29 Ağustos 2010 Pazar

2'de 2 Yaptık...


Doğrusu milli takımın hazırlık maçları ve efes world cup'taki oynanan oyuna baktığımızda böyle bir milli takımı ancak ruhunun sahada olması ile izleyebileceğimizi bir önceki yazıda dillendirmiştim. Bir anlamda milli takımımız her zaman olduğu gibi (galibiyetlerde ve mağlubiyetlerde) bizi şaşırtıyor.


Hazırlık maçalarındaki kötü sonuçlara ilişkin Faruk'la sohbet etmiştik. Ben Tanjevic'e ver yansın ederken Faruk güzel bir soru sormuştu: "Tanjevic'in yaptığı iyi bir şey var. Nedir o?" Ben cevabı bulamadım ama o cevabı verdi. Sinan'ı oynatması... Evet bunca yıldır en azından Sinan'a sğre verdiği için kendisine teşekkür edebiliriz.


Nedense milli takımın bu güzel oyunu ve mücadelesi bana 2009 Avrupa şampiyonasını hatırlatıyor. Grup maçlarında 3'de 3 yapmıştık ve sonrasında ise hüsran. Aynı senaryonun tekrarlanacağından endişeleyim İçimdeki bu güvensizliğin temel nedeni yılların birikimi olarak maalesef Tanjevic'e olan güvenimin kalmaması. Oyuncular açısından da benzer bir senaryo sahnelenmekte. Hatırlarsanız Avrupa şampiyonasında grup maçlarında ender ve kerem beklentilerin üzerinde oynamışlardı. grup maçları sonrasında onlar normal oyunlarına dönmüşler ve üst üste mağlubiyetler almıştık. Şimdi de kerem, ender ve sinan (yani kısa rotasyonumuz) beklentilerin üzerinde oynuyor. umarım turnuva boyunca bu devamlılık arz eder. Yoksa?...


Maça ilişkin yazacak çok şey olsa da doğrusu takımımızın iniş çıkışları detaylı analizler yapmak için heyecanlandırmıyor beni. Alan savunmalarının mücadelesi oldu. Blatt'ın (muhtemelen tanıdığı en iyi rakip biz olmalıyız) oyun kuruculara tam saha da baskı yapmaması maçın bizim lehimize dönmesinde bence en önemli faktördü. Maçı çeviren beşimizin ise 3 uzunlu olması ilerisi için olumlu olmaktan çok olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir faktör olduğunu düşünüyorum. sonraki yazılarımda bu konuyu ayrıntılandıracağım. Rusya'nın önemli eksikleri olmasına rağmen çok tehlikeli bir takım olduğununu altını çizmemiz gerekiyor. Mücadeleci ve sert oynayan bir ekip. Bu mücadeleci takımı yıldırmış olmak çok önemliydi.


Bu akşam daha dişli bir takımla oynayacağız. Bakalım nasıl bir milli takım izleyeceğiz. Kaybedip kazanmak değil ama teslim olmayan ve yılmayan mücadelesini devam ettiren bir takım izlemek ümidiyle...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Salt Ruhla Oynamak


Kaan Kural'ın milli takım üzerine değerlendirmelerini çok beğenirim. Takımımızın her an her şeyi yapma(ma)ya muktedir olmasını, moral takımı olmamıza bağlar. Çok doğru bir tesbit olduğunu düşünüyorum. Arjantin maçı sonrası aklıma Kaan Kural'ın bu değerlendirmesi geldi.


Doğrusu 2001 senesinde takımımız tek yürek olup, seyirciden aldığı moralle finale yükselmişti. Ama finalde Scepanovic'in sürüklediği Yugoslavya'ya yenilmiştik. Kanımca Federasyonumuz bu süreçte takımın zeka ile değil "salt ruhla" hareket ettiğini bu anlamda da kalıcı büyük başarılara bu "alaturka" zihhniyet ile ulaşılamayacağını düşündü ve Avrupa'nın önemli koçlarında birisi olan Tanjevic ile anlaşıldı.


