11 Mart 2010 Perşembe

Elveda Avrupa: (Galatasaray)


Seyretmediğim maç üzerine bir yazı yazmak gibi bir adetim olmasa da maçın istatistiklerine bakınca aklıma gelen bir kaç noktayı paylaşmak istedim. Galatasaray'ın attığı 98 sayının 88'i yabancı oyuncularından gelmiş. yerli oyuncular ise sadece 10 sayı atabilmiş. Türkiye liginin ve yabancı kuralının saçmalığını göstermesi açısından tek başına bu bile anlamlı bir görüntü ortaya koyuyor. Zaman olsa avrupa'da oynayan tüm takımlarımız için yabancı yerli katkılarını çıkarabilsek hatta ligimizdeki tüm takımların kaydettikleri sayılarda yabancı katkısını ortaya koysak, kuralın yerli oyuncuları geliştirmek bir yana adeta görev adamları haline getirdiğini görmek mümkün olabilir.
Sürekli belli oyuncuların sayı yükünü üstlendiği bir yapı da günümüz basketbolunda başarı yakalamak pek mümkün değil. Sistem içinde her oyuncudan her an katkı almak gerekiyor. Federasyonun da bu durumu göz önünde tutarak klüpler düzeyinde uluslararası bir başarı için yabancı kuralını yeniden yapılandırması gerekiyor. Bu çarpık tablo yerel başarılarla övünecek olanları mutlu edebiliyor ama basketbolumuza faydası var mı bu konu üzerinde ciddi olarak düşünmemizi gerektiren bir tablo ortaya koyuyor.

7 Mart 2010 Pazar

Galatasaray vs. Efes Pilsen


Son 4 maçını kaybeden Galatasaray'ın, Efes Pilsen'i yeneceğini tahmin edebilen var mıydı, bilemiyorum. Doğrusu ben son perioda kadar maçın yakın farklarla ilerleyeceğini ama son beş dakikada işi daha ciddiye alan Efes'in 8-9 gibi bir farkla maçı kazanacağını düşünüyordum. Bu düşüncemin kaynağı; efes'in gücüne olan inancımdan değil, Galatasaray'ın bu tip maçları kaybetme alışkanlığından kaynaklanıyordu. Ama Galatasaray bu alışkanlığını kıracak bir oyun sergiledi. Galatasaray'ın şu kadrosu ve oyununu görününce sene başındaki saçmalıktan dolayı çok hayıflanıyorum. Kümede kalma savaşı yerine play-off'larda ciddi bir renk olabilirdi sarı kırmızılılar. Neyse geçmişe çok da takılmamak gerekiyor.


Maça ilişkin söylenebilecek çok şey var. Ataman'ın tercihleri sorgulanabilir. Galatasaray'ın ise kenardan iyi yönetildiği savunulabilir. Bunları şimdi çok fazla tartışmayacağım. ileride yazacağım Efes Pilsen yazıma saklamayı planlıyorum.


Galatasaray için şöyle bir iddia çok da anlamsız olmayabilir. Jasaitis takımın en skoreri olduğunda Galatasaray'ın ligde yenebileceği takım sayısı çok fazladır. Ama bu iddia ile Jasaitis'in üzerine sorumluluk yüklemek yerine bunu bir gösterge olarak alınması gerektiğini düşünüyorum. Jasaitis, takımın skor yükünü sırtlayan bir oyuncu değil. Jasaitis'in maçı çok fazla sayı ile bitirdiğinde takımda işlerin iyi gittiğini söylemek mümkün. İşte Efes maçı da aynen böyleydi. İşler her açıdan iyi gidiyordu. D-Wash bile maçın sonunda sazı eline alırken saçmalamak yerine etkili penetreler ile takımına ciddi katkı yaptı. Bunun yanı sıra son haftalarda özellikle savunma alanında takıma verdiği katkılarla neden alındığını ispatlamaya başlayan Caner bu maçta skora olarak da takımına katkı verdi. Ancak Galatasaray'ın bu etkili oyunu, bizzat takımda işlerin iyi gitmesinden mi kaynaklandı yoksa Efes'in etkisizliğinde mi kaynaklandı sorusuna cevap bulmak kolay değil. bunu ilerleyen haftalarda seyredeceğimizi efes ve galatasaray takımlarına bakarak belki cevaplandırabiliriz. yürekten oynayarak taraftarına güzel bir galibiyet hediye eden Galatasaray takımını kutluyorum.


