8 Aralık 2011 Perşembe

3'te 3 olmadı: Galatasaray:63 Siena:67


McCalebb, Lavrinovic ve kaukenas gibi önemli oyuncularından mahrum Siena karşısında Shipp'den yoksun bir galatasaray, Zaza'sız oynayan bir galatasaray'ın ne yapacağını merak ediyordum. Aslında kafamdaki senaryo birazcık buna benziyordu. Tek farkla ki, dar rotasyonla oynayan Siena'nın maçın sonunda bizden daha fazla seçim hatası yapacağını ve seyirci baskısıyla son dakikalarda maçı alacağımızı düşünmüştüm; olmadı.

Mahmudi'nin dediği gibi "deneyim belki sadece bir kelime ama bu maç örnek olarak alındığında anlamının çok daha anlamlı olduğu açığa çıkıyor." Tabi buna sadece oyuncu deneyimi değil coaching deneyimini de eklemek gerek. Klüp deneyimini de eklemek gerek. hepsi bir araya gelince bu sonuç çıktı denilebilir. Ama ben buna pek katılmıyorum.

Doğrusu Lakovic, Shumpert, Songolia ve Ender deneyimsiz oyuncular değiller. Mevcut Siena kadrosunda da Zizis, Andersen, Rakocevic, Stonerook haydi bir de ress diyelim tecrübeli oyuncular.

Siena'nın kaybedecek birşeyi yoktu. Bizim de kaybedecek fazla birşeyimiz yoktu. Pota altında Andersen gibi bir adamla çok iyi boğuştuk. Maçı sürekli domine ettik. tek sorun maçı koparıp gidemememiz bunun nedeni de Songolia ve Shumpert aynı gün ikisi birden kötüydü. Onlardan birisinden gelecek bir katkı ile bu maçı kazanırdık. Cevher girdi bir ara belki Cevher de ısrar edilebilirdi. En önemlisi ise yoruldu mu bilmiyorum ama Andric'i maçın sonlarında çıkartmak en önemli hatamız oldu diye düşünüyorum. Hem çok kuvvetli hem de konsantresi çok yüksekti. Çıkıp tekrar girdiğinde aynı konsantrasyona sahip değildi ve Andersen'in çok kritik şutuna el dahi kaldırmadı.

Kaybedlen bir şey yok son tahlilde ancak alınacak galibiyet güzel moral olurdu. Takımın güvenini arttırırdı. Hem de 3'te 3 yapmış olurduk. Kazandığımız şeyler var. maçın sonunu iyi oynamak gerektiğini bir kez daha gördük. Sertaç oyuna girdi ve çok güzel bir sayı yaptı. Lucas bu düzeylerde oynayabileceğini bazı çatlak seslere göstermiş oldu.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Efes-EA7 Milano: 84-70 (Efes Kısaları Ses Vermeye Devam Etti) ve Nancy:53 Fenerbahçe 73 (Preldzic Ses Verdi)



Efes'de potansiyeline göre kötü oynayan bir oyuncu var mıydı sorusu ile başlayalım. Barac haricinde verebilecek cevabımız yok gibi. %40 gibi bir ikilik yüzde ile oynadı. Savunmada daha etkili olabilirdi. Doğrusu efes uzun rotasyonunda şöyle bir görev paylaşımı var. Savanovic ve batista genelde beraber oynuyorlar ve bu durumda ribaunt ve savunma yükünü ağırlıklı olarak batista üstleiyor barac ve ersan durumunda ise bu yükü ersan üstleniyor.

Yukarıdaki souryu bir de tersten soralım; potansiyelinden daha iyi oynayan bir oyuncu var mıydı? Biraz Cenk, biraz da sinan bu soruya verebileceğimiz isimler. E sinan hazirandan beri yani neredeyse 6 aydır dinleniyor artık patlama yapma zamanı gelmişti. Cenk ise 6 yıldan fazladır dinleniyor (EL'de 8 sezonu ve Uleb'de ise 1 sezon en azından isim bazında var) e artık kariyeine basketbolda devam edip etmeyeceği yönünde bir karar vermesi lazımdı. Cenk'in performansında Ersan faktörünün önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. daha önce yazdığım için tekrar etmeyeceğim bu konuyu. unutamayacağım bir pozisyon var. Efes set hücumunda hızla top çevirdi ve Cenk boş şut pozisyonu yakaladı. o sırada savunma oyuncusu üzerine doğru geliyordu. Cenk üçlük kullanmak yerine bir vücut fake'i ile oyuncuyu geçti, penetre sonrasında uzunları görünce göz yaşı damlası bıraktı. Cenk böyle devam edip yıllardır gizlenmiş potansiyelilni sahaya yansıtacak mı yoksa traş bıçağını kaydırıp bıyıklarına veda ettiğinde alışık olduğumuz Cenk'i mi göreceğiz?

İlievski kendi normalini sahaya yansıttı ve sonunda Kerem'in yedeğinden katkı bulduk. Ancak bu durum oyun kurucu rotasyonunun zayıflığını örtmüyor.

Efes, kısalarından verim aldığı sürece başarılı olacak. Kinsey sağlam döndüğü zaman Efes kısa rotasyonu tat vermeye başlayacak ancak F4 adayı takımlarla kıyaslandığında Efes'in çok iyi uzun rotasyonuna (Ersan'ın boşluğu nasıl telafi edilecek merak ediyorum) sahip olduğu söylenebilir ancak maalesefr aynı şeyi kısa rotasyonu için söylemek mümkün değil. Basketbolda kısa rotasyonunun uzun rotasyonundan bir parça daha önemli olduğu gerçeğini buna eklediğimizde efes mevcut kısa rotasyonu ile top 16'da başarılı olabilmek için sürekli ekstra katkıalra ihtiyaç duyacak. Umarım Sinan ve Cenk bu katkıları sürekli verebilirler.



Fenerbahçe ise efes'in tam tersi bir kadro yapısına sahip. Uzun rotasyonunda zayıf kalsa da Avrupa'nın en iyi kısa rotasyonlarından birisine sahip. Ancak takımın iskeleti ve oyun şablonu yok. bunun temel nedeni ise oyun kurucuların takımı oynatmaya dönük isimler olmaması. Ukic çok formsuz. Jerrels combo guard. saf olarak oyun kurucu değil. Dolayısıyla takımı oynatabilecek tek isim Preldzic ve hücumu organize etmeseydi yarım nancy bile başa bela olabilirdi.

Fener'in kısa rotasyonundaki zenginlik göz kamaştırıyor ve her ne kadar dün Jerrels hücum anlamında üstün bir oyun sergilese de Fenerbahçe'nin ihtiyaç duyudğu oyun kurucunun takımı daha oynatmaya dönük bir oyuncu olması gerektiğine inanıyorum. Sağlam bir Engin bu kadroya büyük katkı sağlayacaktır.

Görebildiğim en önemli sorun Bogdanovic'in savunmada yokları oynaması. Savunmada silik bile değil adeta görünmez. Rakip sürekli 5'e 4 hücum etti. Zayıf takımlara karşı bu durum soprun teşkil etmese de ciddi rakiplere karşı Bogdanovic'in bu vurdumduymaz savunması çok baş ağrıtıcı olabilir. Savunmamız iyi olduğu için rakibi 53 sayıda tutmadık, rakip dağınık olduğu için 53 sayıda kaldılar. hem hücumda hem de savunmada daha organize işler yapmak lazım. ama özellikle Ukic'in sayı olarak değil ama asist olarak, takım idare etmek olarak ipleri eline alması kendine gelmesi gerekiyor.

2 takımımız galibiyet aldı. şu ana kadar beceremedik umarım bu hafta 3 galibiyet alabiliriz.

1 Aralık 2011 Perşembe

Spirou-Efes: 62-66 (Efes kısaları ses verdi)


Kinsey'in yokluğunda (performansı düşük olduğunda)Efes Pilsen'in büyük işler yapmasını beklememek gerek. Maccabi ile Real'e yenildi, Partizan ve Spirou'yu yendi. Mevcut kısa rotasyonu ile Efes'in kendisine yakın rakiplere karşı galibiyet alabilmesi için kısa rotasyonundaki oyuncuların ekstra performans göstermesi gerekiyor. Dün Tunceri yine Avrupa'nın en iyi 10 oyun kurucusundan biriymiş gibi oynadı. 4-5 maçta bir Tunceri böyle oynayabiliyor. Sinan ve Cenk savunamda gerçekten önemli işler yaptılar ve Vujacic takımın bir parçası gibi oynadı. Vujacic bu maç öncesinde 1,5 asist ortalaması ile oynarken 4 asist yaptı sadece bu maçta. ilk periodda farklı farklı dönemlerde 3 oyuncuyu top kapmak için yere atladığını gördük. kerem, sinan, vujacic, savanovic ve barac'dan hangisi atlamış olabilir diye düşünsek ilk akla gelen isimlerin değil, son akla gelebilecek isimlerin atladığını görürüz. İlk periodda savanovic barac ve Vujacic'i yerde top kapma mücadelesinde gördük. ilginç ve önemli bir detay; oyuncuların isteğini göstermesi açısından...

Efes çok rahat kazanacağı maçı zora sokmayı nasıl başardı ben anlayamadım. cenk'den 6ribauntluk bir katkı gelmesine rağmen toplam takım ribauntunda Efes'in 8 ribaunt geride olması çok düşündürücü. dahası 73 doğumlu olan (tahminim EL'de daha yaşlı oyuncu yoktur.) Riddick'in efes'in çok güvendiğimiz pivot rotasyonunda ayak çabukluğunu kullanması garip bir durum. 40 yaşındaki bir adamın ama ayak çabukluğunun ekmeğini yemesine izin verdik. 16 dakika oynadı ve 10 ribaunt aldı bunlardan 5'i savunma ribauntu diğer 5'i ise hücum ribauntu.

"2 dakika daha olsa bu maçın sonu ne olurdu kimse bilemez" demiş Ufuk. Bence kötü açıklama. Farkın kapanma nedeni Efes'in anlamsız bir şekilde nasıl olsa kazandık havasına girmesi. Koçun hatası ise takımı bu havadan çıkartmaması. Dün izlediğim Efes bu maç değil 2 dakika, isterse 100 dakika uzasaydı da Efes yine kazanırdı diye düşünüyorum.

Kinsey'siz Efes, Partizan'a rövanşı vermedi, Spirou'dan rövanşı aldı, bakalım EA7'ya karşı ne yapacak. Efes'de güzel gelişmeler var. Önce Cenk'ten bahsetmek lazım. Cenk'i ilk kez hırslı ve istekli görüyorum. Dün fazlaca sorumluluk aldı. Savunma ve ribauntlardaki gayreti ile o şutları deneme hakkını kazanmıştı. Sokamadı belki ama istekli olması önemli. Cenk eski Cenk gibi olsaydı kinsey'siz Efes'in EL'de galibiyet çıkartması bence mümkün olmayabilirdi. Son tahlilde Cenk'in bench ısıtmak dışında işlewvleri olduğunu görmemiz güzel. Cenk'deki bu değişimi ben ilginç gelecek ama Ersan'a bağlıyorum. Ümit takımı sırtında taşıyan iki oyuncudan biri cenk diğeri ise Ersan'dı. cenk Ersan'ın geldiği kademeyi yakından saha içinde görünce muhtemelen kendinden utandı ve birşeyler yapmaya karar verdi. Umuyorum böyle devam eder. Sinan sakatlığının etkisini yavaş yavaş üzerinden atıyor. eski çabukluğuna kavuşmak üzere. Vujacic, takımın bir parçsı olma yolundaki istekliliği çok önemli. ilk kez 35 dakika oyunda kaldı ve ilk kez sadece 10 top kullandı. Rakam fazla gibi gözükse de bu maç öncesinde yaklaşık 14-15 top kullandığını düşünürsek, 10 rakamı oldukça kabul edilebilir olmakta. Tek sorun ilievski. ne savunmada ne de hücumda varlığını hissettrimemesi Efes için önemli bir handikap. ilievski sınırları belli olan bir oyuncu ama ne savunmada ne de hücumda bu kadar kötü bir oyuncu değil. Efes'in kısa rotasyonunun form durumu Efes'in sıralamadaki yerini belirleyecek. Kinsey'in sakatlık öncesindeki performansı ile dönmesi çok önemli ancak ilievski'den verim alınamazsa top 16 sonrası Efes için büyük bir hüzün olabilir.

24 Kasım 2011 Perşembe

Uzatmalarda Gelen Sevinç-Hüzün



Önce sevindik sonra üzüldük. 3'te üç yapmaya çok yaklaşmıştık ta ki uzatmalarda Fenerbahçe teslim bayrağını çekene kadar.

Galatasaray maçının normal süresinin son beş dakikasını ve uzatmalarını seyredebildim. O nedenle fazla bir şey söyleyemem. Zaza'nın katkı vermesi ile "Zaza'nın kazanılması olumlu bir gelişme" şeklinde bir argüman ortaya atıldı. Ben buna pek katılmıyorum şöyle ki; takımın bireysel performanslara bağımlı olması bence iyi olmaktan ziyade olumsuz bir durum. Özellikle Efes ve Galatasaray kadrolarındaki büyük değişikliklere rağmen sene başında oynadıkları takım oyunundan giderek uzaklaşarak, bireysel yeteneklerin kendilerini göstermeleri ile galibiyet almaya başladılar ve uzun vadede bunun iyi sonuçlar doğurmayacağı rahatlıkla söylenebilir. Takımın 2 hatta 3 oyun kurucu ile oynadığı, genelde de 4 kısa ile mücadele ettiğini düşündüğümüzde rakibin ise hiç galibiyet almamışl bir takım olduğunu buna eklediğimizde takımın sadece 14 asist ile oynaması ve buna karşın 20 top kaybı yapması düşündürücü.