Tanjevic'li milli takımı çeşitli Avrupa ve Dünya şampiyonlarında seyrettik. Takımımızın aldığı galibiyetlere (başarılara) baktığımızda bunun yine ruhla ve tekyürek olmakla mümkün olduğunu gördük. Doğrusu biz basketbolun doğruları ile değil, ruhumuzla, tek yürek olmamızla ya da aynı anlama gelen moralimizle kazanıyoruz. Kısacası aynı "alaturka" zihniyet ile devam ediyoruz. 2001'den tek farkımız ise 2001'de ruhumuzun parkede olacağını biliyorduk. Şimdi ruhumuzun varlığı bile soru işareti.


"Alaturka" zihniyeti kaldırmak isteyen federasyonun şu anda can simidi o "alaturka" zihniyet. Aklımızla oynamayacağımızı biliyoruz ama umudumuz en azından ruhumuzun sahada olması. ya o da olmazsa? 2010 masalı olumsuz sonuçlanırsa...


Evimizde oynana şampiyonaad final oynamak dışında bir başarısı olmayan milli takıma sahibiz. Tarihimizin en iyi jenerasyonunu tükettik. Hedef 2010 olarak belirlendiğinde biz karşı çıkmıştık. Federasyonun amacı sadece evinde oynadığın şampiyonlarda başarı olmamalı. Kalıcı bir sistem ve başarı peşinde koşmak gerekiyor.


Rol modelimizin Yunanistan. Yunanistan evinde oynanan şampiyonada şampiyon olduktan sonra Avrupa'da ve hatta dünyada basketbolda söz sahibi ülkelerden birisi oldu. Ama onlar devamını geitrdiler. Biz ise tarihteki tek başarımızından kabaca 9 sene sonrası için hedef koyduk. arkasını getirmeyi düşünmedik bile.


Evimizde oynayacağımız dünya şampiyonasında başarılı olsak dahi eğer arkasını getirmeyeceksek bunun çok da bir anlamı olmayacağını söylemek mümkün. Yukarıdaki gibi nostaljik fotograflarımız olur o kadar!

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Türkiye-Litvanya Maçı Üzerinden Milli Takımın Kimliği Sorunu


Hazırlık döneminde Sırplardan sonra oynadığımız en ciddi rakipti Litvanya. Litvanya çok sık kullanılan bir tabirle tam bir basketbol ülkesi. Litvanya takımına baktığımızda doğrusu Kleiza haricinde yıldız oyuncusu olmayan bir takım. Bireysel olarak baktığımızda biz çok daha kaliteli oyunculardan kurulu olsak da "takım oyun"u olarak bizden 3-4 gömlek yukarıda bir rakibe karşı oynadık ve kaybettik.


Maçı anlatmak arzusunda değilim. Zaten bu maçı iyi anlatabileceğimi de düşünmüyorum çünkü maç izlerken sürekli "eski" ama "eskimeyen" soru(n)larla mücadele ettim. Milli takımın kimliği sorunu bu tip maçlarda daha da fazla düşünüyorum.


