çok fazla yol kat edemeyeceği açık. Daha önce de yazmıştım san tiago varken 4 kısalı sistem birazcık daha iş yapabiliyor. Kasun ya da kaya’lı 4 kısalı sistem ama özellikle de kaya’Lı 4 kısalı sistem savunma ribauntlarında ciddi alarm veriyor. Haftalardır yazdığım şeyleri daha fazla tekrarlamak arzusunda değilim o yüzden oyunc uların bireysel performansları ve dikkatimi çeken birkaç noktayı belirtip yazıyı tamamlayacağım.

Bir pozisyon hatırlatmaya çalışayım. Rakip hücumda top potadan yana doğru sekti. Ribaunt alınamadı. Top yere düştü. Bu sırada olay mahalline en yakın oyuncu rakocevic’di. Rako topu eğilip alana kadar arkasındaki oyuncu galiba brovnjak topu hızlı davranarak aldı. 4 kısalı sistemleoynayan takımlarda bütün oyuncuların ribaunta katkı yapması gerekiyor. Önüne düşen topu bile almayan oyuncular ile bu sistem çok zor işler.

Sinan bu kez ilk 5 başladı. Ama sorumluluğu kaldıramadı. Fazlasını yapmaya çalıştı ama beceremedi. Milli takımda da oyun kuruculuk verilmişti. Galiba böyle sorumlulukları aldığında üstesinden henüz gelebilecek olgunluğa erişemedi. Sonradan girdiğindeki psikolojisi, Sinan’ın oyununa daha olumlu etki ediyor olabilir.

Efes takım olarak dün %85 gibi çok iyi bir faul yüzdesi yakaladı. Bu yüzde oyuncuların konsantrasyonunu gösteriyor. Sıkıntılar olduğunun farkındalar ve tek bir sayının bile önemli olduğunu biliyorlar bu nedenle de özellikle maçın sonlarında çok dikkatli oynadılar. Gelecek için bana en büyük umut veren faktör oyuncuların konsantrasyonu oldu.
Herşeyden önemlisi efes dün gece dışarıdan çok rahat atışları değerlendirememesine rağmen kazanabildi. Pota altını kullandığında neler yapacaklarını gördüler. Umarım bu son 13 dakikadaki akılcı oyunu ilerleyen maçlarda maç geneline yayabilirler.

Fenerbahçe çok kötüydü. Ya da şöyle söyleyelim: maç seçiyorlar. Rakibe yenileceklerini görünce teslim bayrağını çekiyorlar. Galiba güçlü takımlar bu durumun farkında ve maçın başında birazcık diş gösterip sonra da güle oynaya kazanıyorlar. Ömer’in blokları güzeldi. Mickael’den yediği ve sonrasında yaptığı blok ise çok daha güzeldi. Çünkü blok yiyen oyuncu olarak hızla pota altına dönebilmesi onun ne kadar büyük bir yetenek olduğunu gösterdi. Bir Fener hızlı hücumunu anlatayım. Gerisini siz düşünün. Rasim topu çalıyor ve hızla rakip potaya geliyor. Arkasındaki barca’lı oyuncudan çekiniyor ve trailer olarak gelen serhat’a veriyor ve o da bombeli bir atışla sayıyı kazandırıyor. Rüyamda görsem hayra yormayacağım bir pozisyondu. Serhat aslında sahada bence takımın en iyi oyuncusuydu. Daha fazla süre alabilirdi. İkinci yarıda onu oynatmaması bence Tanjevic’in en büyük hatası oldu. Maçın sonucu değişmezdi. Ya da daha az fark olmazdı ama Serhat için hem önemli bir tecrübe olurdu hem de takımda belki de kendine bir yer edinebilirdi. En azından kötü geceden akıllarda bir oyuncu kalırdı. Fenerbahçenin bu maça kazanamaaycağı herkesin malumuydu ama bu kadar kolay pes etmelerine anlam veremiyorum.


En acısı ise Tanjevic'in maç sonrası açıklamaları. Biz iyi takımız böyle oynamamalıydık mealinden birşeyler söyledikten sonra. Barcelona çok iyi takım. real madrid'de öyle. bu sene Panathinakos'la birlikte Avrupa'nın zirvesinde onlar olur melainden birşeyler söylemiş. Hani bu sene Tanjevic efendi Fener'i avrupa'nın z,rvesine çıkaracaktı. Tanjevic Örs'ün yerine getirilirken 2010'da Avrupa'da şampiyonluk deniyordu. Ne oldu Tanjevic? Ne değişti?...

1 Aralık 2009 Salı

Olimpiakos versus Panathinaikos ya da Bireysel Yetenekler versus Takım Oyunu


Doğrusu iddia programına bakmadığım için şanslı olduğumu maçı izlerken fark ettim. Panat-Oly maçlarında ben takım olan Panat’un Bireysel yeteneklerden kurulu Oly’u yeneceğini düşünürüm. Dünkü maçta bu düşüncenim tersi gerçekleşti.

Bunun temel nedeni panathinakos’un savunmada yeterli sertliği yakalayamaması olduğunu düşünüyorum. Panat’un yeterince sert olamamasının nedeni ise, aslında oly’un savunmada özellikle Childress’ın etkinliği ve baskılı savunmasının panat’u takım oyunu oynamaktan uzaklaştırması olduğunu düşünüyorum. Childress’ın oyun kuruculara ve özellikle spanoulis’e yaptığı baskı panat’un takım oyunundan uzaklaşmasına neden oldu. Panat’ın maçta dengeyi sağlayabildiği tek an childress’ın kenarda olduğu ikinci periodda gerçekleşti. Panat pota altından çok yüzdeli hücum etmesine (22/33) rağmen maçı kaybetti. OLY’un Hücum ribauntlarındaki etkinliği aslında her şeyi açıklıyor. Childress uzun kollarını iyi kullanarak tek başına neredeyse panat’un maç boyu gerçekleştirdiği hücum ribaunt sayısına ulaştı. Ribaunt yapamasalar bile rakibin net ribaunt almasını bozmaları bile OLY’un savunma direncini arttıran bir faktör oldu.

Childress’ın Avrupa basketboluna alışması OLY için çok önemliydi. Hücumda şuttan ziyade penetre ile etkili olmayan çalışması ve savunmasını ve uzun kollarının etkinliğini kullanması uzun vadede OLY için önemliydi. Futboldan sonra basketbolda da büyük derbiyi OLY’un kazanması ile taraftarlarına çifte sevinç yaşattılar. Tebrikler OLY.

Obradovic’in bence maç boyu en büyük hatası Childress’ı dimantidis ile tutmaya çalışması oldu. Doğrusu dimantidis Avrupa’nın en iyi savunma yapan oyuncularından birisi. Hatta bir pozisyonda Childress’ın penetresini çok yakından takip edip pasını çift el blokla karışık bir biçimde kapmayı dahi başardı. Bence perperoglu daha iyi bir seçim olabilirdi. Nicholas’ın savunma zaafını OLY iyi değerlendirdi. Ayrıca pekovic’in kenarda olduğu anlarda (batiste’Nin de tam hazır olmadığını düşünürsek) genç sermantini’yi değerlendirebilirlerdi. Doğrusu genç yaşına rağmen takımın en iyi blokcusu olan bu oyuncu en azından pota altında yapabileceği bir iki blok ile takım savunmasına önemli katkı verebilir en azından bazı gedikleri bir anlamda yamayabilirdi.

Savunmaların daha etkili olacağı bir maç bekliyordum bu anlamda da Panat’un kazanacağından emindim. Ama childress liderliğindeki OLY beni fena yanılttı.

Baby Shaq bu sene gerçekten çok formda. Birazcık daha hızlanmış. Kolay Faullerden kaçınmaya başlamış. Vujcic gibi bir yıldız sadece 3 dakika oynuyor. OLY oldukça tehlikeli bir takım. Ancak 4 numara konusunda önemli sıkıntıları var gibi. Panat’da Fotsis yakaladığı boş atışları birazcık değerlendirebilseydi maçın rengi daha değişik olabilirdi. Yunan ligi final serisi bu sene çok daha renkli ve zevkli geçecek gibi. Benim yine de şampiyonluk adayım panathinaikos…

30 Kasım 2009 Pazartesi

Tüm Basketbol Emekçileri: Birleşin!


Futbol Muhalifinin blogunda gördüğüm güzel bir yazı üzerine ben de bir şeyler yazmak istedim. Futbol muhalifinin yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

Yazı Kaya ile Radikal’de yer aln bir röportajdan hareket etmiş. Radikal’de yayınlanan Kaya röportajına buradan ulaşabilirsiniz. Röportajın benim için önemli kısmını aşağıya alıntıladım.