Ancak takımın geriye düştükten sonra galibiyet için inanılmaz efor sarfetmesi ise takdire şayan bir durum. Özellikle oyuncularının terlerinin son damlasına kadar mücadele etmeleri ve maçı çevirebilmeleri sadece rakibin genç ve tecrübesizliğine değil, Galatasaray'lı oyuncuların kazanma hırsına dayalıydı. Takımın bu denli hırslı olmasını sağlayan faktör ise; taraftarının inanılmaz desteği idi. Galatasaray'ın gerçek gücünü haftaya test etme olanağı bulacağız. Galatasaray'ın bu sene neler yapabileceğini gösterecek en önemli maçı haftaya. Ya mağlubiyeti telafi edeceğiz ya da 4. olarak gruptan çıkacağız.






Fenerbahçe ölüm grubunda oynuyor. tüm takımlar eşit ayarda gibi. grup birincisi ve sonuncusu her an değişiebilir. Doğrusu Nancy ve Cantu sürpriz yaptılar. OLY, Caja Labarol, Bilbao ve Fenerbahçe rahatlıkla ilk dört'ü alır beklentisi vardı. Olmadı. Şu an için gruptan kim çıkacak o bile belli değil. tüm takımlar 5 galibiyet 5 mağlubiyet alabilir. Bu anlamda dün akşamki maç, hem gruptan çıkmak ve hem de birinci çıkmak için çok önemliydi. Fenerbahçe 3 period boyunca maçı kazanacak şekilde oynadı. 4. periodda Caja'lı oyuncular sazı ellerine aldılar ve uzatmalarda da kazanmayı bildiler.

Bogdanovic hücumda her geçen gün daha etkili olmaya başladı ama aynı bogdanovic işin savunma kısmında da giderek kötü oynuyor. San Emeterio her pozisyonda Bogdanovic'i geçti. Hatti bogdanovic durumu seyretti diyelim, savgili Spahija örneğin Sefolosha ile Emeterio'yu savunmayı neden düşünmedi doğrusu anlam veremedim. Basketbolda kısa rotasyonu da uzun rotasyonu da çok önemli. ancak kısa rotasyonu uzun rotasyonundan bir parça daha önemli önemli. kısalar iyi olduğunda vasat uzunlarla bile iş yapmak mümkün. ancak en yi uzunlara kötü kısalar eşlilk ettiğinde takımın galibiyet ççıkartması mümkün değil. Bu noktada Fenerbahçe'nin en büyük avantajı kısa rotasyonunun isim bazında çok iyi olması. Feerahçe'Nin top 16'ya kalmasını sağklayacak tek faktör bu olacak gibi. Oyuncular formsuz, koç formsuz, uzunlar kötü, sakatlar var ancak kısa rotasyonu çok kaliteli isimlerden oluştuğu için bu takım çok can yakacak. Form düzeyi arttığında ve eksikler takıma tam anlamıyla aktıldığında ise çok tehlikeli bir Fenerbahçe karşımıza çıkacak. bu arada ilginç bir şekilde takım oyunu içinde yükselme olanı olan oyunucların Fenerbahçe maçlarında ortalamaları üzerinde oynadıklarını görüyoruz. Bu sene Prigioni, printizesis, moerman, banic ve san emeterio gibi oyuncular ortalamaları üzerinde bize karşı oynadılar. Neyse yolumuz açık olsun.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Efes-Partizan (67-58)


Partizan'ın üst üste 3 haftadır kazandığını, Efes'in ise son 2 haftada kaybettiğini düşündüğümde çok zor bir maç olacağı beklentisine girmiştim. Doğrusu maç öncesi beklentim tam olarak sahaya yansımamış olsa da maç sonunda Partizan'ın dış şutları sokmaya başladığı dönemde Pekovic'İn 5 faul ile dışarda olması ve Savanovic ile o şutlara karşılık verebilmemiz maçı kazanmamızı sağladı.

Ben maçta Efes mi iyi savunma yaptı yoksa Partizan mı kötü günündeydi çok emin olamadım. Partizan kısalarının dış şutlarda gününde olmaması, Pekovic'e yardım getirmemeizi kolaylaştıran bir faktör oldu. Sİnan ile rakip oyun kurucuya baskı yapmamız ve Cenk'in de uzun kolları ile çaldığı topların savunmaya etkisi beraber değerlendirildiğinde Efes maçı kazanmayı başardı. bu galibiyette şüphesiz ki Kerem'in de rolü çok önemli. Kerem ortalama performansının üstünde oynamamış olsa maç daha kısır skorlarla devam edebilir ve Partizan, çok fazla geriye düşmeyerek maç içinde kalabilirdi. Bu durumda ise maç sonu tamamen farklı bir senaryo ile karşılaşmak mümkün olacaktı.

Efes için sorun tam olarak bu noktada başlıyor. Kinsey'in olmadığı ya da üstün performans sergilemediği durumda kısa rotasyonundaki oyuncualrın ortalamanın üzerinde oynamaları gerekiyor. Hem de bir tanesinin değil en az iki üç oyuncusunun ortalama üzerinde oynaması gerekiyor ki Efes maçı kazanabilsin. bu minvalde dün akşam, Kerem, Vujacic ve Cenk kendi oyun ortalamalarının üzerinde oynayarak maçın kazanılmasında önemli rol oynadılar. Sinan'ın savunma performansı da bu maçta önemliydi. Yağtığı baskı ile rakibin hücum düzenini bozması genel olarak önemliydi. Vujacic kendine değil takıma oynadı ve verimliği arttı. 1,2 asist ortalaması ile oynuyordu dün 3 asist yaptı. Vujacic'in bu oyunu istisna değil, rutin olmalı.

Bireysel performanslar dışında Efes'de küçük de olsa bir değişim vardı. tam saha baskı yerine yarı saha baskıyı daha fazla uyguladılar ve bu oldukça işe yaradı. Bakalım bu düne özel bir görüntü müydü, yoksa genel olarak bir strateji değişikliği mi?

Kazanılması gereken bir maçı Efes kazandı. Ancak bu galibiyet takım olgusu ile değil, bireysel performanslar ile geldi. Kinsey'siz Efes tat vermiyor. Umarum Kinsey sakatlık öncesindeki formu ile takıma dönebilir.

Ilievski transferi öncesinde Efes pilsen Kerem'e yedek değil, Kerem'i yedek bırakacak bir oyun kurucu peşindeydi. Huertas, Spanoulis gibi isimler olmayınca Efes ilievski'yi transfer etti. Kerem'e yedek oyun kurucu aldı. ılıevski çok kötü oynuyor. Bunu formsuzlukla açıklamak kolay değil. umarım üzerindeki ölü toprağını bir an evvel atabilir.

18 Kasım 2011 Cuma

Mağlubiyetler...




Galatasaray'la başlayalım.

Öncelikle her takımın çekinebileceği bir kadro kurdu. Siena'nın ve Barca'nın bize karşı maçtaki konsantrasyonları üst düzeydeydi ve maça iyi başladılar. Siena maçından farklı olarak Galatasaray geriye düştüğünde dahi kazanmayı umuyorlardı. Belki sizlere anlamlı gelmeyecek ancak Wallace dışarıdan 5/3 ile oynarken aynı pozisyonda Cevher'in 4/0 ile oynaması maçın kaybedilmesine neden oldu.

Galatasaray için bu önemli bir kayıp değil. Hatta iyi tarafından bakıldığında Barcelona'nın oynadığı maçlarda (union olimpija haricinde onda da sadece 1 sayı farkla) period dahi kaybetmediği düşünüldüğünde Galatasaray’ın bir periodu berabere iki periodu ise önde kapattığı notu bence oldukça önemlidir. özellikle son periodu Galatasaray’ın 18-9 gibi bir skorla önde kapatması Barcelona ile oynayan diğer takımlarla bizim farkımızı göstermesi açısından bence önemli bir done. Rakibi dışarıya zorlamamız ve her iki alanda da iyi savunma yapmamız yardımlaşma ve yardım sonrasında hızla seti yeniden oturtabilmemiz çok olumluydu.

Böylesi maçlarda kadro ve takımın ismi belirleyici oluyor. Cevher Wallace'den daha iyi bir şutör olmasına rağmen gözü kapalı yapabileceği atışlarda buralarda oynama alışanlığı olmadığından ya da rakip takımın isminin onun psikolojisi üzerinde yarattığı baskı nedeniyle o atışları sayıya çeviremezken Wallace EL kariyerinde 4 maçta toplamda 4/0 üçlük atmışken bize karşı 5 atış deneyerek bunun 3'ünde başarılı olmasını oynadığı takımın isminden kaynaklandığını söylemek mümkün.

Neyse, Galatasaray camiasından basketbolu bilenler bu maç sonrasında üzülmemişler hatta gelecek için olumlu ışıklar görmüşlerdir.





Efes'le Ddevam edelim
Efes için benzer şeyler söylemek pek mümkün değil. Efes'de coaching ve kısa rotasyonun zaafları göze çok batıyor. Kinsey'in sağlam dönmesi önemli. Farkın kapatılması çok önemliydi ancak kapanan farkın açılması gelecek için kötü oldu. Muhtemel bir üçlü averaj durumu düşünüldüğünde bu farkı efesin kendi lehine çevirmesi kolay olmayacaktır. Ufuk'un son dönemlerin en formda uzunu Barac'ı sadece 8.30 dakika kullanması önemli bir sorun. Sinan'ın bu düzeylerde 30 dakika oynaması keza Cenk'in 15 dakika civarı süre alması kısa rotasyonundaki sorunu adeta gözler önüne seriyor.

Ancak en önemli sorun Ufuk'un takımı yönetememesi. Böyle bir rotasyonu kullanmak için daha kariyerli bir koça takımın ihtiyacı var. Maç sonrası Madrid koçu EL'de 20 sayılık bir fark kolay değil diyor. Efes'e karşı bu farkı yakalamak daha da zor. Daha kötü bir kadro ile kendinden daha iyi bir kadroya karşı fark atmak gerçekten çok yaşanan bir olay değil.

Bu noktada uzun oyuncuların ancak kısaların onlara pozisyon hazırlamaktaki yetenekleri kadar oynayabileceğinin altını çizmemiz gerek. Sene başında Efes Kerem Tunceri'yi yedek bırakacak bir oyun kurucu peşindeydi. Huertas, Spanoulis gibi. Ancak aldıkları isim Kerem'e yedek oldu. En önemli sorun özellikle guard rotasyonunun gerek hücum gerekse savunma açısından yeterince güçlü olmaması. Top 16'ya kalındığında iyi bir transfer ile bu sorun aşılacaktır. Kinsey'in sağlıklı dönmesi de oldukça önemli. Bu iki durum gerçekleştiğinde Efes'i daha iyi yerlerde göreceğiz.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Fenerbahçe Cantu: Uzatmalarla gelen Şans


Fenerbahçe çok formsuz günlerden geçiyor dolayısıyla çok kötü oynuyor. buna karşın Cantu adeta grubun sürpriz takımı hüvviyetinde. dün geceye kadar 3 galbiyet 1 mağlubiyet ile caja labarol ile birlşikte grubun zirvesinde idiler. Muhtemelen kuralar çekildiğinde grupta liderlik mücadelesi yapabilmeyi umut eden takımlardan birisi değildi Cantu ve koçları Trinchieri için de hedef top 16 idi fazlası değil. Grup birinciliği ya da ikinciliği gibi hayalleri yoktu muhtemlen. fenerbahçe'nin bulunduğu grup öyle bir hal aldı ki doğrusu neredeyse her takımın grup birinciliği ile sonunculuğu şansı eşit gibi. 3 takım 3-2 galibiyet ile birinci sırada iken diğer 3 takım ise 2-3 galibiyet oranı ile son 3 sırayı paylalıyorlar. her takım her takımı yenebiliyor. keyifli bir grup. İşte bu noktada galibiyet kadar önemli olan bir durum var o da averaj. Şu andaki görüntü devam ettiği takdirde bu grupta her takım beş galibiyet 5 mağlubiyet yakalayabilir ve averaj belirleyici olabilir. işte uzatma ile gelen şans aslında buydu Fenerbahçe için. Tatlı bir fark 7-8 sayılık bir fark yakalanabilirdi. Ama konsantrasyon eksikliği, coaching eksikliği ile birleşince arzue dilen fark olmadı ama en azından galibiyet geldi.

İşin güzel tarafı Fenerbahçe gerçekten çok formsuz iken 5 maçta 3 galibiyet alabildiyse birazcık form tuttuğunda, Ukic biraz takımı oynattığında bu gruptan rahatlıkla lider olarak çıkacaktır. Düşünün siz, Mirsat yok, Marko yok, ukic formsuz, Jerrels çok kötü, Bogdanovic istenen kıvamde değil, preldizc ise insiyatifi almıyor ve siz formda bir rakibi yenebiliyorsunuz. İşler bu kadar kötü iken alınan bu galibiyetler işler biraz düzeldiğinde çok değil, Ukic biraz form tuttuğunda liderlik kapısını Fenerbahçe için aralayacaktır.

Maçı Fenerbahçe toplamda sadece 6 asist ile tamamladı. Asist sayısı takımın takım olmaktan ne kadar uzak durdurğunu gösteren önemli bir gösterge. Sorun ise mevcut guard rotasyonu ile uzun seçimleri arasındaki kısır döngüde yatıyor. Gerek Jerrels gerekse Ukic ikili oyunları seven oyuncular ancak Fenerbahçe pivotları ikili oyun konusunda oldukça ağır kalıyorlar. bu da asist sayılaının çok düşmesinin önemli bir nedeni o0larak karşımıza çıkıyor. Ukic çok yönlü bir oyuncu olduğpu için toparlandığında takımı farklı şekilde oynatacak ve takımın ve kendi bireysel istatistiklerini de yükseltecektir. Diğer durumlarda Preldzic'in hücumu organize etmesi gerekiyor ancak dün akşam Perldzic de kötüydü.

Son tahlilde yaptığı baskı ile özellikle maçın kırılma anlarında yaptığı baskı ile rakibi top kayıplarına sürükleyerek Fenerbahçe asist dezavantajını ortadan kaldırabildi ve galibiyete uzanabildi. Tebrikler.