Milli takımımızın basketbol kimliği ne? sorusuna adam akıllı bir cevap veren görmedim. Öyle bir kimlik yok. Bu soruyu düşündüğümde aklıma ribaunt alamayan, faul sokamayan bir takım geliyor. Dün bir ara (galiba ikinci periodda) oğuz, ömer aşık, ersan, hedo, k. tunceriden oluşan bir beş sahadaydı ve bu beş iki dakikada iki ribaunt kaptırdı rakip oyunculara. Ersan üç, hedo iki nujmarada ve biri nba patentli iki pivotumuz da sahada ve hücum ribauntu veriyoruz. Ribaunt denilince aklıma hep deniz rodman gelir. bu kısa boyunla nasıl ribaunt şampiyonu oluyorsun sorusuna, "ribauntların önemli bir kısmı çember seviyesinin üstünde değil, altında alınır. pozisyon almayı bileceksin" mealinden bir cevap vermişti. Çok haklıydı. Ama bu söz sadece ribaunt için geçerli değil, basketbolun tümü için geçerli. "Pozisyon almak"tan bahsediyorum. Savunmada pozisyon almak, hücumda pozisyon almak, topsuz alanda (oyunda) pozisyon almak ve ribauntta pozisyon almak. Genel olarak basketbolda pozisyon almıyoruz. Milli takımın sorunu "uzun kollar" meselesi değil. Takımdaki kolları ve boyları ne kadar uzatırsak uzatalım temel sorun varlığını devam ettirecek. Uç bir örnek koyalım: Hedo bir nuamrada Ersan iki K.G. üç semih 4 ve Ömer aşık beş numarada çıksın. KG varsayalım ki iyi şut atsın. Ersan iki numara savunmasında aksamasın (3'de bile aksıyor ya neyse) Hedo mükemmel oyun kursun. Bu oyuncular sahada hem hücumda hem de savunmada pozisyon alamayacaklarından değişen bir şey olmayacak.


Basketbol kimliğimizin oluşmamasının temel nedenlerinden birisinin Korac'ı alan Efes Pilsen ve bunun yansıması olarak Avrupa ikincisi olan milli takım düzeninin devam ettirilmemesi olduğunu düşünüyorum. Büyük yıldızlarımız yoktu ama yürekten mücadele eden "12 Dev" vardı. Korac'ı alan Efes de öyleydi. Peter haricinde büyük yıldızı yoktu ama yürekten mücadele eden oyuncuları vardı...


Nasıl ki zaman yerinde durmuyorsa Basketbol da öyle. Basketbol sürekli değişiyor. Ama değişmeyen bir şey var. Basketbol ne kadar değişirse değişsin takım olabilen kazanıyor. Umuyorum dünya şampiyonasında birbirine kenetlenen ve mücadele eden, yürekten oynayan bir takım izleriz.


Sırbistan maçını izlerken milli takımı geçen 2 sezon EL'de oynayan Fenerbahçe'ye benzettim. Rakip biraz diş gösterince teslim bayrağını çeken, mücadeleyi bırakan bir milli takım. En büyük endişem kendisinden daha kuvvetli kadrolara karşı milli takımın ne yapacağı?

8 Ağustos 2010 Pazar

Turgay Demirel Röportajı ve Yeni Zelenda maçı


Meriç Tunca, Turgay Demirel ile kısa bir sohbet gerçekleştirmiş. http://www.hurriyet.com.tr/spor/basketbol/15506023.asp?gid=362


Başlık İrlanda pasaportlular maça gelmesin. Denizli'nin ünlü "içimizdeki irlandalılar" sözünden hareketle yaratılmış bir başlık. Demirel kadro "içime sindi" diyor "çünkü bu kadro kendi liglerinde yıl içinde üstün performans gösteren oyuncular arasından teknik kadro tarafından seçildi. inşallah da başarılı olacak" diyor. Sonrasında ise "alt milli takımlarda oynayan oyuncularımız maalesef fazla süre alamıyor. Bu da milli takıma yansıyor. Biz yetenekli oyuncularımıza takımlarında yer verebilsek milli takım şimdi çok farklı bir yerde olurdu" demiş. Demirel'den alıntılanan yukarıdaki iki cümle bile kendi içinde çelişiyor. Neyse çok da uzatmak istemiyorum.


Doğrusu Demirel'in röportajdaki her cümlesi ayrı ayrı eleştirilebilir nitelikte. Ünlü "deveye sormuşlar hikayesi...


Demirel diyor ki "Biz Tanjevic'le yola çıkarken 2010 hedefini koyduk. Takımda 79 ile 87 jenerasyonu birleşmiş vaziyette. Bu milli takımla dünya şampiyonasında başarılı olabiliriz de olmayabiliriz de. Hiç birşeyin garantisi yok."