“Galatasaray Cafe Crown’da Cemal Nalga’nın usulsüz olarak oynatılmasıyla ortaya çıkan skandalın üzücü olduğunu dile getiren Kaya, "Ben burada önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Oyuncuların hiçbir suçunun olmadığını ve verilen cezaların çok yüksek olduğunu düşünüyorum, özellikle de Tufan’a verilen cezanın. Disiplin Kurulu’nda nasıl görüşüldü bunlar bilmiyorum, ama şu an bizim bir oyuncu birliğimiz bile yok. Sonuçta biz bir kontrat imzalıyoruz ve herkes biliyor ki kulüp ne derse o yapılıyor. Tufan o gün çıkıp ’Benim formamı veremezsiniz’ dese, belki ona gülerlerdi. Oyunculara daha değişik cezalar verilebilirdi. İnşallah itirazları kabul görür de bu oyuncuların cezaları en aza indirilir" diye konuştu. (aa)”

Kaya oyuncular için bence çok önemli olan bir konuya değinmiş. Oyuncunun yöneticilerin ve koçun elinde bir oyuncak olmaması için birlik kurmaları daha doğrusu bir an önce sendikalaşmaya gitmeleri gerektiğinin altını çizmiş.

Oyuncuların yöneticilere ve hatta federasyona karşı haklarını korumalarını sağlayacak bir kuruma ihtiyaçları var. Sendikanın olmaması, oyuncu menejerlerin bir anlamda bu işi de üstlenmesini sağlıyor ve oyuncu ile menejer arasındaki ilişki ile yöneticiler ile menejer arasındaki ilişkiler yumağında gasp edilen aslında oyuncuların hakları oluyor.

Cemal ve Tufan basit örnekler. Okan Çevik geçmişte çalıştırdığı klüplerde böyle ahlaki açıdan sorgulanabilecek uygulamalar yaptı mı bilemem ama bu teklif Türkiye’de her klüpte ve her oyuncuya yapılabilir ve oyuncuların böyle teklifleri ve uygulamaları reddedebilmeleri için arkalarında sağlam bir sendika olmalı.

Sendika oyuncuların karşılaştıkları her türlü haksızlıkta arkalarında olacak onları koruyacak ve kollayacak bir kurum. Geçmişte hastalığı nedeniyle Ülker’le ilişiği kesilen Haluk’un haklarını da sendika kollayabilirdi.


Galatasaray’da yaşanan bu skandalın basketbolumuz için en azından oyuncuların haklarını koruyacak bir sendika oluşumuna vesile olması en büyük temennimdir. Yurt dışında da oynamış kaya gibi önemli bir oyuncunun bu konuyu gündeme getirmeye çalışması, bu iş için başlangıç olması dileğiyle…

26 Kasım 2009 Perşembe



Orleans doğrusu Efes’e rakip olabilecek bir takım değil. Bu nedenle maça ilişkin çok bir şey yazmanın anlamı yok. Ancak bu maç bazı önceki yazılarımda belirttiğim bazı görüşlerimi pekiştirmesi açısından iyi oldu.

Ergin Hoca ender’in oyun kurmasını yetersiz buluyor bu nedenle de ne zaman Ender’i oyuna alırsa Rako’yu da oyuna alıyor. Hücum düzeni açısından mantıklı duran bu hamle savunma düzeni açısından bakıldığında pek de mantıklı değil çünkü ne ender ne de rako yeterince savunma yapmıyor. Bence Rako ve Sinan yan yana oynatılmalı. Sinan topu getirir ve hücumda Rako’ya verir. Oyunu da Rako kurar. Sinan’a top taşıma görevi vermek çok mantıklıymış gibi gözükmese de bence çok efektif sonuçlar doğurabilir. Şöyle ki Ender ve özellikle de Kerem takımın hücuma çıkmasını adeta geciktiriyorlar. Sinan varken ise hem savunma sertleşiyor ve sertleşen savunmanın getirdiği top çalmalar ile takım daha fazla hızlı hücuma çıkabiliyor. Özellikle ribaunt sonrası sinan’a verilen bir pas ve sonrasındaki hızlı hücum, Kerem ya da Ender sahadayken göremeyeceğimiz bir hücumdu. Kaya kendi yarsı sahasının yarısında kaptığı top ile takımı hızlı hücuma çıkarttı. Tüm sahayı dribbling ile geçen kaya boyalı alanda pas fake’i yapıp tersteki adama pas vererek hızlı hücumun nasıl yapılması gerektiği konusunda ders verdi adeta takımının oyun kurucularına. Son dönemlerdeki en iyi hızlı hücumlardan biriydi.
Oyun kurucularımızın yetersi,zliğini göstermesi açısından şöyle bir istatistik vereyim. Toplamda 40 dakika civarı oynayan kerem-ender ikilisi 4 asist yapabildi buna karşın tpolamda 50 dakika oynayan thornton-rako ikilisi 13 asist yaptı.
Ben ısrarla Kaya ve Kasun’un yan yana oynaması gerektiğini savunuyorum. Takımın ribaunt zaafının ancak bu ikili ile minimuma ineceğini düşünüyorum. Keza pota altındaki sertlik de bu ikili ile sağlanabilir inancındayım. asıl önemli nokta ise kısa rotasyonunda mümkün mertebede Thornton, Smith ve Sinan’dan en azından ikisinin sahada yer alması gerekliliği. Takım savunması açısından bu oyuncuların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Rako, Nachbar ve Ender ise savunma zaaflarını ortaya çıkarıyor. Bu oyunculardan ikisinin yan yana olması büyük tehlike. Hele üçünün yan ayan olması felaket doğuruyor. Bu üçlünün bir ara yan yana gelmesi ile bir anda fark kapandı.

Efes’in zamana ihtiyacı var. Ama kadroda değişikliğe de ihtiyacı var. Bakalım ilerleyen haftalar bize ne gösterecek. Ataman pek çok farklı rotasyonları deneme imkanı buldu. Umarım elindeki malzemeyi daha iyi kullanmaya başlar…

Benim ilk beşim: rako, Sinan, Thornton, Kaya, Kasun

22 Kasım 2009 Pazar

CEZA(LAR): Defacto Olarak Küme Düşürüldü


Cezalar açıklandı. Resmen küme düşülmese de Galatasaray'ın aldığı bu ceza sonrası küme de kalması ancak mucizelere bağlı. Son iki sırada yer alan takım küme düşecektir. Galatasaray şu an -4 puanla sonuncu sırada. sıfır galibiyet ve 6 mağlubiyeti var. kendisi gibi ligde galibiyeti olmayan dacka'nın puanı ise 6. Yani aradaki fark 10 puan. Basketbolda bunun anlamı, rakibinden 10 maç daha fazla kazanman gerektiğidir. Bu mantıktan devam ettiğimizde kümede kalabilmek için Galatasaray'ın şu an için 14. sıradaki rakibini yani Mersin'i geçmesi gerekmektedir. Mersin'in puanı sekiz. Galatasaray'la arasındaki fark 12 puan. dolayısıyla galatasaray'ın Mersin'in kazandığından 12 maç daha fazla kazanmalı. ligde 24 maç kaldı. Galatasaray kalan tüm maçalrını kazansa bile (imkansız olduğunu biliyoruz) Mersin'in ve üstündeki takımların 12 galibiyet alması durumunda bile Galatasaray küme düşecek. Çok fazla uzatmaya gerek yok. Galatasaray'ın kümede kalması mucizelere bırakılmıştır.


Bu bence ağır bir ceza değil. Yapılanlara karşılık böyle bir ceza verilmesi normal. Ancak sorun federasyonuni bu standardı, her takıma karşı ya da her eyleme karşı aynı uygulamaması, farklı uygulamasıdır. Her zaman kurala göre duruma göre karar almasıdır. Saha kapatmalarda, sahaya girmelerde vb. çok örneğpini gördük. Örneğin Kinsey'in cezasına bakalım. Bir oyuncuya yumruk atılmasına 9 maç ceza veren federasyon taraftara yumruğa 2 maç verdi. Sinirlenen oyuncu taraftarın burnunu kırabilir. Umarım gelecekte bu tip cezaları her durumda ve ortamda, takım ve yetkili ayırt etmeksizin verebilecek bir iradeye ve güce sahip bir federasyonumuz olur. Bu gerçekleştiği zaman; Türkiye basketbolu hak ettiği düzeyelere gelebilecektir. Gerçek basketbolseverler, salonnları dolduracaktır.


Oyunculara verilen cezalara geçelim. Nalga'nın 2 yıl ceza almasına üzüldüm doğrusu. Çünkü yaşadığı ceza korkusu bile onun akıllanmasını sağlamıştır. Ancak bu cezalanın mantığı doğru. En azından kısmen doğru. Şöyle ki; bu cezalar, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" mantığını izliyor. Böyle bir şeyle yakın gelecekte karşılaşmamak adına verilmiş büyük cezalar. Ancak böylesi bir sahtekarlığa cesaret edilebilmesinin nedeni bence federasyonun geçmiş uygulamaları. Burada sahtekarlık yapılamsını meşrulaştırmıyorum. Ama Federasyonun basiretsiz uygulamalarına dikkat çekmek istiyorum. Federasyonun büyük takımlar söz konusu olduğunda olayların üstünü örtmesi böylesi davranışlara sebep olabilir. Federasyonun hiç mi suçu yok?