11 Kasım 2011 Cuma

Takas: Efes vs. Maccabi


Çok değil sadece koçları değiştirseydi bu iki takım acaba nasıl bir sonuç ortaya çıkardı sorusu çoğumuzun aklına gelmiştir. Ya da Farmar ile Vujacic yer değiştirseydi ne olurdu? Belki biraz iddialı olacak ama koçlar sabitken Farmar Vujacic takasının bir işe yaramayacağını düşünüyorum ancak koçlar değişse ve farmar Vujacic takası olmasaydı Efes'in rahat bir şekilde çift hanelerde maçı kazanacağını söyleyebilirdim.

Maç sonrası sevgili Ufuk Sarıca "istatistiklere baktığımızda" diyor "ilginç rakamlar görüyoruz daha önce hiç 33 tane üçlük denememiştik." Çok yerinde bir tesbit doğrusu ancak Ufuk Sarıca'ya ilişkin sorun da tam olarak burada başlıyor. İstatistik kağıdına bakmadan sorunu tesbit etmeliydi ve özellikle son period oyuncularını içeriden oynamaya teşvik etmemliydi. Geçmiş olsun diyelim. Önemli bir kayıp oldu hatta telafisi pek de mümkün gözükmeyen bir kayıp.

Daha önce de yazmıştım bu sefer uygulamalı izleme fırsatımız oldu.

Partizan zaferinden sonra yazdıklarım adeta dün geceyi anlatıyordu: "...Ancak Efes kısa rotasyonunun ben yetersiz olduğu inancındayım. Kinsey her maç böyle oynarsa sorun olmaz ancak Kinsey'den verim alınamadığında Efes kısa rotasyonunda sayı ve asist kısırlığı göze çok fazla batacaktır. Eskilerde Nicholas'a, geçmiş senelerde rakocevic'e düşen yük bu sene de Vujacic'e düşer ve takım oyunundan hızla uzaklaşılabilir. Bu kısırlık uzunlara da yansır ve geçmiş senelerdekine benzer bir kilitlenmeye yol açabilir..."

1 ay öncesinde bu değerlendirmeyi ben yapabildiysem, Ufuk Sarıca ve Efes teknik ekibinin buna ilişkin herhangi bir planları olmadığı söylenemez. Muhtemelen top 16'da aşamasında kısa rotasyonuna hücum gücü yüksek bir oyuncu dahil edeceklerdir. Alternatif senaryo ise Sinan ve Doğuş'un hücumda etkili olmalarını beklemek...

Son günlerde çok kullandığım tabirle her şeye rağmen enseyi karartmamak gerektiğine inanıyorum. Efes'in kısa rotasyonundaki skıntısına rağmen çok güçlü bir kadrosu var. Dün Barac haricinde hiçbir oyuncusundan yeterince verim alamamasına rağmen maçı kazanabilecek duruma gelmişti. Efes teknik ekibinin takım üzerinde biraz daha etkin olması, doğru şut imkanlarını doğru oyuncular için yaratacak oyun planları ile Efes daha iyiy yerlere gelebilir. Efes'İn mücadelesi ve direnci dün akşamki sonuca rağmen beni memnun etti.

Maç sonrası Blatt'ın açıklamalarında; Maccabi'nin her periodu önde bitirdiği ayrıntısı görmek mümkün. Ancak Maccabi ilk beşi maç genelinde Efes ilk beşinin gerisinde kaldığını da biz ekleyelim. Önemli bir ayrıntı Maccabi benchten 30 sayı bulmuşken Efes sadece 19 sayı bulabildi. Zaten aradaki farkı yaratan unusr da bu oldu.

Son söz Ufuk pek de gününde olmayan Savanovic'i Ersan'dan daha fazla oyunda tutarak bence önemli bir hata yaptı. Ama genel eleştiri olan ersan ve savanovic'i yanyana oynatmaması tercihi bence özellikle bu maç özelinde çok doğruydu. Blatt takımlarının hızlı oyunu sevdiğini düşündüğümüzde, ona karşı üç numara için yeterince hızlı olmayan savanovic ya da ersan tercihi pek de mantıklı olmayacaktır.

10 Kasım 2011 Perşembe

Parçalı Bulutlu



Slovenya deplasmanından Galatasaray galibiyetle dönmeyi başararak EL'deki ilk sezonunda 2 galibiyete, iki deplasman galibiyetine ulaşmayı başardı. Mevzu basketbol olunca erken ötmek pek doğru olmasa da bence galatasaray Top 16 biletini bu galibiyetle cebine koymuş oldu. Unics'i deplasmanda 4 sayının üzerinde yenebilirsek üçüncü olarak üst tura çıkarız.

Galatasaray pek de iyi oynamadığı maçı biraz zorlansa da maçın kırılma anlarında daha doğru bir oyunla kazanamyı başardı. Maça ilişkin söylenebilecek çok şey var ama bunlara fazlaca girmeden genel yoruumu paylaşmak istiyorum. EL'deki ilk maçtan itibaren sözünü ettiğim bir konu var. Rakip, ikili oyunları durduğunda, Lakovic de pek iyi bir gününde değilse Galatasaray nasıl galip gelebilir? 5 numarada Songolia'yı değerlendirerek onun post oyunundan yararlanmak bir çözüm olabilir. Ya da Shipp üzerinden yine post up oyunu çizilebilir. Takımın hücumda ikili oyun haricinde alternatif üretmek zorunda olduğunu burada defaten yazmıştım. Dün sürpriz şekilde Lucas'ın post up'larına şahit olduk. Umuyorum Mahmudi böyle yeni oyunları salonda sahnelemeye devam eder çünkü buna çok ihtiyacımız var.

Lakovic arzu edilen skor patlamasını 2-3 haftadır yapmıyor. Lakovic geçmişinde çok skorer bir oyuncu olsa da mental olarak takımın bir parçası olmayı daha çok tercih eden bir basketbolcu. Panathinakos'da oynadeığı 3-4 sezonda EL'de 13 sayı civarında bir ortalama tutturmuştu. Panathinaikos'dan önce Krka Novo'da ELde'ki ilk sezonunda 20'lerin üzerinde bir sayı ortalaması ile oynamıştı ama o takımda da doğrusu çift hanelere çıkabilecek başka bir oyuncu yoktu desek yeri var. Kısacası Lakovic attırmayı atmaktan daha çok seven bir oyuncu. Lakovic bireysel zorlamaları ile değil takımın işleyişi içinde sayı üreten ve takımın işleyişini güzelleştiren bir oyuncu. Maç boyu sevgili yorumcu ve anlatıcı abimiz/kardeşimiz Lakovic'in sahne almasını istediler. bu bence yanlış bir beklenti. lakovic işler yolunda gitmediğinde sazı eline alıp takımı sürükleyecek Spanoulis tarzı bir guard değil. Bunu yapamaz demiyorum ama o bunu tercih etmez. Takımı oynattıran ve o oyun esnasında bulduğu pozisyonları değerlendiren çok değerli bir oyuncu. Molalarda koçu adeta 18 yaşındaki bir oyuncu heyacanıyla dinleyen ve parkede elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan, görevini yerine getiren değerli bir oyuncu. sahne alacağı anlar, daha fazla sayı yapacağı anlar tabi ki olacak ama tek başına takımı taşınmasını beklemek; onun ruhuna ters ayrıca Galaatsaray'ın kaliteli kadrosuna haksızlık ve de Euroleague kalitesine aykırı bir istek. Bence bu maç özelinde Lakovic'in konuşulmasından ziyade diğer oyun kurucuları ender ve Tutku'nun konuşulması lazım. Toplamda 30-35 dakika süre alan bu guard ikilisinini ben asist yaptığını hatırlamıyorum.En az toplamda 3-4 asist yapmış olmaları gerekirdi. buna karşılık çok kötü günündeki Andric 3 asist ile maçı tamamladı yanlış hatırlamıyorsam. Furkan'a da bir parantez açmak lazım. Süre verildiği takdirde genç oyuncuların neler yapabileceğini göstermesi açısından güzel bir örnek. gerek Karşıyaka'da aldığı süreler ile tecrübesini arttıran genç oyuncu EL'de de bileğinin hakkıyla aldığı süreleri başarılı bir şekilde değerlendiriyor. yolu açık olsun. Karşıyaka'da onun üzerinde emeği olan tüm hocalarının dün akşam dururla Furkan'ı izlediklerini hissettim. Zaza sağlam olsaydı belki ilk beşte onu görecektik ve böyle bir Furkan izleyemeyecektik.


Fenerbahçe kötü oyununa devam ederek bir galibiyet hem de deplasmanda ciddi denebilecek bir rakibi yendi. Ciddi denilecebilecek diyorum çünkü ilk maçta OLY'u rahat bir şekilde yendiler sonrasıdna ise 3 mağlubiyet aldılar. Bilbao bir zamanlar Kaan Kural'ın Fenerbahçe için kullandığı terimle Kaos oyunu ile rakibi bozan değişik bir takım. Hızlı oyun ile telaşlı oyun arasında bir yerlerde garip bir takım. Vakti zamanının real madrid'inin kemiği ellerinde ve iyi denilebilecek eklemeler ile vasat üstü bir kadroları olmasına rağmen garip bir hücum anlayışı ile bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. OLY gağlibiyeti sonrasında Cantu Nancy gibi grubun zayıf denilebilecek takımlarına mağlup oldular. O mağlubiyetleri unutturabilmek ve telafi edebilmek için ellerindeki belki de son şans Fenerbahçe'yi yenmekti. Bu Fenerbahçe^'yi yenmek doğrusu çok da zor değil. Neyseki buna muvaffak olamadılar.

Fenerbahçe'lilerin enseyi karartması için bence sebep yok.Nancy maçını saymadığımızda takımın asist ortalaması 7,5 civarında. En önemli sıkıntı da bu. Bunun temel nedeni ise özellikle oyun kurucuların kötü durumu. Ukic birazcık toparlansa Fenerbahçe bu gibi maçları en az on sayı farkla rahatlıkla kazanır. Ukic'in anlamsız kötü oyunu ve Engin'in hala tam düzelememiş olması takımın Jerrels'ın ellerine teslim edilmesi ile sonuçlanıyor. Jerrels her ne kadar son periodda maçı kazandıran adammış gibi gözükse de kötü şut seçimleri ile (sokması seçiminin doğru olduğu anlamına gelmez) takımının oyununu bozuyor. Fenerbahçe'nin şu anda oyunu kurmak konusunda elindeki tek seçenek Preldzic. o da her maç Nancy maçındaki gibi olamıyor. Mümkün mertebede top Preldzic'in elinde kalmalı. Bu noktada ben Spahija'nın seçimlerinin de tartışılması gerektiği kanaatindeyim. özellikle Vidmar bu uzun rotasyonunda sadece 15 dakika oynayacak oyuncu değil. Vidmar birazcık bana Godfread'i hatırlatıyor. Basketbol erkek oyunu derdi. kendisine yapılan faulleri göstermek yönünde bir çaba sergilemez ve kendi gücüyle elinden geleni yapardı. Vidmar, aynı Godfread gibi kendisine yapılan faulleri göstermiyor bu nedenle sıfır tolerans olan bir ortamda dahi lehine çalınabilecek pek çok faul, çalınmıyor ve pota altında düşük yüzde ile oynumuyormuş izlenimi uyanıyor. Spahija Vidmar'ı daha uzun süre oyunda tutsa o çalınmayan fauller biraz daha fazla çalınmaya başlayacak ve Vidmar muhtemelen kendisini bulacaktır. Bir de Vidmar doğru yerde topla buluşturmuyor bunun en önemli nedeni de oyun kurucuların formsuzluğu ya da basketbol akıllarındaki yetersizlikten kaynaklanıyor. Fenerbahçe rakibini, rakibinin oynadığı şekilde yenmeye çalışıyor. kendi oyununu dayatamıyor bu bağlamda iki fizikli pivotu olan Fenerbahçe, rakibin duruduramayacağı bu oyuncular yerine maçın önemlice bir kısmında Gist'i 5 numarada kullanarak rakibin teleşlı oyununa ayak uydurdu. Bu seçimin ben yanlış olduğunu düşünüyorum ancak işin bir başka boyutu da var. Spahija belki de haklı olarak şunu düşündü. Oyun kurucular kötü olduğu için pivotlardan yararlanamıyorum o zaman ben de Biilbao gibi takımı kısaltıp daha hızlı olayım istedi. bu noktada Harvelle'n sakatlanması Fenerbahçe'nin işini kolaylaştıran önemli bir etmen oldu.

Fenerbahçe oyun kurucu pozisyonununun acilen sağlıklı bir Engin'e ve geçen seneki Ukic'e ihtiyacı var. onlar geldiği zaman işler Fenerbahçe için çok daha farklı olacak.

4 Kasım 2011 Cuma

Gallinari'nin Oscar Adaylığı Kısa Sürdü ve İyi ki Varsın Sefolosha


Yıllar sonra Efes'i ama o eski, Naumoski'li Ufuk'lu Volkan'lı Richard'lı Tamer Oyguç'lu Efes'i hatırladım. işte Efes'in EnFES savunması bir oyuncunun (basketbol yeteneklerinden ziyade aktörlük yeteneklerini konuşturan bir oyuncunun) ne duruma düşebileceğini göstermesi açısından da keyif vericiydi. Gallinari'ye 9 faul çalındı ama çalınanlardan hangisi gerçekten fauldü? Gelen her teması gosterebilmek adına abartılı uçuşlarını izledik. Gerçekten bu konuda çok yetenekli ve zamanlaması harika. Ağır çekimde seyrederken Efes'li oyunculardan teması alış anındaki reaksiyonu, kısacası zamanlaması gerçekten mükemmel. Faul almak için kullandığı enerjiyi ve zamanlamayı basketbola ayırsa hem takımı hem de biz izleyicler için daha hayırlı bir görevi yerine getirebilir. Maçın sonunda hakemler Gallinari'ye arzu ettiği Oscar heykeli yerine soyunma odasının loş koridorlarını uygun gördüler. Ama sonrasında seyirci reaksiyonundan çekinerek, parkedeki EA7 beşlisinin Efes'lileri pataklamalarına seyirci kalmayı tercih etti hakemler.