Avrupa şampiyonasında Örs'ün final oynattığı takımı Tanjevic'e emanet eden federasyon tüm hedefi 2010 olarak belirlemişti. O yüzden 5 büyük turnuvayı heba ettik ve 2010 masalını okumaya devam ettik. 2007'de Tanjevic Fenerbahça'nin de başına geçti ev Fenerbahçe için de bir masalı türetildi. Fenerbahça'nin hayali gerçekleşmedi. Sıra milli takımımız için üretilen masalın sonucunu görmeye geldi. Umarım takımımız başarılı olabilir.


Dün akşam oynanan Yeni zelanda maçında izlediğim milli takım hoşuma gitti. Özellikle takımın savunmadaki istekli oyunu beni çok memnun etti. Sinan, Ömer ve hatta Cenk'in savunmadaki istekliliği ilerisi için umutlanmamızı sağlıyor. Ancak bir şeyi unutmamak lazım. Bu düzeylerde savunma tek başına yetmiyor. Sinan'dan ve Cenk'den oyun kurucu yaratma hayalimiz hala devam ediyor. KG döndü ve buna rağmen ribaunt sıkıntısı yaşadığımız dönemler oldu. Ribaunt konusu özel olarak önemli çünkü attığımız sayıları ya yaptığımız baskı sonucu elde ettiğimiz hızlı hücumlarla ya da aldığımız net ribauntlar ile yakaladığımız hızlı hücumlarla el ettik. Set hücumunda çok yaratıcı ve etkin bir takım olmadığımızdan turnuv boyunca savunma ve ribaunttan kaynaklanan sayılar bizim için çok değerli olacak. Bu maçta olayın savunma tarafını gerçekleştirdiğimizi ama kısaların ribauntlara katkı vermediğini söyleyebiliriz.







28 Temmuz 2010 Çarşamba

Lawrence Roberts Efes Pilsen'de

İsmi daha önce de gündeme gelmişti. Ama doğrusu pek ihtimal vermemiştim. Sıradan sayılabilecek bir oyuncu. Her şeyden yapan ama hepsinden biraz yapan bir oyuncu. Dışardan şutu var. Atletik değil. Hücumda çok etkili değil. Tercih edilme nedeni muhtemelen savunmada etkili olması, ribauntcu olması ve dışardan şutu olması. Bu açıdan baktığımızda aslında geçen sene efes'de gördüğümüz önemli bir açığı kapatabilir. Yani geçen sene pota altında takımın çok yumşak olması ve ribaunt zaaflarını düşündüğümüzde bu sorunları düzeltebilecek bir oyuncu. Wisnievski transferi de takımı sertleştirmeye yönelik bir hamleydi. Dolayısıyla daha sert bir efes izleyeceğimizi söyleyebiliriz.
Bu noktada garip bir durumdan bahsetmek belki yararlı olacaktır. Kerem'in döndüğünü düşündüğümüzde aslında Roberts gibi bir uzun mu yoksa daha skorer bir 4 numara mı sorusunu da sormak gerekiyor. Efes'in sertleşmesi konusunda takımı yönetenler ile aynı fikirdeyim. Ama daha sertleştirmeye çalışılan bir Efes'de Kaya neden tercih edilmedi? Soruyu şöyle de koyabiliriz. Roberts'ın Kaya'ya tercih edilme nedenini öğrenmek isterdim. Roberts çok blokcu, atletik bir oyuncu değil. Kaya'dan daha iyi bir şutör olduğunu söyleyebiliriz. ama hem yerli olması hem de savunmada daha etkili olması ile Kaya da benzer bir verimlilik verebilirdi. Mücadeleci oyuncuları severim. Pota altında arzu edilen sertliği ve ribaunt katkısını sağlarsa takıma yararlı olacağı düşüncesindeyim.
Ancak son tahlilde beklenilen düzeyde bir transfer olmadığını da belirtmek gerek. daha üst düzey bir uzun beklentisindeydim.