Gelelim cezaların mantıksız olan yanına. Tufan'a verilen cezadan bahsediyorum. tamam 4 ayla sınırlı ama o mantıkla hareket edildiğinde o maçta oynayan her oyuncuya o zaman ceza vermek gerekir. Sadece Tufan'a ceza vermek saçma olmuş. Olayın bilenb her oyuncuya ceza vermek gerekirdi.
koç, teknik heyet ve yöneticiler ise bu cezaları hak etmişlerdir.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Yalancının Mumu: Yatsı Vakti Geldi

Cemal olayından sonra Galatasaray'dan özür geldi. Rezalete sebep olanların görevine son verildiği açıklandı. Okan Çevik, Cengiz Karadağ, Mert Uyguç ve Koray Mincinözlü ile yollar ayrılmış. Teknik ve idari heyet ile yolların ayrılması çok doğru bir hamle ancak basketboldan sorumlu yöneticinin hala koltuğunu koruyabilmesini anlayabilmiş değilim? Doğrusu klüpten ilişiği kesilenlerin kim olduğu, resmi olarak açıklanmadı. Ama basketboldan sorumlu yöneticinin bu işden sıyrılması bence olanaklı değil. Bana kalırsa başkan, ikinci başkan, başkan yardımcısı da doğrudan bu işten sorumludur.

Memlekette sahtekarların el üstünde taşındığı bir ortamda Galatasaray yönetiminin sorumluluğu üstlenmesi ve tüm kamuoyundan özür dilenmesi, unutturmak ya da sulandırmak gibi bir çaba gösterilmemesi bence çok önemliydi. Galatasaray adının yanına böyle bir leke bulaştırılmasına neden olan herkes; tüm yöneticilerin bence genel kurulu toplayıp istifalarını vermeleri gerek.

Gelelim Galatasaray'ı bekleyen cezaya. Önce iki gazetemizden örnek vereyim. Hürriyet "galatasaray küme düşürülüyor" diye başlık atmış. Milliyet ise "...cimbom küme düşürülebilir" diye bir başlık atmış. Hürriyet yeni başlayan hukuki sürecin nihai kararını vermiş: küme düşürülüyor. Hürriyet'in kendisine çeki düzen vermesi lazım ama bu pek mümkün gözükmüyor. Neyse gazetenin ayıbını gazeteye bırakalım ve durumu inceleyelim. Ligden ihraca ilişkin kuralda yapılan değişiklik ile Galatasaray'ın küme düşürülmeyeceğini tahmin ediyorum. "iki kez hükmen yenik sayılan takım küme düşürülür" şeklindeki madde "iki kez maça çıkmayan takım küme düşürülür" haline getirilmiş. Bu bağlamda küme düşürülme gibi bir ceza çıkmayacağını düşünüyorum. Ama sahtekarlığa ilişkin başka maddelere dayandırılarak küme düşme cezası da verilebilir. Ben şöyle bir cezanın uygun olacağını tahmin ediyorum: Cemal'in oynadığı tüm resmi maçların takımın aleyhine 20-0 tescil edilmesi ve Cemal'e 5 maç oynamama cezası bence uygun olur.

Cemal'e verilebilecek ceza konusu karışık bir durum. Şöyle bir örnek vereyim. muhasebecisiniz ve şirket sahibi sizden vergiyi düşük göstermek için sahte belge kullanmanızı istiyor. Muhasebeci de sahtekarlığın bir parçası oluyor. Bu muhasebecinin hiç mi suçu yok.

Cemal'in saha içinde yaptığı olumlu davranışlarından bahsetmiştim ama bu sahtekarlığın bir parçası olması benim neznimde kendisini bitirmiştir. Sporcunun önce ahlaklı olması lazım. Bana oyna dediler. ben nihayetinde maaşlı oyuncuyum ne derlerse onu yaparım demiş Cemal. "Öl" deseler intihar mı edecek? Burada oyucunun da dahil olduğu bir ahlaksızlık vardır. Bence kimsenin gözünün yaşına bakmamak lazım. İyi halden bir indirim alabilir mi bilmiyorum ama doğrusu bu rezaleti galatasaray adına bulaştıranların derhal istifa etmemleri ve klüpten uzaklaştırmaları gerektiğine inanıyorum. Başkan-Mehmet Helvacı, Yiğit Şardan ve Ahmet Dedehayır'ın da sadece ynetimden değil klüpten de ihraç edilmeleri gerektiğine inanıyorum.

Daha Büyük Rezalet


Cemal 5 maç ceza almıştı. hazırlık maçlarında oynamayarak bu cezaları tamamladığı söylenmişti. Cezaları tamamladığı için de resmi maçlarda oynadı. ama meersem öyle değilmiş. cemal'in oynamadığı söylenen skyliners maçında Tufan'ın forması ile oynadığı söyleniyor. videosu, istatistikleri ve fotografı var. işte burada.


Doğrusu inanmak gelmiyor insanın içinden. eğer söylenenler doğru ise bu resmen sahtekarlık. bu resmen suç. bu suçun cezasız kalmaması gerekir.


cemal'i 3-5 maçya oynatmak böyle bir ahlaksızlıktan çok daha mı önemli?


basketbolda son dönemde yaşananları gördükçe insan giderek daha da soğuyor. basketbolun başında ne biçim insanlar var?

15 Kasım 2009 Pazar

REZALET

Bu ne tahrikle açıklanır ne de başka bir şeyle. Şu dakikadan sonra maçın bir anlamı kalmamıştır.

Bu taraftarlar Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Fenerbahçeli… Bunlar gerçek taraftar değil yalanını bırakmamız lazım. Ufacık bir kıvılcımdan büyük bir yangın çıkartırlar. Malzeme bu ve etkin bir yaptırım getirilmediği sürece bu rezaletleri yaşayacağız.

Bu maç devam etmemeli. Ne seyircili ne de seyircisiz. Basketbol seyircisiz olmaz. Bu seyirciyle de basketbol oynanmaz.

Beşiktaş - Efes Pilsen


Maçın kısa özeti; kadrosu derin olan kazandı. Efes iki uzunla oynarken farkı 8 sayıya kadar çıkartmıştı. 4 kısa ile maça denge geldi. 5 kısa ile Beşiktaş s korda olmasa da oyunda üstünlüğü ele geçirdi. Ama nefesleri yetmedi.

Bu maçta Efes’in ve Ataman’ın eksikleri iyice görünür oldu. Efes’in ilk sorunu oyun kurucudan başlıyor. Oyun kurucuların takımı oynatmada çok başarılı olmadıklarını düşünüyorum ama daha da önemlisi oyun kurucuların savunmasında ciddi zaaf var. Kerem her pozisyonunda rakibini kaçırıyor. Sonra şöyle bir kolunu arkadan topa deyebilme adına uzatıyor. Ya faul yapıyor ya da adamı kaçırmış oluyor. Ender zaten hiçbir zaman iyi savunmacı olamadı. Özellikle Oyun kuruculardan biri sahada iken yanında rakocevic de varsa efes kısa savunması ciddi alarm veriyor. Bu durumda Efes’İn yediğinden fazla atması gerekiyor. Dar bir rotasyona karşı bunu yapabilir ama daha diri takımlara karşı bunu gerçekleştirmesi kolay olmaz. Bu nedenle ben Rako’nun (transfer edildiğinde oyun kurucu olarak oynatılmasına karşı olsam da) oyun kurucu olarak oynatılması gerektiğini düşünmeye başladım. Sinan’ın da ligde süre almasının gerektiğine inanıyorum.

Bu maçta iyi başlayan Kasun’u unutmak Ataman’ın en büyük yanlışıydı. Bu nedenle maçı da kaybetme noktasına geldiler. Bu maçı Beşiktaş kazansaydı; Ataman’a basketbol yorumcularından ciddi eleştiri gelirdi.

Efes’in bu savunma ile bu rotasyon ile Avrupa’da başarılı olması bence çok zor.

Beşiktaş’ın özellikle Chatman’ı dinlendirememesi; maçın sonlarında bu oyuncunun yorgunluk nedeniyle yanlış seçimler yapması ve maçın kaybedilmesi ile sonuçlandı. Adem’in bu düzeyler için yetersiz bir oyuncu olması uzun rotasyonunun 3 oyuncuya yığılmasına neden oluyor ve maçın sonlarında diri takımlara karşı zorlanmaları kaçınılmaz oluyor.

Chatman’ı kadroda tutmaları Beşiktaş için çok önemli. Chatman’ın Avrupa’nın önemli oyun kurucularından birisi olduğunu düşünüyorum. Ligdeki 3+2 kuralı engin, muratcan, cevher ve haluk’uın performanslarının daha da önemli hale getiriyor. Engin’in yokluğunda diğer türk oyuncuların katkısı çok önemli.

12 Kasım 2009 Perşembe

Seyircisiz Bu Kadar


Fenerbahçe Ülker’in bu sene maçlarını ortalama 25 sayı farkla kazanan ve bu maçta akıl almaz üçlük yüzdesi ile oynayan Siena’yı oyun kurucusuz ve seyircisiz yenme noktasına gelmesi açıkçası benim maç öncesi beklediğim bir şey değildi. İlk defa maçın geneline yayamamalarına rağmen akıcı hücum ettiler. Pota altına ilk defa bu kadar verimli kullandılar. Pota altı oyuncularımız 10/16 şut isabetiyle 26 sayı, 15 ribaunt ve 8 assist ile oynarken, Siena uzunları 6/14 isabetle 14 sayı, 8 ribaunt ve 1 assist ile oynadılar. Ancak, uznlarımızn çok fazla top kaybı yapmaları maç içinde süre ilerledikçe pota altından daha fazla hücum etmemizi engelledi. Yine de uzunların hem savunmada hem de hücumda bariz üstünlük sağladığı, Kinsey’in EL’de ilk üç haftanın flash oyuncusu Sato’yu sahadan sildiği maçı kaybetmek açıkçası moral bozucu.