EA7 Milano Güçlü bir takım. Çok iyi oyunculardan kurulu. Özellikle Gallinari ile çok can yakabilecek güce sahip. Ancak Efes rakibini ciddiye alıp savunmasını bu şekilde konuşturduğunda rakibin galip gelebilmesi için ekstra bir skorer ya da mevcut skorerlerinden ekstra bir performans almak zorunda. Dün EA7 ne ekstra bir skorer bulabildi ne de mevcut skorerlerden ekstra bir katkı. Tebrikler ve teşekkürler Efes geçen haftaki mağlubiyeti bu güzel savunma basketbolu ile unutturduğu ve telafi ettiği için. Umarım bundan sonraki maçlarında telafi edilecek bir başka mağlubiyet almazlar. Çünkü EL'in ilerleyen haftalarında telafisi mümkün olmayan maçlar Efes'i bekliyor. Kinsey'i ise ayakta alkışlamak istiyorum. Olumsuz gördüğüm pek çok şey var. özellikle Vujacic'den skor katkısı alamadığında rakip içeri kaçtığında kısa forvetlere uygun şut imkanı yaratamıyoruz ama bunlar halledilebilecek sorunlar. En önemli sorunlar ise guard rotasyonununu ve coaching'in f4 için yetersizliği. Kritik maçlarda Kerem'in ve İlievski'nin iyi oynaması gerekecek. Neyse olumsuzlukları bir kenara bırakarak galibiyetin ve savunmanın keyfini çıkarmak lazım.

Fenerbahçe maç sonrası Ömer'in çok güzel özetlidiği gibi 30 sayı farkla galip kapatacağı maçta neredeyse mağlup olacaktı. Akingbala olmadan oynamaya alışık olmayan Nancy, Fenerbahçe'Nin etkili oyunu karşısında tamemn dışa bağımşlı halde oynamaya başladı ve 20'li sayılar civarında bir farkla geriye düştü. İkinci yarı başlarak hepimiz Fenerbahçe'nin vurup geçeceğini bekliyorduk ama tam tersi oldu. Ancak Akingbala yoksa da bizler varız ve Fenerbahçe pota altından oynarız diyen Nancy'li oyuncular çok yetenekli olmasalar da sadece ve sadece Fenerbahçe'nin pota altı savunma zaafını birazcık kazıyıp maçı kazanma noktasına kadar yaklaştılar. Neyseki maçlar 40 dakika. 42 dakika olsa muhtemelen Nanacy maçı alıp evine öyle gidecekti.

Fenerbahçe çok güçlü ve çok iyi oyuncualrdan kurulu ancak savunmayı bir türlü toparlayamıorlar. Fenerbahçe savunma yapmaya başlayınca bence EL'in en güçlü takımlarından birisi olabilecek kapasiteye sahip. Sefolosha'Nın muhteşem oyunu hepimize keyif vcerse de Fenerbahçe teknik heyetinde olsam bundan memnun olmazdım. Marko dönene kadar idareten alınan ve savunması ile önplana çıkması beklenen oyuncunun başrolü kapması düşündürücü.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Hedeflenmemiş Maç


Dün Siena üzerine uzun b,r değerlendirme yaparken içimde küçük de olsa bir umut vardı Galatasaray'ın galip gelebileceğine dair. Bu umudu maç başlamasına bir saat kala Mahmudi'nin maç öncesi değerlendirmesini okuyana kadar da korumuştum . Mahmudi, Siena için herhangi özel bir önlem almadığını, galibiyet için sahaya çıkacaklarını ve deplasmanda galip gelmenin zor olduğunu vs. söylemiş. o an maçı daha başlamadan kaybettiğimize inandım. Pianigiani Galatasaray'ı çok iyi etüd ettiğini maç öncesi açıklamalarında fısıldamıştı. Benim gördüğüm kadarıyla Siena'nın Galatasaray'ı ciddiye aldığı kadar biz onları ciddiye almadık. Bu anlamda aradaki skor farkı kadro kalitesindeki farktan değil ciddiyet farkından ve özellikle de sevgili Ataman'ın eski iki yardımcısı (Mahmudi ve Pianigiani) arasındaki farktan kaynaklandığına inanıyorum.

Galatasaray'ın deplasmanda aldığı prokom maçı dahil olmak üzere, bu sene sürekli bir noktanın altını çizmeye çalıştım. İkili oyunlar önemli olmakla birlikte ona önlem alındığına alternatif hücumlar yaratmak zorundayız. Dün bir iki kere Songolia üzerinden post up oyunu denedik. Ama orada da yanlış yaptığımızı düşünüyorum. Songalia'yı pivot pozisyonuna kaydırıp post up denedik. Onun yerine Songalia dört numarada iken bu oyunu deneyebilirdik belki.

En önemli sorunlarımız ise perde kullanarak penetre eden sevgili Ender ve Tutku'nun tek yönlü oyuncular olduğunun bu maçta aşırı göze batması oldu. Tutku içeri girdiği her pozisyonda uzunu aradı. Aslında iyi gününde olan Shumpert ve Songolia'ya şut imkanı yaratacak dışarı pasları verebilseydik oyunun içine girme şansımız olabilirdi.

Evimizde Unics maçına üzüldüğüm kadar doğrusu bu maça üzülmedim. Ez cümle; Pianigiani'nin eli öpülesi bir adam olduğunun altını çizmek isterim.

Rakip Monapashi Siena: Mensana Basket


Siena 19. yüzyılda kurulmuş eski ve köklü bir klüp. Ancak bizim için hikaye; 2001 yılında başlıyor. 90'lı yıllar İtalya basketbolu denince akla gelen takımlar Bologna ekipleriydi. 2001 senesinden itibaren bu görüntünün değişmeye başladığını görüyoruz. Bologna takımlarının hakimiyetine Siena son veriyor. Siena'nın bu ani yükselişi ve 2000'li yıllara damga vurmasında fitili ateşleyen ise tanıdık bir isim: Ergin Ataman. Siena Ataman ile Avrupa kupası (saporta) alıyor ve akabinde Euroleague'e katılıyor. Euroleuge'de Mirsat, Stefanov, Vukcevic ve Kakiozis gibi yakından tanıdığımız oyuncularla F4'e çıkmayı başarıyor hemde EL'e katıldığı daha ilk sezonunda. Benetton'a şanssız bir şekilde yeniliyor ve final oynama şansını kaybediyor ancak CSKA'yı yenerek 2. olarak Avrupa macerasını o sezon için tamamlıyor Siena. Bizim için burada hikayeye bir ara verme zamanı çünkü 2 senede bir saporta kupası kaldıran bir de F4 kazandıran koçla yollar ayrılıyor ve recalcatti dönemi başlıyor. Recalcatti döneminde Thornton, Vanterpool ve Andersen gibi eklemeler ile takım yine F4 yapıyor ancak uzatmalarda yine bir İtalyan takıımına ama bu sefer Bologna takımına kaybederek final oynayamıyor. 3. lük maçında yine CSKA ile karşılaşıyor ama bu sefer Marcus Brown faktörüne teslim oluyor ve CSKA'da hem bizim hem de Siena'nın tanıdık olduğu başka bir isim, ribaunt canavarı Mirsat da CSKA'nın galibiyetinde önemli rol alan bir diğer isim olarak karşımıza çıkıyor. Kısacası Recalti ile başlayan sezon en azından Avrupa mecrasında Ataman'dan az da olsa başarısız kabul edilebilir ancak yerelde hem italya ligi hem de italya kupasını aldıkları için Siena tarihinin belki de en başarılı dönemlerinden birisi olarak da kabul edilebilir. Recalcatti 2004-2005 döneminde daha savunmacı ama daha az skorer bir takımla yola devam etme kararı alıyor ve Top 16'dan ötesini göremiyor. 2005-2006 ise Recalcatti için son oluyor ve top 16'yı bile göremiyor takım. 2006-2007'de Recalcatti dönemininin başarısızlığı ile takım EL'e katılamıyor ve ULEB'de mücadele ediyor ve bu dönem Piagiani döneminin başlangıcına tanıklık ediyor. ULEB'de çeyrek finalden ötesini göremiyorlar ancak ligde şampiyon oluyorlar. Bugünkü Siena'nın o günlerde temellerinin sağlamlaştırıldığını görmek mümkün. 2007-2008 tekrar El'de oynuyorlar ve tekrar F4'e kalıyorlar. İlk beşi McINtyre, Kaukenas, Sato, Stonerook ve Eze. YEdeklerde de önemli isimler Lavrinovic ve İlievski var. Savunma ve hücumu bir arada etkin bir şekilde götürebilen ender takınlardan birisi haline geliyorlar. Maccabi'ye kaybedince 3. lük maçında rakipleri olan Tau'yu uzatmalarda yenerek 3. olarak sezonu bitiriyorlar. Ligde ise yine hem lig hem de kupa şampiyonu olmayı başarıyorlar. 2008-2009 top 16'dan sonra play-off'da karşılaştığı Panathinakos'u geçemiyor ama yerelde hem lig hem de kupa şampiyonluğu ile başarılı bir sezon oluyor. 2009-2010 sezonunda top 16'dan ötesini göremeyen İtalyan ekibi yerelde son 3 sezonda olduğu gibi hem kupa ve hem de lig şampiyonluğunu aldığı için başarılı kabul ediliyor. 2010-2011 sezonu ise McIntyre devrinin kapandığı ve yerine MCCalebb'in gelmesi ile en azından Avrupa arenasında yeniden ivme kazanıyor ve F4'de oynuyorlar. Panathinaikos'a kaybediyorlar ama Messina'lı real'i rahat bir şekilde yenerek 3. olmayı başarıyorlar. İtalya liginde de şampiyon olarak yine başarılı bir sezon geçiriyorlar. piagiani ile birlikte son beş sezondur lig kupasını kazanmayı başarıyorlar.

Doğrusu 2010-11 seoznunda Sato'yu kaybetmiş olmanın Siena için düşüşün başlangıcı olacağı inancındaydım. Ancak Kaukenas'ın dönüşü ile o açık kısmen de olsa kapandı. Ama yine de Jaric'in vasat altı oyunu ile bir yere ulaşamayacaklarını düşünüyordum. Play-off'da OLY'a karşı ilk maçta aldıkları 50'sayılık farklı mağlubiyetle ne kadar haklı olduğumu düşünmüştüm ancak daha sonra üst üste OLY'u 3 kere mağlup ederek yine F4 yapmayı başardırlar.

Siena'nın kemiğini oluşturan oyuncular bu takımda en az 2-3 sezon oynamış oyuncular. 6-7 sezon oynayanlar bile var. Geçmiş senelere kıyasla önemli olduğuun düşündüğüm bir farklılık yaşandı takımda. Sienada kaukenas genelde iki numarada oynardı. ilk geldiği sezon bir dönem 3 numarada da kullanılmıştı. Geçmiş senelerde iki numarada hem savunmada aksamayan ama hücudma da etkili domercant, hairston gibi oyucnuları vardı Siena'nın. Daha öncelerde ise vanterpool vardı. Siena tarhinin önemli bir döneminde iki numarada skorer Amerikalı oyuncu bulunuyordu. Ama Sato'nun varlığı nedeniyle Kaukenas hep iki numarada kullanılıyordu. Zisis de dönem dönem iki numaraya kayıyordu. Şİmdi de juan Summers ile yollar ayrılmış ve onun yerine rakocevic'le anlaşılmış. Bu savunma açısından önemli sorun yaratacaktır Siena kısa rotasyonunda. Kaukenas 2 numarada daha az ve 3 numarada daha fazla dakika alacak ve bu onun verimliliğini de azaltacaktır. Rakocevic'den beklenen hücum katkısını alamadıklarında işler Siena için pek de iyi gitmeyebilir.

Ancak özellikle Siena pivotları çabuk ayakları ile bizim pick and roll oyunumuza mani olabilirler. Piagiani de bunun farkında. maç öncesi açıklamasında Galatasaray için pick and roll oyununu çok iyi oynayan tehlikeli bir takım olduğunu söylüyor. Bence tekl avantajımız Siena kısa rotasyonunun eskisi kadar savunmacı olmaması. Eğer bunu değerlendirebilirsek bir sürpriz yapabiliriz. Umarım Moss bizim için olumsuz bie sürpriz yapmaz. 14 dakika civarı ortalaması olan Moss'un bizim maçta 20-25 dakika süre alabileceğini düşünüyorum.

Özellikle EL maçlarında maalesef Lakovic'e çok fazla yük bindiriyoruz. bunun bence en önemli sebebi EL taecrübemizin olmaması. O yüzden topu eline alan şut atabilecekken bile lakovic'i arıyor. Bu ise bizim o akıcı ve hızlı paslaşmamızı anlamsız kılıyor. Bence maçın kilidi Lucas'ın McCalebb savunması olacak. Eğer orada biraz güçlü kalabilirsek ve Shipp saçmalamadan skor üretmeye çalışırsa Siena kısa rotasyonunun savunma zaaflarını göze batar hale getirebiliriz. Mahmudi ise bence çok önemli bir sınav verecek. Pick and roll dışında kolay set hücumu yaratayı başarırsa bu maçı alabiliriz. başarılar...

28 Ekim 2011 Cuma

Enseyi Karartmaya Gerek Yok

“Bu hafta Euroleague takımlarımız açısından kâbus gibi geçti” gibi klasik, standart ve ilk etapta gerçeği yansıtır gözüken bir girişle başlanabilirdi. Ancak, ben bunu yapmayacağım. “Yenildik ama ezilmedik” gibi 80’li yıllar model bir girişle de başlamayacağım. Kanımca en uygun giriş “enseyi karartmaya gerek yok” olmalıdır. Neden enseyi karartmamamız gerektiğini anlamak için aslında kaybedilen 3 maçtaki ortak noktalara bakmamız yeterlidir.