Luksa Andric Galatasaray'da


2.10 boyunda El tecrübesine sahip 25 yaşındaki pivot ile Galatasaray iki yıllık sözleşme imzalamış. Sözleşmenin iki yıllık olması Galatasaray'da yeni bir basketbol yapılanması olduğunu gösteriyor. Herşeyden çok buna sevindiğimi belirtmem gerek.


Andric 4-5 senedir bildiğim bir oyuncu. Vujcic ayarında bir oyucnu olmasını bekliyordum ama düşündüğüm sıçramayı yapamadı. Gerçi uzun oyuncular geç olgunlaşır, geç meyve verir varsayımından hareket edersek önemli bir transfer olduğunu söyleyebiliriz.


Öncelikle bu transferi, oyuncunun pek de bilinmeyen bir özelliği ile değerlendirmek istiyorum. Andric'in blokcu olduğu, dışardan dönem dönem iyi şut atabildiği, kalıbına oranla hızlı ve çabuk olduğu, low post'tan oyunu olduğunu EL izleyicileri zaten bilirler. Bence bu oyuncunun en önemli özelliği (kanımca Mahmudi'nin de bu oyucnuyu transfer etme nedeni) neredeyse Prkacin ayarında pas verme yeteneğine sahip olması ve top sürebilmesidir.


Mahmudi, hem savunmada sert hem de hücumu üzerinden oynatabileceği bir uzun oyuncu arıyordu. Bu anlamda istediği özelliklere sahip bir oyuncuya kavuşmuş oldu. Zaman zaman aldığı ucuz fauller nedeniyle alabileceğinden çok daha az süre aldığının altını çizmemiz gerekir. kanımca EL'de en çok faul yapan oyunculardan birisidir. 4,3 faul ortalaması ile oynaması bunu gösteriyor. Tabi bu kadar çok ve ucuz (akılsız) faul yapan oyuncu ile Mahmudi arasındaki diyalogların pek hoş olmayacağını söylemek mümkün.


Son tahlilde bunun iyi bir transfer olduğunu düşünüyorum. Uzun vadeli bir plan olması bile çok önemli. Bu nitelikteki transferler ile ligimizin kalitesinin de artacağını düşünüyorum.