İnsanı en fazla üzen bu maçı seyircili oynasak kazanacağımız gerçeğiydi. Maalesef kendilerini Fenerbahçe cumhuriyeti olarak adlandıran, parti kursa iktdara gelecek gücü olduğu ve bir direktifle bir firmanın ürünlerini boykot edebilecekleri söylenen bir klubün taraftarlarının o salonu boş bırakması çok üzücü. Hele ki televizyondan maçı seyrederken koçların sesinin bize kadar geliyor olması bir EL maçında alışık olmadığımız bir durum.

Seyircisizliği bir kenara bırakırsak oyun anlamında neden kaybettik. Şu gerçek çok açık ve net şekilde ortaya çıkmıştır ki Gricek ve Greer hiç savunma yapmıyorlar. Greer enerjisini hücumda kullanmak istediği için savunmada amiyane tabirle takılıyor, Gricek ise çok istiyor ama beynin ilettiği sinyalleri ayakların algılayıp reaksiyon vermesisi uzn zaman alıyor (türkçesi ayakları gitmiyor). Zaten yaptığı faullerin hepsi ayaklar gitmediği için eliyle adamı tutmasından kaynaklandı. Greer ise yardıma çok gitti ve yardım sonrası Mcintyre’ı tekrar bulmada oldukça sıkıntı yaşadı. Bu oyuncunun maçta attığı 5 boş üçlük aslında bundan kaynaklandı. Greer’ı da çok suçlamak istemiyorum aslında. Alışık olmadığı pozisyonda bütün maç boyu oynayan bir oyuncudan hem hücumda hem de savunmada çok şeyler beklemek haksızlık.

Tanyevic bu maçta kendinden hiç alışık olmadığımız şeyler yaptı. İyi oynayan oyuncuları eskiden olduğu gibi hemen kenara almadı. Bu maçta 30 dk üzerinde oynayan oyuncular gördük. FB adına maçın en iyi iki adamı olan Oğuz ve Kinsey 30 dk üzerinde sahada kaldılar. Serhat ilk defa oynadı ki savunma ve hücumda az zamanda çok iş yaptı. Bu maçları adamı olan Mrsic’i oyun kurucusuz olmamıza rağmen oynatmadı. Greer’in 28 dk oynadığını göz önüne alırsak takımı tam 12 dakika oyun kurucusuz bir beşle oynattı. Bunları okuyucuların yorumuna bırakıyorum. Tanyevic hakkında yorum yapmayacağım.


Aslında hakemler konusunda çok şanslıydık. Evsahibi takımların isteyipte bulamadığı, atmosferden hemen etkilenebilecek bir profil çizdiler Bu maçı seyircili oynasaydık atmosferden etkilenmeye çok müsait bu hakem üçlüsüyle bu maçı kazanırdık.. Bu seviyenin ağırlığını kaldırabilecek hakemler olmadığı maçta çok net görülüyordu.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Fenerbahçe-Siena: Senaryo Başladı...


Maça ilişkin yazılacak çok şey o kadar çok şey var ki… Ama içimden yazmak gelmiyor.

Solomon’suz Greer’li Fenerbahçe’nin basketbol kimliğinde önemli bir farklılaşma var. Fenerbahçe dış savunmasında ciddi bir zayıflama söz konusu. Halı olarak bir oyuncu o kadar etki eder mi diye sorabilirsiniz. Mevzuu Solomon olunca ben etki edeceğini düşünüyorum. Fenerbahçe’nin kısa savunması Solomon rakip oyun kurucuya yaptığı baskı ile başlıyordu. Rakip oyun kurucunun etkinliğinin bozulması diğer kısa oyuncuları da ateşliyor ve gerçekten çok sert bir savunma izliyorduk. Rakip kısa oyuncular üzerindeki baskı rakip hücumlarda sürenin hızla azalmasını sağlıyor ve dengesiz atışlarla ya da Ömer Aşık’ın blokları ile son buluyordu. Artık maçın büyük kısmına yayılmış bu tip bir savunma kolay kolay göremeyeceğiz. Bunu destekleyen en önemli argümanım ise; Fenerbahçe’nin tüm maçta sadece tek bir top çalabilmesi…

Pota altında rakibin iyi bir yüzde tutturmasına engel olan Fenerbahçeli oyuncular, dışardan boş atışlara müsaade etti. Siena’da bunu çok iyi değerlendirdi. Ancak genel olarak baktığımızda, doğrusu Fenerbahçe savunma yapmasa da hücumda özellikle ikilik atışlarda iyi bir yüzde yakaladı. Ancak savunmada yetersiz kaldıklarından maçı kaybettiler.

Fenerbahçe’nin Solomon’lu dönemdeki savunmasına geri dönmesi gerekli. Bu mevcut kadroda olabilir ama bunun gerçekleşmesi zaman alacaktır. Kadroya yapılacak doğru eklemeler ile Fenerbahçe hala iyi işler yapabilir.

Oğuz’un kullanılmasının önemli olduğunu gördük. Serhat görünmeyen işler yaptı ve oynadığı anlarda özellikle ribauntlara yaptığı katkı ile takımda görev alabileceğini gösterdi. Tanjevic 4. kısa tercihinde şöyle bir beş tercih edebilirdi. greer, ömer, kinsey, serhat, ömer gibi bir beş ile belki de sonuç daha farklı olabilirdi.

4 numara eksiği giderek can sıkıcı oluyor. Önce 4 numara sonrasında ise alınacak bir oyun kurcu ile Fenerbahçe hala önemli işler yapabilir.

10 Kasım 2009 Salı

Solomon'dan İnciler:


Solomon Milliyet'ten Ümit Avcı'ya gider ayak içini dökmüş: Yazının tümüne Buradan ulaşabilirsiniz. Solomon gerçekten bizim Tanjevic'e getirdiğimiz eleştirileri bir bir sıralamış. En iyisi sözü S0lomon'a bırakmakta...


Herkes şunu bilsin ki, ben gitmek istemiyordum. Gitmek isteyen bir oyuncuyu zaten burada tutamazsınız. Bu durumun sorumlusu ne kulüptür, ne taraftar, ne de benim. Tek suçlu Tanjevic’tir. O saha dışında iyi bir insan...ama saha içinde yıldız oyuncudan nefret ediyor.-


Tanjevic'in yıldız oyunculardan nefret ettiği iddiası biraz abartılı geldi bana. He-do ile sorunu yok ama Memo ile var. Fucka ve bodiroga bu adamın elinde büyümedi mi?


- Ben her zaman şampiyonluk için oynarım, bunu isterim. Taraftar da hemen şampiyonluk istiyor. Çünkü burası Fenerbahçe. Burada ‘2010’da şampiyon olalım, 5 yıl sonra başarılı olalım’ diye hedef belirlenemez. Gelecek yıllarda kazanılacak başarı için burada değilim. Ama iki sene önce de geleceğin planları yapılıyordu, bu sene de... Sıkıldım bundan.


bu çok önemli bir konu. ama bu Tanjevic eleştirisi değil. Yönetimin eleştirilmesi. Bugün için değil ama gelecek için bir başarılı hedefi koymak. Gerek milli takım gerekse klüp takımları için hedef konusunu o kadar çok yazdık ki. Solomon'dan hedeflere ilişkin bir eleştiri güzel oldu.


- Evet kulübe gidip özür diledim. Ama Fenerbahçe ve taraftardan diledim, kesinlikle Tanjevic’ten değil. Onun olduğu yerde artık ben olmam. O giderse Fenerbahçe’ye yeniden dönebilirim. Çünkü taraftarı çok seviyorum. Ama Tanjevic varken asla...


Tanjevic giderse geri dönerim diyor. peki Tanjevic gidince klübün hedefinde bir değişme mi olacak? sanmıyorum. Aslına bakılırsa Solomon bu kadronun önemli bir parçası ama sözleşmesi feshedilen oyuncuyu (ki sözleşmenin fesh nedeni disiplinsizlik) Fenerbahçe geri getirir mi? getirebilir.


Kolay bir oyuncu olmadığımı biliyorum. Çünkü ben yıldız bir basketbolcuyum. Aydın Örs ile çalışırken de kadro dışı kaldım, doğru. Ama ona saygı duyuyordum ve gidip özür diledim. O beni nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu. Sonuçta da nasıl şampiyon olduğumuzu herkes gördü. - 2 yıl önce Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı Fenerbahçe’ye kazandıran basketi attığımda benden iyisi yoktu. Çünkü daha Tanjevic yeni gelmişti ve bana çıkıp bu maçı kazan demişti. Dediğini yaptım, bana o kadar iyiydi ki. Ama daha sonra bu ilgiyi sevmedi. Benim parlamamı istemedi. İşte ben o anda durumun farkına vardım.