1) 3 takımımızın oyun kurucularının hücum performansının dibe vurmuş olması. 3 takımımızın oyun kurucuları toplamda yüzde 28 şut yüzdesiyle 44 sayı atarken, rakip oyun kurucular yüzde 37 şut yüzdesiyle 69 sayı atmış. Bizim kısaların asist/top kaybı oranı 1,67 iken yaparken, rakip kısalar için aynı oran 3.57 olmuştur. Bu rakamların anlamı şudur: Rakip oyun kurucular ortalamanın biraz altında bir performans göstermemesine rağmen bizim kısalara her alanda üstünlük sağlamışlardır.

2) Hücum ribauntları: Rakip takımların 3 maçta hücum ribauntlarında 41-28 üstünlükleri var. Maç başına rakip takımların 4 kere daha fazla hücum yapması anlamına geliyor ki maçların çok yakın geçtiğini düşünürsek karşı takımlara önemli avantaj vermişiz. 3 maçtaki toplam şut yüzdemizin rakiplerimizden daha iyi (yüzde 44,1 rakip: yüzde 42,7) olması aradaki farkın fazla hücum etmekten kaynaklandığını göstermektedir.

3) Uzak mesafe atışları: takımlarımız yüzde 15/51’le yüzde 29 ‘la üçlük atarken rakiplerimiz 23/62 ile yüzde 37 ile üçlük kullanmışlar. Rakamsal olarak bakıldığında kaybetmemizde etken gibi gözükse de dış şuttan ziyade potaya yakın atışı tercih etmemiz ve rakibi görece olarak potaya daha uzak atışlara yönlendirmeye çalışmamızı uzun vadede faydalı buluyorum. Şut yüzdemiz buralarda kalmayacaktır. Ayrıca, rakiplerde elbette bu denli yüksek yüzdeyle atmayacaktır.

4) Maçın sonlarında kritik toplarda iyi savunma yapmamıza rağmen yediğimiz basketler. Aslında yukarıdaki 3 belirleyici faktöre rağmen Efes ve Galatasaray maçlarında kritik anda 24 saniye süresinin biterken yediğimiz basketler (Hamilton ve Domercant) olmasa maçları kazanabilirdik.
Sonuç olarak, yukarıdaki tablo 3 takımımızın gösterebileceği minimum performansa işaret etmektedir. Başka bir deyişle, takımlarımızın performans aralığını (-10 +10) diye düşünürsek bu hafta takımlarımızın -10 seviyesine yakın bir performans gösterdikleri kanaatindeyim. Bu anlamda yukarıda saydığım 4 faktör aynı anda bir araya gelmez ise böyle bir haftayı grup maçlarında ve TOP 16’da yaşamayacağımızı düşünüyorum

Faruk Aydın

26 Ekim 2011 Çarşamba

HORTLAK: Anadolu Efes-Spirou


Dün Galatasaray ve Fenerbahçe'nin EL 2. hafta rakiplerini analiz ederken, Efes'in rakibini analiz etmeme nedenim olarak onun çok hem isim hem de kadro olarak çok zayıf bir takım olmasına bağlayarak, Efes'in rahat bir galibiyet alacağını iddia etmiştim. Ben Spirou'yu ne kadar küçümsediysem Efes de o kadar küçümsedi. Khimki gibi bir rakibi devre dışı bırakarak EL'e katılamsı bile başlı başına saygı hakettiriyorken, bunu görmezden gelerek burun kıvırmanın ne kadar yanlış olduğunu hatırlattı hem bana hem de Efes takımına Spirou'nun oyuncuları.

Partizan maçı sonrasında yazdığım Efes yazısında herşeyin güllük gülistanlık olmadığının altını çizmiştim. Ancak sorunların bu kadar erken ortaya çıkacağını doğrusu düşünmemiştim. Efes kısa rotasyonundaki sorundan ve Kinsey'in her maç öyle oynayamayacağından söz etmiştim. Kinsey yine iyi oynadı ancak Partizan maçındaki Savanovic'i aradı gözler.

Efes rotasyonunuun önemli sıkınıtlarından birisi ne kısa ne de uzun oyucnuların yeterince penetre yapmaması. Efes'in pivot rotasyonu EL'deki en kuvvetli rotasyon görünümünde ancak ayakları çok da hızlı olmayan bu oyuncuları sadece perde için kullandığınızda onları potadan uzaklaştırdığınızda söz konusu pivot zenginliğinin pek bir anlamı kalmıyor. O yavaş ayaklarla ikili oyun yapabilmek için özel kıwsa oyunculara sahip olmak gerekir. Efes'in o özellikte oyuncuları yok maalesef.

Savanovic'in savunma zaafları dün göze çok fazla battı. Oyunda olduğu kısa sürede yapmadığı savunmanın ceremesini çok çektik. rakibin hızlı hücumunu faul yapmayarak durdurmayan Cenk, Ufuk'dan fırçayı yedi ve bir daha da oyuna giremedi. Doğrusu benzer konsantrasyon eksiklerini neredeyse takımın her oyuncusunda gördük ama kabak amiyane tabiriyle Cenk'e patladı.

Bu mağlubiyeti takım, koç ve camia belki çok fazla önemseyecek ancak bence bu mağluybiyetin önemi çok fazla yok. En azından puan anlamında pek yok ama bu mağlubiyet başka açılardan önemli. O da F4 adayı olarak lanse edilen bir takımın hücum ve savunamda bu kadar kısır bir görüntü sergilemesi. Geçmiş senelerdeki kısır efes'i seyreder gibi oldum. Takımı ayakta tutan tek oyuncu olan Ersan'ın lokavt sonrası gideceği düşünüldüğünde Efes'in F4 adaylığı masaya yatırılabilir ki maç sonrası Ufuk da benzer şeyler söylüyor. "Pek çok kimse daha grup maçlarını bile oynamadan bizi F4'de görüyorlardı ancak biz pek çok aday takımdan sadece birisiyiz."

17 top kaybı yapan rakibimizi evimizde yenememeizin temel nedeni %57 gibi önemli bir ikilik şut yüzdesi ile oynamalarına izin vermemiz oldu. Savunma konusunda Efes'in daha becerikli olması gerekiyor eğer gerçekten F4 adayı olan pek çok takımdan birisi olmak arzusundalarsa.

Partizan maçı sonrası Efes için "ben oldum havasına girerlerse daha pişmeden yanabilirler" demiştim. Hakkatten de öyle oldu. Pişmeden yandılar. Umarım bu erken yanık sonraki olası yanmalara mani olur ve Efes'liler sütten ağızları yandığı için yoğurdu üfleyerek yemeyi öğrenirler.

Bu arada Ufuk Partizan maçında kritik anlarda sakin grüntüsü ve yerinde müdahaleleri ile takdir toplamıştı. Bu maçta ise yüzündeki endişe maalesef herkes tarafından okundu. Rakip oyuncular bile Ufuk'un yüzüdenki endişeden hareketle güven kazandılar. Maç sonu oyunları doğrusu eleştirmek kolaycılık olsa da Efes'in 3'lük ile maçı kazanmaya çalışması bence çok saçmaydı. Rakibin iki pivotunun 5 faulle dışarda olduğunu düşündüğümüzde, uzatmalarda Spirou'nun fazla bir şansı olmayacaktı. Uzatmadan korkmasına doğrusu anlam veremedim.

Geçmiş senelerdekine benzer vurduymnaz ve ruhsuz oyunun hortlamasının bu maç özelinde kalması dileğiyle...

Galatasaray ve Fenerbahçe'nin Rakipleri: Unics Kazan ve OLY


Fenerbahçe'den başlayayım çünkü onun işinin daha kolay olduğunu düşünüyorum. Bu seneki OLY oldukça genç ve pek de gelecek vaad etmeyen oyunculardan kurulu. Abilik görevi verilen ve her maç 20'li sayılar yapması beklenen Spanoulis'in sakatlık sonrası toparlanamaması en büyük handikapları. Bu nedenle Gecevicius onun görevine soyunuyor ancak Spanoulis kadar kaliteli bir oyuncu olmadığı için OLY, maçlarda çok zorlanıyor. Printezis ve Papanikalou gibi beklentilerin yüksek olduğu oyuncuların da çok formsuz olması nedneniyle OLY vasat rakiplere bile farklı kaybedebiliyor. bkz. bilbao maçı bunun en güzel örneği. Ancak son lig maçına baktığımızda Spanoulis'in beklenen katkısı ile OLY ligde ilk maçını kazanabildi. Printezis bu maçta EL'deki görüntüsünden çok daha iyi bir oyun sergiledi. Hines ise kısa boyuna rağmen, atletik özellikleri ve güçlü fiziği ile skora büyük katkı yaparak OLY'nin galip gelmesinde önemli rol oynadı. Son lig maçı FB'ye karşı OLY'nin Bilbao maçından daha iyi bir görüntü çizeceğini gösteriyor. Ancak bu noktada Fenerbahçe'nin tek oyuncu üzerinden hücum eden takımlara karşı ömer onan faktörünü devreye sokrarak rakibin tüm sistemini alt üst etme yönünde önemli bir tecrübesi ve alışkanlığı olduğunu hatırlatalım. (bkz. nicholas'lı Efes). Son lig maçında oynatılmayan Papadapoulos'un bu maçta da oynamama ihtimali göz önüne alınırsa Fenerbahçe'nin bu seneki en büyük sıkıntısı olan uzun rotasyonunun bu maç özelinde söz konusu sıkıntıyı yaşamayacağı kolaylıkla söylenebilir. Bu bağlamda ben Fenerbahçe'nin çok rahat bir galibiyet alacağına inanıyorum.

Aynı Galatasaray gibi El'in yeni takımalrından biri olan Unics, çok güçlü ve tecrübeli bir rotasyona sahip. Özellikle Domercant'ın hem EL'de hem de Rusya liginde çok dominant bir skorer olduğunu hatırlatalım. Özellikle guard rotasyonunda aynı Galatasaray gibi dört değerli ve hatta daha değerli bir kısa rotasyonuna sahipler. Samaylenko, Greer, Lyday ve Domercant'dan oluşan mahşerin dört atlısında tanıdık isimler çok fazla. Bu dört oyuncudan Sameylenko haricindekiler Türkiye liginde oynadılar. Kısa forvet olarak Mccartty gibi önemli, tecrübeli ve skorer bir oyuncuya sahipler. Uzun rotasyonuna baktığımızda ise Savrasenko gibi çok fizikli bir oyuncuya ve Jawai gibi yine çok güçlü bir oyuncu ile pivot rotasyonunu tamamlamışlar. Buna karşın forvet olarak dışarıdan oynamayı tercih eden ama ribaunt katkısı ve savunmada sert özelilkleri olan Wilkinson (Gs taraftarları onu tanırlar ve çok severler) ve Veeremenko ile dört numara rotasyonunu sağlıyorlar. Aynı Galatasaray gibi kısa forvetleri olan McCarty'i 30 dakikadan fazla oyunda tutuyorlar ve onu dinelendirmek için koçun kardeşi olan Pashutin oyuna giriyor. Galatasaray'da ribaunt yükü büyük ölçüde Shippin üzerindeyken aynı görevi yaşlı olmasına rağmen McCarty başarıyle uyguluyor. Özellikle Shipp-McCarty eşleşmesi izleyenlere büyük keyif verecektir diye düşünüyorum. Pota altında Galatasaray'ın bir parça daha üstün olduğunu buna karşılık guard rotasyonunda ise Kazan ekibinin bir parça üstün olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle belirleyici olan eşeleşmenin kısa rotasyonu olacağını ve kısa rotasyonunda daha verimli olan takımın galibiyete uzanacağına inanıyorum. Tabiki bu iddianın gerçekleşmesi için temel varsayımın olan guard ve uzun rotasyonunun dengeli bir verimlilik sağladığı durumun gerçekleşmesidir. Bu noktada hem taraftarımız önünde oynayacak olmamız hem de daha kaliteli olduğuna inandığım bir koça sahip olduğumuz için galibiyet alacağımıza inanıyorum. Top 16 için daha üst sıraları zorlamak adına farkın önemini maç boyu unutmayarak çift haneli rakamlarda tam konsantrasyon ile oynamalıyız.

her iki takımımıza da başarılar dilerim.

Efes'in rakibi, hem kadro ve hem de isim olarak onun rakibi olamayaak bir takım olduğu için analiz yapmaya gerek görmedim. Anadolu Efes'li dostlar alınmasın.

20 Ekim 2011 Perşembe

Partizan-Efes: Güç Farkı


Efes kadro kalitesi ile ilk yarıda zorlanmış olsa da deplasmandan rahat bir galibiyetle döndü. Özellikle geçmiş yıllarda Efes'in deplasmanda galibiyet konusunda ne kadar kısır olduğunu düşündüğümüzde bu galibiyet göründüğünden daha fazla anlam içeriyor.

Hazırlık maçında Panathinaikos ve Olympiakos'a karşı alınan galibiyetlere, şimdi de Partizan galibiyeti eklendi. Efes çok güçlü bir görüntü çiziyor. Ancak Efes kısa rotasyonunun ben yetersiz olduğu inancındayım. Kinsey her maç böyle oynarsa sorun olmaz ancak Kinsey'den verim alınamadığında Efes kısa rotasyonunda sayı ve asist kısırlığı göze çok fazla batacaktır. Eskilerde Nicholas'a, geçmiş senelerde rakocevic'e düşen yük bu sene de Vujacic'e düşer ve takım oyunundan hızla uzaklaşılabilir. Bu kısırlık uzunlara da yansır ve geçmiş senelerdekine benzer bir kilitlenmeye yol açabilir.