Her galatasaray yazımda olduğu gibi Wilkinson, Rancik ve Jasaitis'in seneye de takımda kalabilmelerini en azından Türkiye liginde kalmalarını canı gönülden diliyorum.


foto: hurriyet.com.tr


5 Mart 2010 Cuma

Teşekkürler Efes Pilsen


Efes Pilsen’in İstanbul’da Partizan maçı ile başlayan Avrupa serüveni Real Madrid maçı ile resmen olmasa bile fiilen sona erdi. Özellikle Top 16 maçlarında gösterdiği performans ile basketbolseverlere keyif verdiğini düşünüyorum. Bu takım hakkında çok eleştri yapılabilir: Maçın kırılma anlarında kötü oynadığı, kenar yönetiminin maç içinde yanlış kararlar verdiği, Rakoçevic krizinin iyi yönetilememesi, Kerem’in doping hadisesinden sonra bu oyuncunun boşluğunun doldurulamaması. Bunlar eleştirilebilir. Ancak, eleştrilemeyecek tek bir şey varsa o da takımın hiçbir maçta mücadeleyi bırakmamasıdır. Apdi İpekçi’ye gelen basketbolsever sayısındaki geçen seneye göre dikkate değer artış bence bu mücadele gücünün ödüllendirilmesidir. Seyirciler oyanan basketboldan ve mücadeleden zevk almışlardır. Efes Pilsen bu sene hiç bir şey yapmamış olsa bile sırf kaliteli basketbol seyircisini salonlara çekmiş olması olumludur.

Peki fırsat ayağımıza gelmiş iken mücadele seviyemiz ve çoşkumuz en üst düzeyde iken neden Real Madrid’e yenilip bu gruptan çıkamadık? Tek bir sebebi yok tabiki. Bir çok sebebin birleşmesi bu sonucu yaratmıştır: Ben kendimce bir sıralama yaptım:

Takım yapısına bağlı sebebeler:

1) Sene başından bu yana şut özelliği baskın olan uzun ve hareketli 4 ve 5 numaralı oyuncuları savunacak bir oyuncumuzun olmaması. Kerem Gönlüm olsaydı Garbajosa 4/4 üçlük atabilir miydi?
2) Maçın kırılma anlarında kronik kilitlenmeler
3) Oyun içinde zaman zaman konsantrasyonu kaybetme.
4) Momentumu ele geçirdikten sonra öldürücü darbeyi vuramama.
5) Rakocevic’in takıma uyum sağlayamamasından doğan basit hataları

Kenar yönetimden kaynaklanan sebebler

1) En verimli uzun ikilisi olan Kaya-Kasun ikilisinin geç keşfedilmesi
2) Rakocevic krizinin iyi yönetilememesi
3) Kenar yönetiminin hakem hatalarına (hakemler bu arada gerçekten kötüydü) aşırı takılmaları. Bu durum oyunculara da sirayet etmiştir. İlk yarıda oluşan 15 sayılık farkın en önemli sebebi Bullock’a çalınan 3 atışlı faule kenar yönetim ve oyuncuların çok fazla takılmalarıdır.
4) Ara transfer döneminde 4 numara alınamaması.