Solomon koçlar için çok kabul edilebilecek bir oyuncu değil. büyük takımlarda tutunamama nendei o. iki tarafı keskin bıçak. Tanjevic'in yıldızları çekemediği iddiası bence gerçekci değil.


- Şimdi ilk olarak evime gitmek istiyorum. Daha sonra menajerimle konuşup karar vereceğiz. Avrupa’ya dönme ihtimalim yüksek. Bu Türkiye de olabilir. Yani belli değil. Kesin olan tek şey, bir daha Tanjevic ile aynı ortamda bulunmayacağım.


Türkiye'ye dönme ihtimali de varmış. bunun Fenerbahçe olmayacağını düşünürsek kim olabilir? Efes'in aslında iyi bir oyun kurucuya ihtiyacı var. Ama Solomon gibi bir riski alırlar mı? Galatasaray'da oyun kurucu bolluğu var. Beşiktaş'da chatman var. Aslına bakarsak telekom solomon için en ideal yer. Owens'ın yerine düşünülebilir. iyi de olur.


Geçen sezon başında takımdan ayrılmaya karar vermiştim. NBA ya da Avrupa’ya, ne olursa olsun gidecektim, bunu yaptım. Sonra istediğim ortamı bulamadım, sezon bittiğinde de basketbol oynama isteğim için tekrar bile bile Tanjevic’in takımına geldim. Ama gelirken onun için gelmemiştim. Fenerbahçe’yi ve taraftarını seviyorum. Beni çok iyi motive ediyorlardı. Onları özlediğim için takıma döndüm, bir şeylerin değişeceğini düşündüm ama yanılmışım.‘Takımın çoğu aynı fikirde’ Umarım Fenerbahçe Ülker sezonu şampiyon olarak bitirir, Euroleague’de de final-four oynar. Bunu gerçekten çok istiyorum ama Tanjevic’le çok zor. İşin ilginci takımdaki birçok oyuncu da benimle aynı şeyleri düşünüyor ama onlar haklı olarak konuşamaz. Çünkü kontratları var. Ben de bu zamana kadar konuşmadım ama artık ayrıldığıma göre bunları söyleyebilirim.


Solomon'a bakılırsa takımın çoğu Tanjevic'le olmayacağı konusunda hem fikir. Oyuncular ile Tanjevic arasında bir güven sorunu olduğunu en azından bizim öyle bir izlenimimiz olduğunu yazmıştık ve Solomon'un yukarıdaki ifadeleri bizi bu konuda destekler nitelikte. Mesele aslında çok da karışık değil. solomon alteernatifsizdi. o yüzden de önceki sene Tanjevic onu kullanmak mecburiyetindeydi. ama greer alternatifi gelince (ki greer transferi sonrasında böyle bir sorun çıkabileceğini yazmıştık) Solomon'u kullanmak zorunda değildi. Solomon bence bunu kaldıramadı.



Greer ya da Kinsey’le aramda kıskançlık olduğu konuşuluyor. Şimdi herkese söylüyorum. Girin internete, sırayla benim ve onların ismini yazın. Kimin neler yaptığına, nerelerde oynadığına bakın. Yani kariyerlerimizi, başarılarımızı karşılaştırın. Benim söyleyecek bir sözüm yok. Ama kimin kimi kıskanması gerektiği çok açık ortada. Onun dışında takım arkadaşlarımla aramda sorun yoktu. İyi anlaşıyorduk, birbirimize saygımız vardı ama coachun bize yoktu. ‘Mehmet Okur’u bile oynatamıyor’- Düşünün Mehmet Okur NBA’de All Star oldu, şampiyonluk yaşadı. Daha ne yapabilir ki. O bile Milli Takım’da oynayamıyor, oynatılmıyor. Ben Mehmet’in neler yaşadığını çok iyi anlıyorum. Tanjevic kendi oynatabileceği isimlerle çok mutlu ama benim gibi yıldız ve kariyerli isimlerle bir arada olmaktan hiç hoşnut değil. Çünkü ilginin ana merkezinde kendisi olmak istiyor, bizim sahneye çıkmamızdan çekiniyor.


Kinsey'le sorunu olacağını sanmıyorum Solomon'un. Ama Greer ile sorunu olduğu aşikar.


Oynattığı sistemi bir türlü anlayamadım. Ben anlamamışsam kimse de anlayamaz. Ben takımın oyun kurucusuyum ve öncelikle coacha inanmam lazımdı, ama inanmıyorum. O da bana güven duymuyor, gözümün içine bakmıyor. Böyle bir yerde nasıl durabilirim ki?


Bu çok önemli bir nokta. Tanjevic'in ne milli takımda ne de Fener'de nasıl bir stratejisi olduğuun bir türlü anlayamayanlardanım. benim anlayamama önemli değil belki de o benim anlayış kıtlığımdır ama takımın oyun kurucusunun da bunu anlayamıyor olması çok önemli bir sorun.


Solomon Aydın Örs zamanında Fenerbahçe'de çok iyi işler yaptı. sonraki sene Tanjevic'le yine iyi işler yaptı. Oyununu gerçekten çok olgunlaştırdı. Deli doluluğu azalmıştı. ancak NBA gidip döndükten sonra tam bir serseri mayın gibi oynamaya başladı. Takımın huzurunu ve bütünlüğünü de bozdu. bu anlamda Solomon ile yolların ayrılması bence fenerbahçe adına iyi bir gelişme oldu. Örs'ün takıma dönmesi ile Solomon geri döner mi bilemem ama takımın başında Mahmudi olacaksa Solomon'un dönmesinin Fenerbahçeye hayırlı olmayacağını söyleyebilirim.


Ama TT'nin solomon gibi ateşleyici ve parlayan bir oyuncuya ihtiyacı var. Solomon'un yolu çaık olsun diyelim.

Mahmudi Gelirse: Greer Ne Yapar?




Mahmudi’nin çalıştığı oyun kurucular:
2001-2002: Kerem, Ender (Top 16)
2002-2003: Kerem, Ender (Top 16)
2003-2004: Kerem, Ender (Top 16)
2004-2005: Solomon (play-off F4)
2005-2006: popovic (play-off F4)
2006-2007: jenkins, cücü (top 16)
2007-2008: dashuan wood, gary neal, (uleb f8)

Mahmudi’nin oyun kurcularına şöyle bir baktığımızda son beş sezondur mahmud’nin skorer ve büyük ölçüde Amerikalı oyun kurucular (popovic haric) tercih ettiğini görüyoruz. İşte bu noktada Mahmudi’nin açmazını görüyoruz. Aşağıda Efes Pilsen’deki skorer oyun kurucuları ve guardlarının eski performanlları ile Mahmudi’li performanslarını görebiliriz.

Jenkins'le başlayalım.
2003-2004 EL'de 20 sayı ortalaması ile oynadı.
2004 - 2005 Uleb Cup'da 21,1 sayı ortalaması ile sayı kralı oldu
2006-2007 Efes'te 14,5 sayı
2007-2008 Uleb’de 21,3

Popovic
2003-2004 EL'de 20 sayı ortalaması ile oynadı.
2004 - 2005 EL’de Cibona ile 15,4 sayı ortalaması ile oynadı
2005-2006 Efes'te 12,2 sayı
2006-2007 EL’de Zalgiris 15,1 sayı
Nicholas'la devam
2004-2005 EL 20,4 ppg ile sayı kralı bu arada italya ligi sayı krallıklarını yazmıyorum
2006-2007 Mahmudi ile 13,9
2007-2008 Blatt ile 16,5

Solomon
2003-2004 Uleb 24,1 sayı kralı
2004-2005 efes günleri 14,8
2005-2006 maccabi 16,7
İstatistiklere tapınmanın doğru olmadığını düşünürüm ama bu istatistikler doğrusu bize mahmudi hakkın önemli bir takım ip uçları veriyor. Mahmudi büyük oranda siyahi skorer oyun kurucuları tercih ediyor ama aynı zamanda bu oyuncular üzerinde ciddi baskı kuruyor. Bu tip oyuncuların bireysel performanslarına baktığımızda Mahmudi yönetiminde ciddi düşüş olduğunu görüyoruz. Mahmudi özellikle oyun kurucularından hem ciddi savunma performansı bekler hem de hücumda takımı oynatması ve gerektiğinde doğru seçilmiş şutlar ile takıma katkı sağlamalarını bekler. Burada da önemli bir açmaz ile karşılaşıyor. Bütçeye ilişkin nedenlerle belli bir yeteneğin üzerindeki oyun kurucularla çalışamamıştır. Bu nedenle skorer oyun kurucular alarak onları hem savunma yaptırmaya hem de şut seçimlerini düzeltmeye zorlar. Oyun kurucu üzerinde kurduğu baskı her zaman deyim yerindeyse elinde patlamıştır. Bu tip oyun kurucular insiyatifin kendilerinde olmasını isterler. İstedikleri zaman şut atarlar istedikleri zaman ise takımı oynatırlar. Bunlardan daha farklı bir oyuncu yaratmak kolay bir iş değildir ve Mahmudi bunu yıllardır denemekte. İnsiyatifi Mahmudi oyun kurucuya vermiyor sürekli elinde tutuyor ve aralarındaki gerilim bu oyuncuların performansına da yansıyor. Daha kapsamlı bir istatistiksel çalışma yapmak yerinde olur. Asist/top kaybı oranlarını da yukarıdaki rakamlara eklemek yararlı olabilir. Ancak bu rakamlar bile tek başına çok şey ifade ediyor. Örneğin EL sayı kralı Nicholas’ın Efes’deki performansına bakıldığında Mahmudi yönetiminde 14 civarı bir sayı ortalaması tutturduğunu (benetton da 20’nin üzerindeydi) Blatt idaresinde ise 16,5 sayı ortalaması tutturduğunu görmek mümkün.