Tabi bu sene Efes uzun rotasyonunun en önemli özelliği bireysel yetenekleri ile sayı üretebilecek adamların varlığı. Ersan, Savanovic ve Ermal bu tip dönemlerde insiyatif alabilir. Ancak bu durumların hepsi kısmen de olsa takım oyunundan uzaklaşılmasına yol açar. Bu nedenle özellikle Ermal'in hücum gücünü değerlendirecek opsiyonlar üretilmeli. uzunlara şut kanalları açacak konular ısrarla çalışılmalı. Efes "ben oldum" havasına girerse daha pişmeden yanabilir.

Çok kaliteli bir uzun rotasyonu var efes'in. Barac'ın henüz hazır olmadığını ve Efes'de görev tanımlarının tam olarak yerleşmediğini görüyoruz. buna rağmen deplasmanda zayıf denilemeyecek bir takımı rahat yenmesi Efes için gelecek günlerin aydınlık olduğunu ve kadro kalitesini gösteriyor.

Son olarak özellikle kritik anlarda topu oyuna sokmakta takımın zorlandığını görüyoruz. Buna ilişkin gerekli antremanların yapılmasının faydalı olacağına inanıyorum. Özellikle geçmiş senelerde çok yaşanmayan bir birliktelik var takımda. Kısa rotasyonunda savunmada daha becereikli oyucnualrdan kurulu bir efes izliyoruz. Kısa rotasyondaki bu canlılık ve heyecan tüm takıma sirayet ediyor ve bizlere de keyifli dakikalar izlemek düşüyor. Maç sonrası oyuncu ve koçların demeçlerine baktığımda özellikle 3. periodda Efes savunmasının etkisinden söz ediliyor.

Son olarak diye başlamıştım önceki paragrafa ama bir de son söz söyleyesim geldi. Öncelikle Ufuk Sarıca konusunda doğrusu benim ciddi endişelerim var. Efes üst düzey oyunculardan kurulu bir kadroyu tecrübesiz bir koça vererek büyük risk aldı. Ancak şu ana kadar Ufuk Sarıca'nın "defo"sunu görmedim. Bir tek dün Kerem'i 3 periodun sonları ve dördüncü periodun başında biraz dinlendirebilir ve maç sonunu daha diri bir Kerem'le geçirebilirdi. Yegane eleştirim budur. Umarım başarılı koçluğu daim olur.

Yolları açık olsun.

Galatasaray'ın İlk Euroleague Maçı


Euroleague'deki ilk maçında Galatasaray M.P. rakibi Prokom'u deplasmanda 76-72 yenmeyi başardı. Galatasaray klüp olarak EL tecrübesine sahip olmamakla birlikte bu tecrübeye sahip olan oyunculara sahip. Dün Lakovic'in efsaneleşen resitallerinden birisini seyrettik. Takımın her ihtiyaç duyduğu anda, can yakıcı üçlükleri ile Galatasaray'ın kazanmasında önemli bir rol oynadı.

Geçen seneki kadrodan bazı oyuncular tutulmuş olsa da Galatasaray'ın iskeletinde önemli değişiklikler oldu. Tutku her ne kadar takımda olsa da geçen seneki kadar süre alamıyor. Galatasaray'ın guard rotasyonunu tamamen değişti. Sadece isim bazında bir değişiklik değil, tarz oalrak da büyük değişiklik var. Bu bile tek başına takımın yeni bir kimya oluşturmasını gerektirecek bir hamle.

Geçen sene kariyerinin en güzel günlerini yaşayan Ermal gibi skorer bir pivottan mahrum Galatasaray. 12 kişilik rotasyona baktığımızda tutku, caner, shipp, cevher andric ve shumpert geçen seneden kalan oyuncular. Rotasyonda 6 yeni oyuncu ile yola çıkan takımın bu kadar kısa sürede kimyasını oluşturmasını açıklamak pek kolay değil.


Kısa sürede Galatasaray 3 maç kazanarak EL'e katılmaya hak kazandı. Arkasından Fenerbahçe'yi yenerek Cumhurbaşkanlığı kupasını aldı. Şimdi ise EL'de deplasmandan galibiyetle döndü.Bundan azımsanabilecek şeyler değil ancak işlerin Galatasaray için mükemmel olduğu da söylenemez.

Önceki maçlarda Galatasaray 20 civarında bir asist ortalaması tutturmuştu. Takımın asist ortalaması hala iyi olsa da son maçlarda ciddi bir azalma olduğunu belirtmemeiz gerek. Bunun temel nedeni Galatasaray'ın öldürücü ikili oyunlarını engellemek için rakibin aşırı derecede gömülmesi ve bunun sonucunda Galatasaray kısa oyuncularının görece daha fazla üçlük atış denemesi olduğunu düşünüyorum. Son maça bakarsak 29 iki sayılık deneme ve 24 üç sayılık denemede bulunduk ki bu üçlük denemesi için bir hayli fazla.

Özellikle ikili oyunların engellendiği durumlarda songolia üzerinden post uyp denememiz yararlı olabililir. Galatasaray hücum alternatiflerini arttırdığında daha da kuvetlenecek. Önemli bir sıkıntı da maçı kazandık havasına girilmesi. Her rakip prokom olmaz. İşi gevşetiğinizde tekrardan toparlama fırsatı vermeyecek çok sayıda El takımı var.

Bu galibiyetlerin devamını bekliyoruz.

Fenerbahçe Ülker: Enseyi Karartmayalım



Fenerbahçe Ülker birleşmesi ile büyük hedefler ortaya konmuştu. Hedef koymak tek başına önemli değil, hedefleri gerçekleştirebilecek organizasyonu kurmak önemli. Aydın Örs ile başlayan atılım; belirli bir kimya oluşturmuştu. Kısa savunması konusunda avrupanın en güçlü takımı görünümündeydi. Uzunlar ise ribaunt ve bloklarıyla savunmada iş yapıyor ve kendilerini geliştirecek bir ortam içinde giderek pişiyorlardı. Tanjevic ve onun süre dağılımı sistemi maalesef oyuncuların basketboldan keyif almalarını engellediği gibi oyuncuların gelişimini de bence sekteye uğrattı. Bir kaç basit örnek vereyim. Semih, Ömer ve Vidmar bence Tanjevic'den kaçarak oyunlarını geliştirdiler. Oğuz çok acı bir örnektir. Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi pivotu olabilecek oyuncu maalesef kayboluyor. Yeteneklerini geliştirmesi gerekirken giderek köreldi. Preldzic (87) doğumlu ve ümit milli takımlar düzeyinde yine 1987 doğumlu ersan'la birlikte en değerli ve gelecek vaad eden oyuncuydu. Preldzic hala çok değerli bir oyuncu ancak oyununda maalesef bir gelişme yok. Yeteneklerini sahaya yeterince yansıtamıyor.






Geçmiş senelerdeki Fenerbahçe'ler daha savunmacı ama görece daha az skorer oyunculardan kuruluydu. Şimdi ise görece daha skorer ama birazcık daha az savunmacı bir yapıya büründüler. Özellikle bu seneki transferlerden Jerrels bence bu düzeylerin oyuncusu değil. İlk periodu düşünün. Ukic çıkarken Fenerbahçe 8 sayı ile öndeydi. Jerrels girdikten sonra 11-0'lık seri yedi Fenerbahçe. Jerrels'a verilecek süreleri Berkay'ın kullanmasının daha doğru olacağı kanaatindeyim.




Şunu da söylemeden geçemeyeceğim; enseyi karatmamak gerek. Fenerbahçe çok kaliteli ve üst düzey oyunculara sahip. Ritim yakalarlarsa çok tehlikeli ve güçlü bri takım da olabilirler. Temel sorun işbölümünün, görevlerin anlaşılmamış olması. Ukic yokken Jerrels oynayacaksa, mutlaka hücumu Preldzic'in organize etmesi gerekiyor. Bu kadroda Preldzic ve Bogdanovic 13-15 dakika süreler alacak oyucnular değil, tersine 25-30 dakika aralağında oynaması gereken oyuncular. Oğuz 20 dakika civarında oynamış olmalı. Benim hatırladığım bir atışı var. Oğuz'u sırtı dönük kullanmak lazım.






Caja laboral son 10 yılda Avrupa'nın en önemli takımlarından birisi oldu. Bugün EL tarihi yazılmaya başlansa adından en çok söz edilecek takımlardan birisi. Ama bu seneki Caja Labarol sıradan vasat bir El takımı haline gelmiş. Fenerbahçe İspanya'da bu takımı rahatlıkla yenebilecek güçte.




Ancak can sıkıcı olan, bu sene Türkiye'de oynanacak F4 için Fenerbahçe daha kuvvetli bir takım kurabilirdi. Ne olursa olsun sadece bu maça bakarak Fenerbahçe'nin f4 adayı olamayacağını iddia etmek bana akıllıca gelmiyor. Fenerbahçe çok kötü oynamasına rağmen ve Caja Laboral ise kadrosuna oranla iyi bir maç çıkarmasına rağmen Fenerbahçe maçı alabilirdi. Bu kadar gününde bile takımın kazanabilecek bir gücü olması bence önemli. Özellikle takımda görev tanımları oturduğunda, maç sonrası Koçun ve Sefelosha'nın belirttiği üzere "takım olduklarında" (5 asistle takım olunmaz) Fenerbahçe, Diğer takımların kadroları düşünüldüğünde bence önemli bir F4 adayıdır.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Zordur Almak Bizden Kupayı: İki Dev'in 40 Dakikaya Sığmayan Mücadelesi




Başlığa aldanmayın. Bu başlık iki takımı da ihtiva ediyor. Kupayı Galatasaray aldı ama kolay almadı aynı lig kupasını Fenerbahçe'nin almasında olduğu gibi.



2010-2011 basketbol sezonunun finalistlerinin Kayseri'de karşılaştığı Cumhurbaşkanlığı kupasını rakibi Fenerbahçe Ülker'i 103-97 yenerek Galatasaray müzesine ikinci kez götürmeyi başardı.



Bu tip final maçlarına ilişkin analizlerin bir yanı hep boşta kalır. Hele bir de iki uzatmaya gittiyse kimin hangi gerekçeyle kazandığını anlatmak pek de kolay olmaz. Cumhurbaşkanı olsaydım eğer maç sonunda kupayı ikiye böldürür ve takımlara paylaştırırdım.



Geleneksel olarak Galatasaray Mahmudi ile yeni bir oluşum içine girdiği ve bunun meyvelerinin toplandığı söylene gelmekte. Önce yıllar sonra gelen lig finali, ardından EL'e katılma hakkını elde etmek ve şimdi de Cumhurbaşkanlığı kupası Mahmudi'li Galatasaray'ın eseri. Ama tam da bu noktada Cem Akdağ'a da teşekkür edilmesi gerekir. Galatasaray tarihinin bence en zor, acı gününde takıma sahip çıkması ve o takıma herkesin takdirini kazanacak bir oyun oynatması ile bugünü hazırlayan Cem Akdağ'dan başkası değildir.



Doğrusu maç öncesi Fenerbahçe Ülker'e ilişkin izlenimlerim ve Galatasaray'a ilişkin izlenimlerimi teraziye koyduğumda maç içinde Galatasaray'ın 15-20 sayı farkı yakalayacağını ancak sonra Fenerbahçe'nin geri dönüş yapacağını ve 6-7 sayı farkla maçı Galatasaray'ın kazanacağını düşünmüştüm. Senaryo benim düşündüğümden oldukça farklı gelişti. bunun temel nedeni Galatasaray'lı oyuncuların mevcut Fenerbahçe Ülker'i olduğundan daha kuvvetli görmeleriydi. Vurup geçeceğini düşündüğüm anlarda bir şekilde frenlediler. Rakipden çekindiler. Rahat kazanabileceklerine dair en ufacık bir inançları yoktu. Rytas maçındaki inanılmaz faul yüzdesinden bu maçtaki kötü faul yüzdesine düşüşü ben başka bir şekilde açıklıyamıyorum. Maçın sonuna gelip maçın sonunda dikkatli olursak kazanabiliriz havasındalardı.



Fenerbahçe Ülker ise son periodda tecrübemizle bu işi götürürüz dedi. Tam da o anda son 5 dakikada 7 sayılık farkı yakaladıklarında Shumpert'in üçlüğü ile dirilen Galatasaray maçı kazanacak konuma geldi. Gordon kaçırdığı faul, Preldzic'in dengesiz hücumla sayı çıkartması, Ender'in son hücumunda ona yapılan faulun çalınmaması maçı uzatmaya götürdü. Bu noktada hakemlerin kötü yönetim gösterdiğinin de altını çizmek gerekir. Maçın sonucuna etkileri olduğunu falan söylemiyorum. Tabi tek kabahatli hakemler değil, bu sıfır tolerans denen saçmalığın uzatılması ile basketbol izleme keyfi öldürülüyor. Her dokunmaya düdük çalınması çok can sıkıcı. Ama ilginçtir Lakovic derdini anlatmak için hakemin kolunda çektiğinde orada tolerans göseriyorlar. Sıfır toleransı oyuncu ve koç tepkilerine uygulamayı anlayabiliyorum ama mücadeleyi yok edecek şekilde uygulanmasını kabullenemiyorum. İlerleyen haftalarda bu giderek esneyecek ve sezonun ikinci ayrısında sıfır tolerans ortadan kalkacak ama o günlere gelininceye kadar basketbol keyfimizin içine edecekler anlaşılan.



Mevcut durum düşünüldüğünde sıfır tolerans giderek gevşediğinde Galatasaray'ın daha da avantajlı bir konuma geleceğini düşünüyorum. Daha sert ve daha savunmacı olan Galatasaray'ın sezonun ikinci yarısında ve özellikle play-off sürecinde daha da iyi olacağını beklemek mümkün.