Real Madrid maçı bütün sezonun özeti gibiydi. Kazanma ruhu ve azmi ile maça tutunduk ama bir yerde yukarıdaki faktörler bir seviye daha yukarı çıkmamızı engelledi. Şunu hemen belirtelim Kaya kaçırdığı faullerin yarısını sokabilseydi veya Nachbar 2 saniye kala topu potaya atmyıp dışarı çıkarabilseydi bu maçı uzatmaya götürüp kazanabilirdik. Hatta, hakemler Nachbar Lavrinovic’le olan mücadelesinde faulle ilgisi olmayan pozisyonda çaldığı uydurma faulu çalmasaydı ve yine hakemlerin en kritik anda Nachbar’ın basket faulünü es geçmese maçı yine kazanabilirdik. Ama maçtan sonra “Efes mücadeli azmi ve çoşkusuyla mucizevi bir galibiyet aldı” derdik. Her maçı sadece mücadele ile kazanamazsınız. Mücadele ve çoşku bu tür seviyelerde gereklidir ama yeterli değildir. Efes Pilsen oyunun mücadele yönünü sahaya azami bir şekilde yansıtmış ancak diğer yönlerde üzülerek söylüyorum ama başarısız olmuştur.

Materyalist bakış açısı ile değil romantik bir basketbolsever olarak şöyle arkama yaslanıp düşündüğümüde Efes Pilsen’in Top 16 maçlarında keyif veren maçlar çıkarmıştır. Maçların her anında heyecanı en üst düzeyde tutmuştur. En azında bunun için “Teşekkürler Efes Pilsen”

28 Şubat 2010 Pazar

Efes Pilsen - Beşiktaş


Efes genellikle geride olduğu maçta son periodda yaptığı etkili savunma ile çok da zorlanmadan galip geldi. Bıyıktay'ın son perioddaki Haluk tercihi de bence Efes'in galip gelmesinde önemli bir faktör oldu. Cevher'in fizik olarak hazır olması Beşiktaş'ın oyununa olumlu yansıdı. Hem dışardan bulduğu atışlar hem de Nachbar oyundayken post up ile bulduğu sayılar ile takımını oyunda tuttu.


Yaşının ağırlığı ile eski günlerinden uzak olan Haluk'un oynatılması Efes'in ekmeğine yağ sürdü. Son periodda efes savunma sertliğini arttırırken, beşiktaş da bu dönemde hızlı ve tempolu oynamak yerine kontrollü hücumlar denediler ve başarısız oldular. Newley'in de dip köşeden bulduğu boş iki üçlüğü değerlendirememesi son perioddaki kırılma anlarıydı.


Efes son perioda kadar pek de kasmadan oynadı. Sertliği arttırarak maçı kazanacağını biliyordu ve tam da öyle yaptılar. Dusan'ın oyununa pek fazla şey koymadığını gördük. Süre alabileceği bir takımda olsa iyi olabilir. 3-5 dakika ile kendisini geliştiremiyor. ne nerede duracağını biliyor ne de nereye hareket edeceğini. uzun oyuncunun biraz daha geç olgunlaştığını düşününce bu yaşlarda alacağı sürenin ne kadar önemli olduğunu anlamış oluruz. Dusan için zaman hızlı geçiyor.


Bu maçtaki ilginç durumlardan birisi de kaya-kerem-sinan-shumpert gibi beşiktaşda forma giymiş oyuncuların şimdi beşiktaş'a karşı oynamasıydı. Doğrusu isim bazında baktığımızda son 4-5 senede gerçekten önemli yerli oyuncuları kaybetmiş Beşiktaş'ın hep aynı seviyeyi koruyabilmesi bence takdire şayan bir durum. Oyunculara para ödeyemeyen, parlayan oyuncularını her sene efes'e kaptıran Beşiktaş'ın zirveye aday olması bile bence başarıdır. Daha iyi bir koçla bu takımın daha iyi yerlere ulaşabileceğini düşünüyorum.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Fenerbahçe-Galatasaray