Neyse fazla uzatmayacağım bu yazı temel olarak; Mahmudi’nin, Fener’in başına geçmesine ilişkin. Greer’in performansının nasıl etkileneceği bence önemli bri soru işareti. Greer’in çok dik başlı bir oyuncu olmaması bu anlamda bence önemli bir şans. Mahmudi’nin takımın başına geçmesi durumunda bakalım, yıllardır arzuladığı oyun kurucuyu Greer’den yaratabilecek mi?

TANJEVİC’İN BİLETİ KESİLDİ Mİ?


Meriç Tunca; Tanjevic’in hafta sonu oynanacak Galatasaray maçından sonra görevden alınacağını söylüyor. Yazının linki burada. Daha doğrusu kendisi söylemiyor, Fenerbahçe yönetiminden duyduklarını aktarıyor. Belki doğrudur ama bu doğru olup olmadığını bilemediğimiz haber konusunda ciddi kuşkularımız var. Şu haberi birazcık irdeleyelim. Temel mesaj; Tanjevic gidecek ve Aydın Örs; Ceo olacak, Mahmudi; antrenör, Dodo ise menejer. Harun da onun yardımcısı. Tanjevic’in bugün göderilmeme nedeni; “yüksek tazminatı”ymış. Ama “Hafta sonu gönderilecek”miş. Hafta sonu tazminatı düşecek mi? Yoo!!! Yönetim “siena maçı ve Galatasaray maçının kaybedileceği”ni tahmin ediyormuş. “Galatasaray’ı yense” bile Tanjevic gönderilecekmiş. Ya Fener siena’yı yenerse? Tamam yenmesi zor ama basketbol bu. Varsayalım yendi; Tanjevic gönderilmeyecek mi?




2 sene önce Ceo’luğu kabul etmeyen Örs şimdi neden kabul etsin? Örs’ün “iade-i itibar”a ihtiyacı yok. Zaten bu görev ona teklif edilmiş ve kabul etmemişti. Örs benim bildiğim kadarıyla görevden alınmasına üzülmüştü kendi yerine Tanjevic’in getirilmesine değil. Örs şampiyonluktan sonra görevden alındığında yerine Mahmudi getirilse Ceo’luğu kabul eder miydi? Bence etmezdi. Şimdi neden etsin. Bu arada bu kokuşmuşlukta Örs karakterinde insanların basketbolun içerisinde olmasını çok isterim. Umarım bu görevi kabul eder.

Bir de Solomon vakası var. Solomon’un, (rivayete göre Tanjevic’le geçinmediği için 1 milyon dolar ödeme yapılarak) takımla ilişkisi kesildi. Solomon’u tutup ona verilen tazminat Tanjevic’e verilerek gönderilmez miydi?

Solomon’dan sonra ne oldu? Fenerbahçe EL’de bir galibiyet aldı. Ligde ise Efes’e mağlup oldu. (Bu arada Efes’in üst üste 6 maç galip geldiğini söylemem haber değeri taşımıyor diye eleştirilmişti. 14’lük galibiyet serileri olmuş efes’in. o fener'le şimdiki fener aynı değil ama o başka bir konu) Bu bağlamda bardağı taşıran son damla neden efes maçı oluyor? Onu anlamıyorum. Ben de Fener’in Siena’dan fark yiyeceğini düşünüyorum. Galatasaray maçını tahmin etmek zor. Galatasaray hazır değil ama Fener’de hazır değil. Rakip Galatasaray olunca daha ciddi oynarlar ama seyirci baskısı ile ne olur tahmin etmek zor. Ben fener’in yeneceğini düşünüyorum. Siena ve galatasaray'ı yense Tanjevic'İ göndermek da mı zor olacak. ya da soruyu farklı soralım: EL'de Fener bir barca'ya yenildi. Mahmudi olsa ya da Aydın Örs olsa Barca'yı yenecek miydi? Siena'yı Mahmud'li Fener yener ama tanejvic'li yenemez öyle mi? Stratejiler ve değerlendirmeler anlık sonuçlardan bağımsız olmalı.
Neyse falcılığı bırakalım ve Meric'in senaryosunun gerçekleştiğini varsayarak bazı durumları tartışalım. En önemli konu; federasyon cephesi. Federasyon ile Fenerbahçe arasındaki bağı sağlayan faktör Mahmut Uslu. Finaldeki son maç sonrasında Mahmut Uslu’nun federasyon başkanına “getirdiğimiz gibi götürmesini de biliriz” sözleri bu bağı açıkca gösteriyor. Federasyon milli takım koçu için yapacağı ödemelerini Fenerbahçe’ye havale etmiş oldu. Fenerbahçe ile Tanjevic’in yolları ayrılırsa; Federasyon ile Tanjevic’in yolları mı ayrılacak yoksa Fenerbahçe ile Federasyonun yolları mı ayrılacak? Cevaplanması zor bir soru.

Çok fazla olasılık var. Mahmut Uslu ile Aziz Yıldırım arasında bu konuda bir anlaşmazlık olduğuna dair rivayetler var. Bu bağlamda Mahmut Uslu’nun basketbol şubesi üzerindeki etkisinin kaldırılması federasyon ile Fenerbahçe arasındaki bağın da bir anlamda gevşetilmesi anlamına gelecek. Tabi bu aynı zamanda Federasyon başkanının koltuğunu borçlu olduğu klüp ile arasında bir sorun yaratabilir. Buradan hareketle Demirel’in bu süreçte koltuğunu korumak için nasıl bir strateji izleyeceği merak konusu. Benim tahminim yukarıda senaryo gerçekleşirse; Demirel bir şekilde Tanjevic’i göndererek, Mahmudi’yi milli takımın başına geçirmek isteyecektir. Ancak bunu Mahmudi kabul eder mi? Fenerbahçe yönetimi kabul eder mi? Tanjevic ne kadar tazminatla memleketten ayrılır? Bu soruların tek bir cevabı yok ve her bir cevap yeni soru(n)lar doğurur.


Benim tahminim eğer Tanjevic’le fener’in yolları ayrılırsa koçluğa Mahmudi’nin değil Örs’ün geleceğidir. Tanjevic tecrübesinden sonra; Fener’in koçu her kim olursa olsun, Fenerbahçeli yöneticilerin bir daha kendi koçlarının aynı zamanda milli takım koçluğu yapmasına müsaade etmezler. Ya da milli takımı çalıştıran bir koçu bir daha, eşanlı olarak kendi takımlarının başına getirmezler. bekleyelim görelim...

Bundan sonraki yazı konum; Mahmudi’nin koçluğu ve açmazı konusunda olacak.


BASKETBOLU FUTBOLLAŞTIRMAYALIM: LÜTFEN!!!


Faruk, gazeteciliğin bir kamu görevi olduğunun altını aşağıdaki yazısında kalın bir şekilde çizmiş. Bu yazıyı da kısmen onun devamı olarak kabul edebiliriz. Doğrusu, Hürriyet gazetesinde efes pilsen’li KG’nin dopingine ilişkin Aziz Yıldırım’ın sözlerinden hareketle atılan başlık düşündürücü. Başlığı hatırlatayım: “Marsilya gibi toplu doping yaptılar”. İşte yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Başlığın çarpıcılığı yetmemiş olacak ki Marsilya ve Efes’in takım fotografları photoshop ya da benzeri bir program aracılığıyla birleştirilmiş ve yaşanmamış, en azından ispatlanmamış bir olay; sanki gerçekmiş gibi insanların gözüne gözüne sokulmakta. Aslına bakılırsa bu da yetmemiştir. Yukarıda verdiğim ilk linke bakarsanız olayın bence aynı vahimlikteki başka bir yanını görebiliriz. Bu haber, futbol haberleri altına konmuştur.

Türkiye’nin en büyük gazetesi olduğu iddiasındaki Hürriyet’in spor servisi, efes pilsen basketbol takımının toplu doping yaptığı iddiasını gerçekmiş gibi sayfalarına taşıyor ve bunu futbol haberi olarak sayfasına koyuyor. Tek başına bu durum bile amacın gazetecilik ya da haber vermek olmadığını gösteriyor. Bu bir karalamadır ve bu karalamalarını mümkün mertebede herkese ulaştırabilecek vasıtaları kullanarak gerçekleştirmişlerdir. Konuyla ilgisi olmayan büyük bir fotograf (Marsilya-efes) kullanılarak insanların zihinlerine bu yalan yerleştirilmeye çalışılmış, internette ise haber; futbol haberi olarak konulmuş ve daha yaygın bir erişime ulaşması sağlanmıştır.