Maça ilişkin larak temel fark bence Galatasarsay'ın 31 asistine karşılık Fenerbahçe'nin 21 asiste kalması. Galatasaray hücumu daha pasa dayalı. Galatasaray özellikle ikili oyunlarda sıkıştığında önemli sorun yaşıyor. O dakikalaro genellikle savunma sertliği ile aşıyor ama sıfır tolerans durumunda o sertliği uygulayamıyor. Bu tip dönemler için Songolia'nın sırtı dönük hücumlarını bir alternatif olarak kullanmak zorunda. Özellikle EL maçlarında.



Fenerbahçe yarı afrika kökenli isviçreli NBA oyuncusu Thabo Sefolosha'yı kadrosuna katmış. Doğrusu savunması ile bilinen bir oyuncunun Fenerbahçe kısa rotasyonuna dahil olması önemli. Çünkü geçmiş senelerde hem uzun hem de kısa pozisyonunda belki de savunma potaansiyeli olarak en güçlü takım olan Fenerbahçe, bu sene Ömer Onan ve Vidmar haricinde savunmayla ilgilenen oyuncuya sahip olmaması en büyük handikapı. Bunun kadar önemli bir sorun ise Fenerbahçe'nin yerli rotasyonun ve özellikle de kısa rotasyonunun Engin, Marko ve Mirsat'ın sakatlıkları nedeniyle büyük sıkıntı yaşaması. Özellikle kısa pozisyonunda yeterince yerli olmaması nedeniyle Vidmar yabancı kontenjanına takılıyor ve az süre alıyor bu ise Fenerbahçe'in savunma zaaflarını daha da görünür hale getiriyor. Özellikle Engin'in nasıl döneceği Fenerbahçe için bence bu sene temel belirleyici olacak.



İlginç bir şekilde Zaza hem fizik hem de mental olarak hazır olmaktan çok uzak bir görünümdeydi. Galatasaray'ın mevcut başarılarının altında yatan temel faktör hem savunmada hem de hücumda hızlı oynamaları idi. Zaza o kadar ağır oynuyorduki; Zaza'lı anlarda takım bir anda sürat teknesi kıvamından, ağır vasıta kıvamına doğru bir dönüşüm içinde giriyordu. Zaza lig düşünülerek değil, EL düşünülerek yapılan bir transfer. İyi bir Zaza takıma çok şey katabilir. Umarım takım kimyasına olumsuz nir etkisi olmaz.




Foto: Rotahaber.com












7 Ekim 2011 Cuma

HOŞGELDİN ZAZA



Lockout sona erene kadar Galatasaray Zaza Pachulia ile anlaştı. Hayırlı olsun.






Teraziye konduğunda artısı eksisinden daha fazla olan bir transfer olmasına rağmen bence Galatasaray'ın transfere ihtiyacı pek yoktu. Önce Zaza transferinin artı ve eksilerine bakalım sonra da neden gereksiz gördüğümü açıklamaya çalışayım.






Öncelikle Zaza'nın yerli statüsünde oynayacak olması büyük avantaj. Avrupa'da hem belli düzeyin üzerinde savunma yapan ve hem de hücumda etkili olabilen pivot bulmak pek mümkün değil. Bu anlamda Zaza çok değerli bir oyuncu. Aylık 100.000$ gibi kabul edilebilir bir meblağ ödenecek olması da bu transferin artılarından. Galatasaray'ın ihtiyaçları açısından bakarsak ise Furkan ve Andric gibi iki önemli pivotu olsa da kalıplı bir uzuna uzun lig ve El maratonu düşünüldüğünde hayır diyemeyecek bir konumdaydı. Özellikle elindeki uzunların post up oyunu olmaması ve hücumda ancak ikili oyunlar ve hücum ribauntları ile etkili olmaları nedeniyle post up oynayabilen hatta birazcık şutu da olan ve bunun dışında savunması ön planda olan bir oyuncuya Galatasaray'ın kapı açması çok doğal. Bunun dışında hem yerli satüsünde ve hem de makul bir maliyeti var. Yeme de yanında yat bile denebilir. E o zaman sorun ne?






Aslında ben iki sorun olduğunu düşünüyorum. Bir tanesi lockout bittiğinde oyuncunun dönecek olması. BU önemli bir sorun ama tüm sene için bu oyuncuyla anlaşılmış olsa sanırsam yine itiraz ederdim.






Kağıt üzerinde bu mükemmel bir transfer görünümünde. Endişelendiğim tek bir nokta var. O da oluşan düzgün kimyanın bozulması. Galatasaray mevcut kadrosu ile EL'e aday üç takımı 3 gün içinde hem de rahat denebilecek bir şekilde yenebildi. Rixos kupasında içlerinde Fenerbahçenin de olduğu güçlü takımları yenen Antalya'yı yine farklı bir şekilde yendi. Bu maça ilişkin Kaan Kural'ın yazısını okumanızı öneririm. Mesele Galatasaray'ın erken form tutması değil, her bir oyuncunun rolünü doğru bir şekilde kabullenmesi ve keyif alınan bir basketbol oynamaları. Doğru kimyayı yakalamış bir takım var. Her takımın eksileri var ve bu eksilerin farkında olan oyuuncular, Mahmudi'nin tabirini kullanmak gerekirse "eksileri göstermemeye" çalışıyorlar. Zaza transferi bu eksileri sadece nötrlemiyor, pek çoğunu bir anda artıya da çeviriyor ama mevcut kimya ister istemez bozulacaktır. Bu nedenle, sırf bu nedenle bu transfere kendi adıma bir şerh kaydı düşüyorum.






Lockout sona erdiğinde dönecek olması sorun gibi gözükse de eğer işler yolunda giderse Galatasaray zaten top 16'ya kalmış olacak. İlk sene için bu başarıdır. hem de büyük başarıdır. Top 16'ya kalamayan takımlardan yapılacak bir transfer ile Zaza'nın boşluğu az da olsa doldurulabilir. Bu nedenle de sadece lockout süresinde alınmış olması bence sorun değil esas sorun takım kimyasına Zaza transferinin nasıl yansıyacağı.






Umuyorum korktuğum gibi olmaz. Takım kimyası bundan etkilenmez. Oyuncular aynı ruh ve mücadele ile oyunlarına devam ederler. Zaza'nın katkısıyla da Galatasaray önemli işler yapar.

5 Ekim 2011 Çarşamba

It's i think a little bit a Turkish way

Hiddink'in müthiş cümlesi Türkiye spor tarihinin galiba en kısa ve net özeti. Sadece Futbol değil özellikle basketbol ve voleybol için de geçerli bir analiz. Okyanusu geçip derede boğulduğumuzu çok bilirim. dereden geçmek varken okyanusa açıldığımızı da çok bilirim.


Doğrusu biz nasıl halk olarak aşırı duygularımızla hareket ediyorsak takımlarımız da aynı bizler gibi hareket ediyor. Moralle oynuyoruz bu anlamda milli takımlar düzeyinde yurt içi dışında başarı kazanamıyoruz. Galiba Hiddink'in bu sözü ençok basketbol için geçerli. Çünkü Futbolda dünya ve avrupa şampiyonalarında yurt dışında derecelerimiz var. Voleybolda da yakın zamanda sırbistanda dünya üçüncüsü olduk. Basketbolda böyle bir başarımıza yok. dünya altıncılığını başarı olarak almazsak tabi ki.


Dışsal koşullar takımlarımızı çok fazla etkiliyor. Örneğin son şampiyonada filenin sultanları Hırvatistan'a grupta yenilince büyük eleştiri aldılar. bunun sonrasında ise önce ev sahibi İtalya'yı ardından ise dünya şampiyonu Rusya'yı yendiler. Hırvatları yenmiş olsaydık eğer muhtemelen Rusya'yı yenecek ek morali bulamazdık. Doğrusu benzer şeyleri geçen ay Avrupa basketbol şampiyoansında 12 dev adamımızla da yaşadık. İngiltere Polonya'ı yenmemiş olsaydı biz üst tura çıkamazdık. Nasıl ki filenin sultanları için hırvatistan mağlubiyeti İtalya ve Rusya galibiyetleri için zemin hazırladıysa bizim polonya mağlubiyetimiz ve Polonya'nın İngiltere mağlubiyeti bizim İspanya galibiyetimiz için moral motivasyonu sağladı. 8 maçta sadece 3 galibiyet aldık. Biri portekiz, biri ingiltere ve diğeri ispanya. polonya, sırbistan, litvanya, fransa, almanya gibi dengeimiz ve bizden zayıf takımlara karşı galibiyet alamamamız çok ilginç. Bize kaybeden İspanya şampiyonada oynadığı 10 maçtan sadece bir tanesini kaybederek şampiyon oluyor. İspanya'yı yenen tek takımız. Turkish way böyle bir şey. Aynı yıllar önce (fi tarihinde) PSV ile eşleşen Galatasaray Futbol takımının, Avrupa şampiyon klüpler kupasını kazanan PSV'yi yenen tek takım olmasında olduğu gibi.


Düşene Vurmanın Kolaycılığı: Suçlu Ataman Değil



Memlekette düşene vurmak gibi kötü bir alışkanlığımız var. Ama düşeni tesbit etmek konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Bazen birileri çıkıp kendilerini doğrudan hedef tahtasına koyabiliyor ve gerçek düşenin kim olduğuna bakılmaksızın hazırda bulunan hedefe doğrudan saldırılıyor.






Beşiktaş klübü basketbolu özellikle cola-turca sponsorluğu sonrasında kötü yönelitilmeye başlandı. Galatasaray zaten kötü yönetiliyordu ancak cafe crown sponsorluğu ile yönetimde bir anlayış değişimi olmadı. Ülker'in sponsorluğu ile düzgün yürütülen tek klüp Fenerbahçe oldu. Klüp takımları için özellikle 2000'lerden sonra amatör branşlar adeta katlanılması gereken yüklerdi. Galatasaray yönetiminin kadın takımını Avrupa kupalarına göndermemek yolunda irade koyduklarını hatırlıyorum. Yol ve kalacak yer masrafları düşünülüyordu. Tam bu süreçte sponsorluklar başladı. isim sponsorlukları. Amatör branşlara verilen bu sponsorluk gelirleri, futboldaki açığı kapatmak için kullanılmaya başlandı. Bu yapının başarı getirmeyeceği açıktı. bu bağlamda sponsorlar klüp yönetimlerine de adam sokmak gibi yöntemlere başvurdular. Ancak ortaya çıkan sıkıntılar önelenemedi. Fenerbahçe'nin bu sponsorluk sürecinde daha ayrıcalıklı olması, BJK ve GS taraftarları için ülker grup şirketlerinin sponsorluğuna hep bir mesafe duymalarına ve bu sponsorluğun efektif işlemesine mani oldu. En sonunda her iki klüp ülker grup şirketlerinin adından ayrılmak zorunda kaldılar.






Yeni sonsor bulmak ise kolay değildi. Beşiktaş sponsor bulamamanın sıkıntısını yaşarken oyuncularına da ciddi yaptırımlar uygulayarak geçmiş seneden gelen kontratlarını iptal ettirme yoluna gittiler. Oyuncuların birlik olamaması yani sendikalaşmamaları onlar üzerinde böyle uygulamaları mümkün kılmakta. Ahlaki olarak bu tutum sorgulanabilir ancak hukuki olarak sorgulanamaz. Beşiktaşın bu vefasızlığı sistemin ona tanıdığı ve verdiği bir güç. Buna karşı bir alternatif istemedikçe, bu sisteme karşı bir alternatif üretmedikçe, buralardan ahlak adalet diye bağırmanın bence bir anlamı yok.






Milli takım düzeyinde milli 2-3 oyuncuya sahip olabilirseniz alacağınız yabancılar ile şampiyonluğa oynayacak bir kadro kurabilirsiniz. Beşiktaş bütçesini sene başında belirleyemediğinden, milli takım düzeyinde yerli bir tek oyuncu ile bile anlaşamamış ve NBA yıldızları ile anlaşma yolunda bir adım atmıştı. Beklenti, NBA yıldız(lar)ının kendilerini amorti edecek sponsorluklara kapı acacağı ve bütçenin kendi kendisini döndürebileceğine ilişkindi. Kısacası klübün kasasından para çıkmadan şampiyonluk alabilecek bir yapı oluşturulmaya çalışıldı. Yerli oyuncu sıkıntısı ve özellikle anlaşmak üzere oldukları uzunlarla anlaşılamaması ile Beşiktaş eurocup'dan elendi.






Tüm bu süreç Ataman'ın sırtına yüklenmiş. Bıyıktay'la işler sanki süperdi de Ataman'la bozuldu gibi bir izlenim de yaratılmaya çalışılıyor. Ataman'ın kişiliği ve mizacı gerek federasyon gerekse basın (taraftarlar) için kabul edilemez bir nitelikte. Çok politik olmayan ve davranmayan, gördüğü haksızlıklara ses çıkaran yapısı ile seveni sevmeyeninden daha az olan bir basketbol adamı ve portresi çıkartıyor karşımıza. Ancak şu süreçte bence en son suçlanması gereken kişidir kendisi. Koca Beşiktaş camiasının yönetimsel hatalarına (futboldaki gaziantep maç örneğine bakınız) koçun yapabileceği pek bir şey yok. Petravicius'un sakatlığı olmasaydı ya da Eze ile anlaşılmış olsaydı daha farklı bir görüntü mutlaka olacaktı. Kimse kusura bakmasın ama teknik olarak sorun; takımın savunma yapamayan oyunculardan kurulu olması falan değil bence. Aksine hücum etkinliğinin sağlanamaması. Kısacası pota altından hücum varyasyonu sağlanamaması. Bu sıkıntı bir uzun transferi ile halledilecektir.






Ancak şu sponsor sıkıntısının ve bütçe sıkıntısının aşılması gerekli. En az 3 yıllık bir bütçe ortada olmadan 3 yıllık bir plan yapmak mümkün olmayacak bu nedenle de Beşiktaştan uzun vadeli bir plan beklemek sadece hayalcilik olur.