Fenerbahçe'nin daha farklı bir galibiyet alacağını bekliyordum maç öncesi. Ukic'in katılımı sonrasında Fenerbahçe'de gözle görülür bir değişiklik olduğunu düşünüyordum. Kriz anlarında Ukic sazı eline alarak hem penetre hem de şutları ile etkili oluyor, takımı organize ediyor ve onun önderliğinde daha farklı bir Fenerbahçe izliyorduk. Ancak Galatasaray karşısında her ne kadar Ukic skor olarak çok etkili olsa da doğrusu umduğumdan çok daha kötü bir Fenerbahçe izledim. Galatasaray (yorumcu sevgili Çetin Yılmaz'ın söylediklerinin aksine) bence kötü oynamadı. İlk periodda farklı geriye düşse bile çok yanlış bir sistemle oynamadılar. Hatta kritik boş atışlarda birazcık yüzdeli olabilselerdi maç içindeki rotasyon biraz daha geniş kullanılabilir ve maçın sonunda daha diri bir galatasaray izleyebilirdik ve bu faktör Galatasaray'a galibiyet bile getirebilirdi.


Maçın başında Mirsat Rancik'e karşı savunmada etkiliydi. Ancak Rasim ile Rancik kızdırmaya yönelik hamle tutmadı ve ülkesinde yılın oyuncusu seçilen Rancik, ödülü hak ettiğini gösteren bir performans sergiledi.


Galatasaray'da doğrusu Evren Büker'in son haftalarda savunmada aksadığını belirtmem gerek. Evren'i çok beğenirim ve transferine doğrusu çok sevinmiştim. Ancak Şubat ayı boyunca evren'in savunmasında ciddi bir aksaklık var. Fizik olarak maç trafiğinden etkilendiğini düşünüyorum. Konsantrasyonunda ciddi bir düşüş var.


Wilkinson'un köşeden kullandığı üçlük atış esnasında yanında savunmacı olarak Tanjevic'in olması enteresan bir görüntüydü. Tanjevic yerinde Türkiye liginden hangi koç olursa olsun o pozisyonda teknik faul çalınırdı. Ama milli takımın antrenörü ligde bu tip konularda ciddi anlamda kollanıyor. Özyer, Ataman ve diğer yerli koçların bu konudan çok rahatsız olduklarını biliyoruz ama yapacak bir şey yok. Tanjevic gibi Ömer'in de kollandığını düşünüyorum. Ömer'in yaptığına benzer temaslarda örneğin Semih, rasim ve preldzic'e kolaylıkla faul çalındığını gördük ama Ömer yaptığında nedense kolay düdük gelmiyor. Bunu Ömer'in başarılı savunmasını kötülemek için söylemiyorum. Bilakis Ömer'in kenarda fazlaca unutulması son periodda Galatasaray'ın geri dönüşünü sağladı. Belli bir sertliğe müsaade etmek gerektiğine inanıyorum. Ligdeki sertliğinin artması basketbolumuzu daha da ileri götürür.


Heyecanı yüksek ve mücadeleci bir maçtı. Rakip Galatasaray olduğu için seyirci de gelmişti. Boş tribünler önünde oynana basketbol zeck vermiyor ancak basketboldan anlayan bir seyirci kitlesine Karşıyaka haricinde sahip olan bir klüp yok. bu da önemli sorunlarımızdan biri. Sevgili İsmet Badem basketbolu öğretmek ve seyirci sayısını arttırmak için zamanında çok çaba sarf etmişti. Bireysel girişimle böylesi büyük bir hedef tutturmak çok zor. Federasyonun bu işlerle uğraşması yararlı olabilir.