Bu blogda sıklıkla basketbolu futbollaştırmayalım sloganını kullanıyoruz. Basketbolu futbollaştırma yönünde ciddi bir girişim olduğunu maalesef görüyoruz. Bu girişimin bir devamı olarak yine aynı gazetenin “yaratıcı zekalar”ının bir ürünü olan linkteki haberi değerlendirmekte yarar var. Fenerbahçe’nin EL’de seyircisi az olduğu için seneye EL’e çağrılmaması söz konusuymuş. Amacın takımına küskün Fenerbahçe seyircisini sahaya çekmek olduğu açık. Bu amaca kesinlikle karşı değiliz. Ancak bu noktada iki tane önemli sorun var. Bir tanesi doğrudan gazeteciliğe ilişkin. Gerçek olmayan bir haber ile insanları kandırmaya çalışmak. Habere bakarsanız altında bir isim göremezsiniz. Hürriyete özelmiş. “''Bizim için kupaya katılan takımın ismiyle birlikte maçını izleyen seyirci sayısı da önemli'' diyen ULEB yetkililerinin bu durum değişmediği takdirde önümüzdeki sezon Sarı-Lacivertli ekibi, Eurolig'e almayacağı öğrenildi.” Hangi uleb yetkilisi? ne zaman? Nerede? ne konuştu? acaba… Böyle gerçek olmayan bir haberi Fenerbahçe klübü kendi yayın organlarından yaysa anlaşılır olabilir. Politik bir davranış olarak değerlendirebiliriz. Ancak şu eleştiriyi de her durumda getiririz: İkinci sorun ya da eleştirimiz; seyirciyi sahaya çekmek için dışsal nedenler yaratmanın geçici çözümler olmasıdır. Hürriyet gibi bir gazete ve spor servisi illa bu konu üzerinde duracaksa; Fenerbahçe seyircisinin neden azaldığını incelemeli ya da değerlendirmeli ve ona ilişkin çözümler getirmelidir.

Meriç Tunca’nın Tanjevic’in gönderileceği konusundaki haberi umarım bu bağlamda ama gerçek olan bir haberdir. Sonraki yazıda bu konuyu değerlendirmek arzusundayım.

8 Kasım 2009 Pazar

Az Basketbol, Çok Mücadele; Az Hücum, Çok Müdafaa



Her iki takım için de zor maçtı. Her iki takım da formsuzdu ve eksikti. Fener’in eksiği birazcık daha fazlaydı. Bu da Efes’i bu nedenle birazcık daha öne çıkarttı ve Efes’in kazanmasını sağladı.

Doğrusu maçın sonlarında alan savunması yapan takımın kazanacağını düşünüyordum. Efes’in son beş dakikada alan savunması yapacağını ve maçı çevireceğini bekliyordum. Tersine Fener bir ara alan savunması denedi ama çok ısrarcı olmadı.

Efes kazanmayı daha fazla istiyordu ve isteklerinin karşılığını alabildiler. Final serisini de dahil ettiğimizde efes galiba 6 maçtır fenere kaybetmedi. Bu gerçekleşmesi pek de kolay olmayan bir seri. Efes’li oyuncuları tebrik etmek lazım.

Malaga maçını yazamadım ama orada gördüğüm ve Malaga’nın çok doğru yaptığı bir şeyi bu maçta yapmayan Fener kaybetmek zorundaydı. Bahsettiğim konu; Rako’nun savunma zaafından faydalanmamak. Ömer’in Rako’yu tutması, Rako’nun Ömer’i tutmasından daha kolay olmalıydı. Ömer Rako’yu bence kötü savunmadı ama hücumda rako’yu zorlayacak şekilde aktif olmadığından ibrenin Efes’e dönmesini engelleyemediler.

Oyunculardan başlamışken Sinan’dan bahsetmeden olmaz. Efes’in galibiyetinin önemli mimarlarından birisiydi. Sinan bu takımda özellikle şu günlerde daha fazla süre almalı. Efes’in maçları şu sıralarda ancak savunması ile kazanabileceğini düşünüyorum. Bu bağlamda Sinan daha çok süre almalı. Diğer bir mimar ise Ender’di. Efes oyun kurucularından ciddi katkı almak zorunda. Ender iki maçtır arzu edilen katkıyı vermekte. Ancak bunun geçici olduğunu biliyoruz. Nachbar boş atışları değerlendirerek takımın galibiyetinde pay sahibi oldu.

Bu maç bir bakıma her iki takım için buralarda yazdıklarımızı oldukça doğrulayan verilerle doluydu. Efes rakibin kaçırdığı faul atışlarında dahi savunma ribaundunda gerçekten zorlanıyor. Kaya kasun yan yana oynama zorunda. EL’de thornton’u 4 numarada kullanmak bence intihar olur. 4 numarada Semih’in istekli oyunu; Fener’in elinde iyi bir dört numara varken neler yapabileceğini gösterdi.

İki takımda hazır değil ve bu performansla Beşiktaş’ı yenme şansları yok. EL’de de ciddi takımlara karşı galibiyet alabileceklerini sanmıyorum. Mrsic hazır değil ve galiba artık yaşının olumsuz etkilerini hissetmeye başladı. Dolayısıyla tek bir oyun kurucuya kaldılar ve bu şekilde başarıyı yakalamaları kolay değil. Ayrıca 4 numaraya mutlaka bir oyuncu almaları gerekiyor.

Efes her ne kadar bu maçta rakibini 70 sayının altında tutmuş olsa da pota altı savunması alarm veriyor. Malaga maçında çok da üst düzey olmayan uzunlara karşı takımın pota altını karartamaması önemli bri soru işareti. Alan savunması ile maçı çevirebildiler ama her zaman alan savunması iş yapmaz. Efes’in bire bir de pota altı savunmasını yapması gerekli. Nachbar’ın bu işi yapmayacağı açık. Bu işi yapabilecek bir uzuna acil ihtiyaçları var.

6 Kasım 2009 Cuma

Çok Yorulduk Çok


Alan savunması sayesinde kazanma noktasına geldik ve alan savunması yüzünden kaybettik. Maçın benim açımdan özeti bu. Alan savunmasına başladığımız üçüncü periyodun 5.dk’sı ile normal sürenin sonuna kadar geçen 15 dk’de sadece 20 sayıyı potamızda görmüşken, uzatma bölümünde tam 5 üçlük yiyerek 20 sayı yedik. Yediğimiz üçlüklerin hepsi boş üçlüklerdi.

Efes Pilsen’in bu sene savunma ve hücum olarak oynadığı en derli toplu maçtı aslında. İlk yarıda Malaga’nın sağladığı 43-36’lık üstünlük yapay bir üstünlüktü. İnanılmaz zor pozisyondaki üçlükleri soktular. Ekstra oyunculardan akıl sınırlarını zorlayan ekstra basketler yedik. Ayrıca biz de iyi hücum organisazyonu yapmamıza rağmen boş atışları kaçırdık. İlk yarı bittiğinde benim düşüncem rakibin üçlük yüzdelerinin makul seviyelere düşeceği bizim de maça ısınıp boş şutları sokacağımız varsayımı altında bu maçı ikinci yarıda çevireceğimiz yönündeydi. Hatta skor üçüncü periyodun ortalarında 59-42 yenik duruma düştüğümüzde dahi Efes’in bu maçı bırakmayacağını düşünüyordum. Ender-Thornton-Smtih-Nachbar-Kaya beşlisi ile başladığımız alan savunması ile rakibi sürklase ettik. Hücum opsiyonlarını sadece üçlüklerle sınırladık. İlk yarıdaki gibi sokamayınca farkı azlatarak son 5 dk’ya 23-5’lik seri ile 65-63 önde girdik. Bundan sonrası artık takımların maçın kırılma anını oynama becersine kalmıştı. İki takım da bu beceriyi gösteremedi. Normal sürenin son bölümünde en dikkat çekici nokta Efes takımının yavaş yavaş yorulma emareleri göstermeye başlamasıydı. Özellikle maçın en değerli adamı olan Kaya’nın kenara dönüp “ben bittim, mola alın” demesi, ağzımdan “eyvah” kelimesini çıkmasına sebep olmuştur. Tabi burada Ergin Ataman’ın yapabileceği çok fazla şey yoktu. Kaya’yı kenarda nefeslendirmesi demek o gün Malaga’ya gelmeyen! Kasun veya Santiago’nun oyunaalınması demek olur ki bu da maçın kaybedilmesi anlamına gelirdi. Mecbur Kaya’yı mecbur oynatmak durumunda kaldı. Ayrıca bu sene ortalama 10 dk bile süre almayan alan Nachbar’ın da 35 dk sahada yer alması bu oyuncuyu maçın sonlarında çok zorladı ve maçın kritik anlarında hücumda epey aksamasına sebep oldu. Efes’in maalesef uzatmada pili bitti. Uzatmada alan savunmasında ayaklar beynin söylediğini yapamayacak duruma gelince boş şutlara çıkamadılar ve Ender’in efsanevi performansına rağmen maçı kaybettiler.