Doğrusu Federasyon ise bu kötü yönetimlere kendi kötü yönetimi ile destek oluyor. Yerli statüsünde oynayacak yabancı oyuncular konusunda takımların çektiği son sıkıntıyı Salsabasket'ten takip ettik. Chatman ve Kinsey yerli statüsünde oynayamayacakmış. Geçen sene yerli transferinin son günü olarak belirlenen yerli statüsü başvurusu bu sene 30 ağustos'a çekilmiş. Dolayısıyla bazı takımlar buna yetişemedi. takımların da idari anlamda bu klonuda mutlaka kabahatleri var ancak federasyonun da bazı konularda esnek davranması mümkün olabiliyor. Harun'un eşi konusunda esneyebilen bir federasyon, aynı esnekliği bu takımlara neden göstermiyor olabilir?






Son tahlilde gerek basketbol federasyonumuz, gerek milli takımımız gerekse klüplerimiz kötü yönetiliyor. Gerek yazılı gerekse görsel basın, federasyon ve milli takımın yönetimsel hatalarına ilişkin suskunluklarını konu Ataman olduğunda fazlasıyla ve bence haksız bir şekilde dillendiriyorlar.






Ataman'ı sevdiğim söylenemez ancak ben genel olarak yigidi öldürürüp hakkının yenilmemesinden yanayımdır. Türkiye basketbol tarihinin en başarılı antrenörüdür. Yurt dışında Avrupa'da yabancı takım çalıştırarak Avrupa kupası kazanan (siena-saporta kupası) tek antrenördür. Milli takımda erman kunter'in yardımcılığı dışında görev alamamıştır. Milli takımın başında iken bildiğim (hatırlayabildiğim bir başarısı yok.) Daha sonra iki final 4, bir Avrupa kupası, 2-3 şampiyonluk, 4-5 cumhurbaşkanlığı kupası gibi başarıları olan bir antrenörün milli takımı bu başarıları esnasında çalıştıramaması ilginçtir. Keza Avrupa'da Ataman'dan sonra en başarılı olan Kunter'in ve kariyerinde yurt içinde çok sayıda şampiyonluğu olan Mahmudi'nin de milli takım için düşünülmemesi şaşırtıcıdır.






Foto: basketbolig.com






3 Ekim 2011 Pazartesi

Mahmudi ile Bileğinin Hakkı ile...



Basketboldaki milli hüsrandan sonra, böyle bir zafere, böylesi bir mutluluğa ihtiyacımız vardı. Teşekkürler Galatasaray.



Sırasıyla Paok, Asvel ve Rytas gibi 3 önemli takımı geçerek EL'de mücadele etme hakkını kazanmak kolay bir şey değil. Hazır rakiplerden bahsetmişken bu eleme yöntemine ilişkin bir kaç şey söylemek gerek. Çok güçlü ve çok istekli olmanıza rağmen bu eleme maçlarından birisini kaybettiğinizde tüm şansınızı kaybedebilirsiniz. Eğer Rytas'a dün gece küçük bir farkla kaybetseydik, muhtemelen bugün basında ve forumlarda bu konu gündeme gelirdi. bu eleme yönteminin adaletli olduğunu düşünmüyorum. Zaten ligimizde finali oynayan takımın EL'e doğrudan katılamaması ihtimali de ULEB üyesi olmayan federasyonlar için sportif başarı kriterinin esnemesine yol açıyor ve adaletsiz düzenlemelere yol açıyor. Genel alışkanlığımız yararımıza olan adaletsizliklere ses çıkartmamak üzerine olduğundan sadece canı yananların sesinin çıktığı ama dik bir duruşun da basketbol kamuoyunda olmadığını görmekteyiz.




Doğrusu maçtan önce ev sahibi avantajı, güçlü kadrosu ile Rytas'ın bir adım önce olduğunu ve maçın sonlarında küçük takdir hakları ile de maçı küçük bir farkla kazanacağını düşünüyordum. Rytas, kısa dönemde Rice'a çok bağımlı bir takım haline gelmiş. Rice'n sakatlanması ve yeterli katkı vermemesi Galatasaray'ın işini kolaylaştırdı. Ancak dün Galatasaray vidaları sıkmaya başladığında karşındaki her rakibi durduracak bir konsantrasyonu vardı. Değil Rice, rakipde Kobe olsa bence sonuç değişmeyecekti.




Galatasaray takımına seçilen oyuncuların ne kadar karakterli olduklarını gösteren bir seri izledik son üç günde. Dünya şampiyonası biteli henüz iki hafta olmuştu. Lakovic ve Songolia (yaşları itibariyle) 3 gün üst üste bu seviyedeki mücadeleyi fiziki olarak kaldırabilirler mi diye düşünüyordum. özellikle Asvel maçının sonunda Songolia'nın nefesinin bittiğini görünce doğrusu Rytas maçında kendisinden fazlaca bir beklentim kalmamıştı. Ancak Songolia bu düşük skorlu maçta her biri kritik anlarda olan 8 sayı üreterek karakterini oyuna yansıttı.




Tüm oyuncularımızın iyi oynadığı bir karşılaşma izledik. Ancak aslan payı sayın Mahmudi'ye ait. takımı inanılmaz iyi hazırlamış. Bunun temel göstergesi; 18'de 18 %100 ile serbest atış kullanılması. Muhtemelen Türkiye basketbol tarihinde yabancı takımlara karşı (gerek milli gerekse klüp takımları nezninde oynana önemli maçlar dikkate alındığında) %100'lük bir serbest atış yüzdesi ilk kez gerçekleşmiştir. Bu konsantrasyonu sağlayan ve takımı hazırlayan Mahmudi'yi (Ataman'ı ya da Kunter'i) milli takımı çalıştırırken görmek dileğiyle.



Rakip koç Dzikic yeni nesil Sırp koçların en önemlilerinden birisi. Özellikle Krka takımı ile hem yerel hem de Avrupa başarıları olan bir koç. Galatasaray'ı çok iyi etüd etmiş. ikili oyunları büyük ölçüde durdurmayı başardı. Mükemmel savunma yaptılar. Ancak Galatasaray hem daha farklı hücum silahları, hem daha tecrübeli oyuncuları ve hem de konsantrasyonu ile galibiyete ulaştı. Tebrikler Galatasaray. Devamını bekliyoruz...

6 Eylül 2011 Salı

Eurobasket 2011'de Türkiye Milli Takımı: Haticeye Bakalım



Ev sahibi Litvanya ve güçlü kadrosu ile İspanya'nın yanı sıra Türkiye'nin de olduğu grupta İngiltere, Portekiz ve Polonya gibi sıradan takımların grupta ilk üçe girme şansları olmaz diye düşünüyorduk ama Polonya bu şansı yakaladı. Sıradan dediğimiz takımlardan İngiltere'yi yenmiş olsa idi Polonya, şu anda bir üst tura çıkmışlardı. Yenemediler ve yerlerine bizim geçmemize izin verdiler.






Polonya'nın İngiltere'ye kaybetmesi bizim sadece üst tura çıkmamızı sağlamadı, üst tura galibiyetle çıkmamızı sağladı. Hikayenin sonuna geldiğimizi düşündüğümüzde yeni bir hayal dünyasının kapısı aralandı önümüzde. Son basketi de atabilmiş olsak dibe vurup zirveye çıkmıştık. Şu an zirveye çıkmasak da cebizmideki puanla herşeyi yapabilecek durumdayız.






Hikayenin başına şöylece bir dönelim. Elimizde iki galibiyet bir mağlubiyetle Polonya maçına çıkıyoruz. İngiltere polonya ayarında bir takım ve farklı yendiğimiz için takımımıza güvenimiz tam. İngiltere maçı öncesinde içimizde bir miktar endişe vardı acaba kaybedermiyiz diye ancak İngiltere maçındaki farklı galibiyetimiz bu endişenin Polonya maçı öncesinde ortaya çıkmasına engel oldu. Ta ki maç başlayana kadar. Parkedeki oyun başladığı andan itibaren acaba kaybeder miyiz sorusu akıllara geldi. Bu soru ile birlikte kaybedersek eleniyoruz korkusu da beraber geldi ve maalesef (ya da ne talihliymişiz ki) kaybettik.






Polonya maçı öncesinde teknik heyetin önüne iki seçenek konsaydı:



a) Bu maçı kaybedeceksiniz. Polonya-İngiltere maçı herhangi bir sonuçla bitebilir. Yani Polonya İngiltere'yi yenerse eleneceksiniz. Ama İspanya'yı yeneceksiniz.



b) Bu maçı kazanacaksınız ve İspanya'ya kaybedeceksiniz. üst tura çıkacaksınız ve puansız çıkacaksınız.






İkinci şık doğal olarak tercih edilirdi. Ama ne şans ki Polonya'ya kaybettikten sonra olabilecek en iyi sonuçlar geldi. Bunu bir kenara bırakalım ve İspanya maçı sonrasına gidelim. Orhun Ene, Ender, Ömer ve Hidayet Polonya'nın İngiltere'ye kaybetmesinin bize ek motivasyon sağladığında hem fikirler. (Biz Polonya'ya kaybetmemiş olsaydık İngiltere-Polonya maçının sonucu ne olursa olsun bize artı ya da eksi motivasyon sağlamazdı. O yüzden Polonya maçının kaybedilmesine, maalesef değil ne şanslıymışızki Polonya'ya kaybettik demeliyiz.)






İki gün öncesine Litvanya maçına dönersek ise Kerem'in aldığı dirsek darbesi sonrası sakatlanması ile (teknik olarak değil) mental olarak Litvanya maçından koptuk ve kaybettik.






2000'den bu yana hem tarihimizin en güçlü kadroları ile (?) basketbol şampiyonalarına katıldık hem de kadro olarak katıldığımız her turnuvada (2006 hariç) şampiyon olabilecek (ya da madalya alabilecek) potansiyelde kadrolara sahiptik. Biz bu 11 yıllık süreçte evimizdeki iki turnuva haricinde madalya alamadık. Bırakınız madalya almayı madalya almaya yaklaşamadık bile. Tarihimiz Avrupa ikincilikleri, dünya ikincilikleri ile dolu olmadığından bu başarıları küçümsüyor değiliz elbette ancak sadece kendi evimizde bunu gerçekleştirebiliyor olmamızın nedenini de sorgulamak lazım.






Netice değil, haticeye baktığımızda sevgili Kaan Kural'ın çok güzel benzetmesi ile kartopu gibiyiz. Dağdan aşağı doğru yuvarlanan bir kartopu. Evimizde oynadığımızda yamaçtan aşağı bu kartopu kayarken giderek büyüyor ve bir çığ görünümünü alıyor. Onun dışında bir çığ olabilmemiz için dışsal bir şok gerekli. Takımın maça konsantrasyonunu arttıran bir şok, mental olarak takımı kuvvetlendiren bir şok. Ters şok olduğunda ise basketbol ilahları dahi bize galibiyet getiremez.






Turnuvada önümüzdeki maçlarda böyle olumlu şoklar bulmak dileğiyle...



24 Şubat 2011 Perşembe

4-12-17 Numaralar İyi Oynadı


Geçen hafta iki takımımızın da yenilmesi sonrasında: "Fenerbahçe euroleague takımı ya Efes Pilsen?" başlıklı bir yazı planlamıştım ama maalesef yazamadım. Zalgiris'e yenilen Fenerbahçe benim gönlümde yenilmemişti. Yenilmesi için her türlü şart hazır olmasına rağmen sahadaki oyuncular sonuna kadar mücadele ettiler. Fenerbahçe karakterli bir takım olduğunu gösterdi. Efes ise Nicholas'ın geldiği dönemden beri farklı bir hüvviyette. Büyük oyuncuları olan küçük takım hüvviyetinde. Nicholas, Smith, Rakocevic'in form durumları ve arzuları efes'in kadaerini belirliyor son 4 yıldır. Bir oyuncunun takımı bir yere taşıyamayacağının hikayesini değil, kalın bir romanını yazdı Efes ve korkarım da yazmaya devam edecek...


OLY iyi oyuncuları var. Ama eksikleri de var. Fenerbahçe için de bu söylem geçerli. Futbol gazetecisi ağzıyla yazarsak; OLY ile Fener'in eksik oyuncularını bir araya getirsek EL için çok iyi kabul edilebilecek bir beş sahaya sürmek mümkün. Fenerbahçe'nin beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattığı tek maç bu oldu. Doğrusu ilk kez takımın pes ettiğini gördüm. Bunu, farkın açıldığı dönem için söylemiyorum. Daha ikinci periodun başında Fenerbahçe farkı yakalamadan önce Fenerbahçeli oyuncuların gözünde maçı kazanacaklarına dair bir ışık göremedim. Fenerbahçe farkı açarken dahi Ivkovic'in kenardaki sakinliği bu maçın adeta OLY'a gideceğini gösteriyordu.

Preldzic'in o erken şut seçimi ile OLY yakaladaığı seri ile Fenerbahçe'yi nakavt etti. Rakip OLY olunca belki mazur görülebilir bu mağlubiyet ama bütün senenin emeğinin meyvelerinin toplanacağı maçın bu şekilde kaybedilmesini doğrusu sindirmek zor. Yukarıda bahsettiğim takım karakterinin ilk kez parkeye yansımadığını görmek ise üzücü.


Ancak kaybeilmiş önemli bir şey olmadığını düşünüyorum. Valencia maçı şimdi çok kritik bir hal aldı. Doğrusu grup birinciliğinin kaçmasına hiç yanmıyorum. Çaprazdan kimin geleceği de çok önemli değil. (muhtemelen madrid gelecek). Ancak Valencia'da yaşanacak bir kaza bütün senenin çöpe atılması anlamına gelecek. Ancak böyle bir senaryonun yaşanmayacağından da emin olduğumu belirtmek isterim. Bu sene Fenerbahçe yediği tokatlardan güzel dersler çıkarttı. ilk kez üst üste iki mağlubiyet aldılar. Üçüncüsünün olabileceğine ihtimal dahi vermiyorum. Fenerbahçe, Valencia'yı dümdüz edip üst tura çıkacak ve oradan da F4'e rahatlıkla çıkacaktır.