Tebrikler Fenerbahçe. Hem Türkiye kupasını kazandığı için hem de 100. kez karşılaştığı ezeli rakibini bir kez daha yendiği için...
foto: turkbasket



25 Şubat 2010 Perşembe

Umutsuz Vaka: Efes Pilsen


Galip gelinen bir maçtan sonra böylesi bir başlığa gerek var mıydı? Bence var. Galibiyet önemliydi ama fark daha da önemliydi. Son mucizevi üçlük olmasa belki de 4 sayıyla hatta o anda yapılabilecek top kaybı ile sadece 1 ya da 2 sayı farkla galip gelecekti efes. Maccabi çok büyütülecek bir takım değil. Eskiden Erman-Hıncal ikilisinin bir teorisi vardı. Rakip takımdan hangi oyuncuyu takımına alırsın? Koçu almak yeterli olabilir.


Koç demişken; maçın sonlarında ben Kaya oyuna girsin ve Nachbar çıksın diye televizyon başında inlerken Nachbar'ın savunmada (bir daha yazayım SAVUNMADA) yaptığı inanılmaz katkı ile Efes maçı kazanabildi. BEnce yanlış bir tercihti ama doğru sonuç verdi. Ataman'ı bu abğlamda tebrik etmek gerekir.


Gelelim Efes neden umutsuz vaka. Bana öyle geliyorki Efes kadro olarak kağıt üstünde kendisinden üstün ya da denk takımları yenebilecek bir oyun sergileyemiyor. Ancak kendisinden kadro olarak aşağı seviyedeki takımları (ite kaka, zorla) yenebiliyor. Bu nedenle de Real Madrid maçını Efes'in kaybedeceğini düşünüyorum. Yanılmayı dört gözle bekliyorum.


Hakem konuşmayı da konuşulmasını da pek sevmem. Hakem de insandır ve hata yapar. Ama kabul edilmesi zor iki düdük vardı. Neyse ki kritik anlarda benzeri düdükler gelmedi.


Maçın kısır bir skorla neticelenmesinin nedeni takımların iyi savunma yapasından ziyade, buldukları boş atışları değelendirmedeki beceriksizlikleriydi. Efes'in bu savunma ile madrid ve siena'ya karşı işinin çok zor olacağını düşünüyorum. Umarım Siena maçında yakalanana o büyük farkın maçın sonlarında kapanmış olmasını ileride çok fazla aramayız. Bekleyelim ve görelim.

18 Şubat 2010 Perşembe

Geçmişi Bilmemek, Geçmişi Unutmak ya da Geçmişi Saptırmak


Geçmişi bilmemek mümkün mü? bulunduğunuz konumuna göre bilmeyebilirsiniz. Ama kendi geçmişinizi bilirsiniz. peki bunu unutabilir misiniz? Geçmiş unutulabilir. Toplumsal olarak balık hafızamız var diyoruz. Herkes herşeyi unutuyor. Ama geçmişi farklı anlatabilir miyiz?

İşte Nedim Karakaş tam olarak bunu yapmış. Ümit Avcı bugün milliyet'te yazmış. ben de birşeyler yazayım istedim. "2010 Avrupa'da Fenerbahçe Ülker'in Şampiyonluk Hedefi" varken takım top 16'ya bile kalamadı sorusuna verdiği yanıt enteresan. "Ataşehirdeki salonla birlikte F4'e adayız demiştik. Ama herkes o şeyleri cımbızla ayıkladığı için farklı şeyler çıkıyor" demiş. Yani kısacası Fener'in 2010'da Avrupada şampiyonluk gibi bir hedefi yokmuş anlaşılan.


2010'da milli takım başarısız olursa Federasyon başkanından böyle bir açıklama gelir mi diye düşünmeye başladım Karakaşın yukarıdaki sözlerini okuyunca.


Bu blogda çok yazdığım konulardan biri hedef meselesi. Hedeflerin somut bir şekilde ifade edilmesi. Demek ki somut bir ifade bile yetmiyormuş. Yöneticilikteki kıvırma yeteneği ile her türlü başarısızlığın üstü örtülüyormuş. " Ben başarısız oldum ve gereğini yerine getiriyorum" diyen bir babayiğit görme umuduyla...

Foto: Medyaspor.com