8 Temmuz 2010 Perşembe

Lavrinovic ve Raduljica: Transfer Politikasındaki Değişim

Lavrinovic Avrupa basketbolunun önemli uzunlarından birisi. Özellikle Avrupa'da oynayan uzunların NBA'e gitmeleri ile kaliteli uzun bulmak gerçekten zor bir iş. Bu anlamda Fenerbahçe klübünü böyle önemli bir transfer nedeniyle tebrik etmek gerekiyor.
Raduljica benim için Lavrinovic'den bile daha değerli bir transfer. Transfer haberinin gerçekleştiğini (resmi açıklama henüz gelmedi) ilk Maliano'nun twitter hesabından duydum. Daha önce transferin gerçekleşmemesi nedeniyle oyuncuyu alamadığımızı düşünüyordum. Ama efes işi bitirmiş her halde. Avrupa basketbolunu yakından takip eden Maliano'nun Raduljica'ya ilişkin yorumu "çok güçlü ve sert" bir oyuncu. Güçlü kısmına katılmakla birlikte izlediğim Raduljica'nın savunma konusunda zaafları olduğunu düşünmüştüm. Post-up oyunu oldukça başarılı. Tabiri caizse uzun oyuncu doğrusu kısa oyuncudan biraz daha geç pişer. Şu an için şutu çok istikrarlı olmasa da ileride orta mesafede daha istikrarlı bir şutör olacağını söylemek mümkün. Fiziğine oranla çabuk br oyuncu olduğunu söylemek lazım.
Efes'in uzun rotasyonu tamamlanmamış olsa da şu an için Raduljica, Dudley ve Kerem Gönlüm'ün takımın uzun rotasyonunun önemli halkalaları olduğunu söylemek mümkün. Doğrusunu isterseniz bu rotasyona bence en az iki büyük isim eklemek gerekli. El düşünüldüğünde Raduljica Dudley ve Kerem yedek olarak iyi oyuncular ama hedef F4 ise daha büyük isimlerle anlaşmak gerekir.
Bu transferin 5 yıllık olduğu söyleniyor. NBA ihtimali olan böyle genç oyuncular ile uzun vadeli kontrat yapmak akıllıcadır. Daha da önemlisi Efes'i uzun vadede kapanmayacağına dair umutlarımız da böylesi uzun vadeli kontratlar ile artıyor.
Gelelim koç/klüp stratejisine. Doğrusu Fenerbahçe Tanjevic yönetiminde Türkiye'nin en değerli genç 3 uzun oyuncusuna sahipti. Hatta 4 bile diyebiliriz. Semih, Oğuz, Ömer ve Enes. Oğuz'u ve Semih'i ümit takımlarından beri takip ederiz. Doğrusunu isterseniz bu oyuncuların (enes'i ayıralım) çok gelişme kaydetmediklerini söylemek mümkün. Beklenen düzeye gelemediler. Bu oyunculara dayalı takımın hedefi 2010'da Avrupa şampiyonluğu idi. Hedef gerçekleşmedi ama gerçekleşmeme nedeni tek başına bu oyuncuların kaydedemedikleri gelişme değildi. Vidmar yerine Lavrinovic olsaydı, gricek yerine sakat olmayan büyük bir oyuncu alınsaydı, ukic sezonun başından beri olsaydı. Kısacası genç oyuncularla önemil tecrübeli oyucnular iyi harmanlansaydı Avrupa'da ses getirmek mümkün olabilirdi. Bu yapılmadı.
Bu dört genç önemli uzundan 3'ü kaybedildi. Ayrıca Vidmar'da gönderildi. Lavrinovic ve Kaya alındı. Bir önemli uzun oyuncu daha alınacak. O transferden sonra genel değerlendirmeye geçebiliriz. Ancak Fenerbahçe'nin transfer politikasında bir değişiklik olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki geçmiş yıllarda Oğuz, Semih, Vidmar gibi genç oyunculara yönelen takım bu sene tecrübeli oyuncuları hedefliyor. Uzun vadeli planların tutmaması dolayısıyla kısa vadede başarı peşinde koşuluyor. Bu strateji bence Elinizde genç yetenekler varken onlarla birlikte başarıya koşmak gerekirdi. Yeni sistemin eksikliği olarak uzun vadeli bir planın olmadığı söylenebilir. Kısa vadeli başarılar uğruna "kalıcı" başarılar feda edilebilir mi? Ben Fenerbahçe'Nin stratejisinin doğru olduğunu düşünüyorum. Aydın Örs faktörünün önemli olduğuna inanıyorum. Furkan transferine ilişkin Fenerbahçenin teklifi uzun avdeli bir düşünce olduğunu da bize gösteriyor. Biz Furkan'ı alalım ama bir sene daha takımında oynasın şeklindeki teklif Fenerbahçe'nin genç oyucnular konusundaki yeni tutumunu gösteriyor. Bence doğruyu sonunda yakaladılar ama buna ulaşana kadar Semih, Ömer ve Enes'i kaybettiler. Kısacası Örs yerine yapılan Tanjevic tercihi bunu ortaya koymakta.
Olayın iç yüzünü bilmemekle birlikte Aydın Örs'ü de bir bağlamda eleştirmek mümkün olabilir. Tanjevic zamanında aynı görev Örs'e teklif edilmişti ama o bunu kabul etmemişti. Şimdi kabul etti. Tanbjevic, Spahija, Örs ve zaman dörtgeninde bir yerlerde bu sorunun cevabı mutlaka vardır...
Son tahlilde hem Efes'in hem de Fenerbahçe'nin doğru yolda olduğunu düşünüyorum. Umarım kalan transferleri ile her iki takımımız önümüzdeki sene dördüncü torbanın daha üstlerinde yer alacakları bir kadroya ve dereceye sahip olabilirler...