Tabi burada Ergin Araman’a çok eleştri getirilebilir. Maçın krtik anlarında neden kırılma anlarının adamı olan tecrübeli Rakocevic sahaya sürülmedi denebilir. Santiago ve Kasun gibi adamlardan neden faydalanamadığı sorulabilir. Alan savunmasında neden bu kadar çok ısrar edildiği de sorulabilir. Kendimi koçun yerine koyup düşündüğümde sahadaki beşi aynen tutmaktan başka yapılabilecek çok fazla şey yoktu gibi geliyor. Ender süper performans segiliyor, Smith Thornton savunmada ve hücumda takımın yükünü çekiyor. Nachbar geldiğinden beri en iyi oyununu oynuyor, ayrıca Shumpert’in sakatlanmasıyla yedeği de yok. Kaya herkesin malumu. Buradaki eleştrim transfer politikasına. 4 numara eksikliği bu kadar aşikar iken tutup Ermal ve Santiago’nun alınması bence kilit noktadır.

Her ne kadar bu maç kaybedildiyse de en azından ilk defa bize zevkli bir maç izlettirdiler. Sonuna kadar savaştılar. Hele Fenerbahçe maçından sonra basketbol izlemenin keyfine vardım. Buradan takımın bir ritm yakalayacağını grubu en kötü ikinci veya üçüncü bitireceğini düşünüyorum. Ancak, her zaman belirttiğim gibi iyi bir 4 numara alınmadığı sürece Efes’in bu kadro ile yüksek hedeflere ulaşması çok zor görünüyor.

5 Kasım 2009 Perşembe

Cibona Maçı'nın Düşündürdükleri


Apdi İpekçi salonunun nasıl bu kadar kasvetli bir ortam haline getirildiğini merak ediyorum. Belki de televizyondan yayınından dolayı öyle görünüyordur diyordum, ama oradaki maçları yerinden izleyen insanlar da aynı durumdan bahsediyorlar. Seyirci de gelmeyince maça hafif bir keyifsizlikle başlıyorsunuz.

Bu arada İstanbul’daki Fenerbahçe seyircisine ve basketbolseverlere hayret ediyorum. Nasıl bu kadar salonu boş bırakabiliyorlar. Acaba hangi maça gelecekler? Fenerbahçe’nin grupta kendi sahasında oynayacağı 3 maç kaldı. Top 16’ya kalırsa 3 maç daha var. Yani bu sene Fenerbahçe Ülker’i yerinde izleyeceğiniz, destek vereceğiniz topu topu 6 maç kaldı. Sadece 6 maç sonrası yok. Eğer takımda sizin hoşlanmadığınız bir durum varsa ki olabilir: takımın oyunu size zevk vermiyordur. Tanyevic’i beğenmiyorsunuzdur. Gelin bu mesajı salona gelip uygun bir dille iletin. Fenerbahçe yönetimi bu seyirci kısrlığının sebebleri ve çözüm yolları üzerinde mutlaka duruyorlardır.

Maça gelelim. Oyun içinde Fenerbahçe Ülker zorlandı gibi gözükse de aslına oyun hep Fenerbahçe’inin kontrolündeydi. Cibona’ın ilk periyotta farkı açması sonra Fenerbahçe Ülker’in 16-0’lık seri yakalaması, sonra farkın tekrar kapanması ve maçın sonunda oyunun kopması hep Fenarbahçe’nin insiyatifinde olan şeylerdi. Maça asıldıkları zaman farkı açtılar, biraz kemeri gevşettiklerinde fark kapandı. Cibona maça hep asıldı. Temel fark buydu.

Bu maç aslında iki gerçeği de ortaya koymuştur: Oğuz ve Ömer’in daha fazla süre aldıklarında Semih’e göre çok daha fazla verebilecekleri. İki oyuncu bu maçta yüzde 65 saha içi isabetiyle toplam 22 sayı 15 ribaunt, 5 blok ve 37 rating ile onadılar oynadılar. Oğuz 33 dk, Ömer 20 dk oynadı. Semih ise 24 dk’da yüzde 20 saha içi isabetiyle 2 sayı ve 6 ribaund ile oynadı. Diğer bir gerçek Solomon’un kadro dışı barkılmasıyla takımın oyun kurucusuz oynuyor olması. Greer daha çok 2 numara özellikleri olan ve bu bölgede daha iyi verim veren bir oyuncu. Geçen sene Olympiakos’ta Papaloukas ve Teodosic’in yanında çoğunlukla 2 numara oynadı. Mrsic’in takım içindeki rolünü zaten herkes biliyor. Bu durumda Fenerbahçe Ülker’in önünde iki seçenek var. Solomon’u göndermek ve yerine oyun kurucu almak veya Solomon’u kazanmaya çalışmak. İkisi de birbirinden çetrefilli seçenekler. Üçüncü seçenek olan böyle devam etme seçeneği bu seneyi feda etme seçeneğidir.

4 Kasım 2009 Çarşamba

Taraftar yok, Aziz Başkan var...


Maç öncesi Cibona değerlendirmemde kolay bir maç beklediğimi belirtmiştim. Fenerbahçe’nin önemli eksikleri olduğu ama çok da derin bir kadrosu olduğu bu nedenle de EL’in en kötü takımlarından olan Cibona’ya karşı zorlanmasının benim için sürpriz olacağını söylemiştim.

İlk yarı 32-32 berabere bitti. Cibona maça oldukça konsantre başladı. Fenerbahçeli oyuncular ise oldukça şaşkındı. Cibona’nın farkı açması adeta bir şamar gibi oyuncuların yüzüne çarpması ile sarı lacivertli oyuncular, formanın hakkını vermeye başladılar ve 12-0’lık seri ile öne de geçtiler. Ancak Cibona oyun konsantrasyonunu yeniden yakaladı. Üst üste attıkları 3 üçlük ile tekrardan öne geçtiler ve ilk yarı berabere bitti. İlk yarının en önemli istatistiği Fener’in altısı ilk periodda olmak üzere toplamda yaptığı 8 top kaybı idi. Bir maç içinde yapılabilecek top kaybı istatistiğini ilk periodda gerçekleştirmiş olmaları, oyuncuların şaşkınlığını gösteren en önemli istatistikti.

3 periodun sonlarında ömer’lerin katkısı ile Fenerbahçe oyunda üstünlüğü ele geçirdi. 4. periodda ise sertleşen savunma ile Fenerbahçe galibiyet aldı. Zaten Fener’in azıcık diş göstermesinin galibiyet için yeteceğini maç öncesinde yazmıştık. Ama maçın beklediğim kadar kolay olmadığını belirtmem gerek. Oyuncularda isteksizlik can sıkıcı.

Takımın pota altındaki oyuncuları daha fazla besleme gayreti çok önemliydi. En azından takım elindeki uzunları hatırladı. Bireysel performanslara baktığımızda ise Amerikalı oyuncuların ne hücumda ne de savunmada beklenen performansı göstermemeleri can sıkıcıydı. 40’larına merdiven dayayan Mrsic’den öğrenmeleri gereken şeyler var. Ömer’ler bugün takıma gerçekten iyi katkı verdiler. Oğuz Semih de iyi mücadele ettiler. Özellikle Ömer Aşık ve Oğuz’un yan yana oynatılması ve verimli olmaları ilerisi için bence iyi bir işaretti. Preldzic oyun kurucu vazifesini kaldıramadı. Zaten Gree r varken Preldzic’in oyun kurması bence çok akılcı değil. Günün iki büyük hayal kırıklığı ise Kinsey ve Preldzic oldu. Her ikisi de çok kötü oynadı. Hücumdaki hatalarını geçiyorum ama savunmada da hiçbir şey yapmadılar.

Cibona’da Rozic ve Graves takıma katkı verdiler. Maçın sonlarında Rozic beş faulle çıktı graves ise hiç oynatılmadı.

Maç içinden küçük notlar da verelim. Kinsey’in parmağı Jamoınt’un gözüne geldi. Olay ikinci periodun ortalarında gerçekleşti. Devre arasında bile çocuk düzlemedi ve 3. periodun ortalarında ancak girdi.elektrik kesintisi nedeniyle son dört dakikada skor boardlar arızalandı ve maça 5 dakika kadar ara verildi. son saniyelerde bir pozisyona sinirlenen Tanjevic elindeki su şişesini yere fırlattı ve parkelerin temizlenmesi gerekti.

Yazının başlığına gelirsek: Fenerbahçe taraftarı yine gelmedi. Taraftarın boşluğunu ise Aziz Başkan doldurmaya çalıştı. Maç içinde alkışlayarak sürekli takımına destek verdi. Aziz başkanın bir taraftar gibi takımının yanında olması çok güzel. Ama bir taraftar gibi beyanatlar vermesi (kamuya açık bir dergi bile olsa) kendisine yakışmıyor. Suçu ispatlanmadığı sürece herkes masumdur ilkesini hatırlamamız gerekiyor. Geçmiş sezonlarda Fenerbahçe’de çeşitli branşlarda doping yapan oyuncular olmasından hareketle nasıl ki bunu yaygınlaştırarak Fenerbahçe kulübüne mal edemezsek, Efes kulübüne de aynı bağlamda bir söz söyleyemeyiz, söylememeliyiz. Herkesin öncelikle elini vicdanına koyması gerekiyor. Bunu haber yapan Hürriyet gazetesinin de.