12 Kasım 2010 Cuma

Efes'de Değişen Bir Şey Yok!


İki haftadır Fenerbahçe'deki değişimi alkışlıyoruz bu satırlardan. Aynı alkışımızı Efes'e de göndermek istiyoruz ama Efes bize bu fırsatı sunmamak adına oldukça gayretli. Bir hatalar zinciri var. Sorunun tek başına Ergin Ataman'dan kaynaklanmadığını doğrusu Blatt göstermişti bize. Transfer politikasında düzinelerce yanlış var. Sorun Mahmudi-Ataman-Blatt ve Perasovic'de olabilir mi?


Efes'e ilişkin son yazımda (milano galibiyetinden sonra yazdığım yazıda) Efes'in kemikleşmiş sorunları olduğunu belirtmiştim. Nachbar geçen sene dört oynadığı için verimsizdi. Bu sene ne değişti. Yine dört oynuyor. Rakocevic geçen sene vurdumduymazdı, yine öyle. Perasovic Kaya'yı gönderdi Roberts'ı aldı. Takımında 2-3 tane çok iyi uzun varsa yedeklemek maksadı ile (takımın 5. uzunu olarak düşünlebilecek bir oyuncu Roberts) alınabilir. Wisniewski bence doğru bir transferdi. Daha iyi bir isim olabilirdi ama amaç kısa rotasyonuna sertlik katmak ve oyun kurucu pozisyonundan skor katkısı almaktı. Özzellikle dış şut yüzdesi düşük olan Kerem Tunceri için kuvvetli bir alternatif istemiş olmalı Perasovic. Tunceri'nin dünya kupasındaki performansı sonrası yükselen grafiği, Wisnievski transferini gereksizmiş gösterse de bence oyun kurucu pozisyonuna destek gerekiyordu. Bu noktada rotasyon, maliyetler ve amaç gibi etkenlere bakmak gerekiyor. Efes Pilsen yöneticileri daha düşük bir bütçe ile son senelerde yaptığını yapabileceğini gördü. F4'ün ise bir hayal olduğunu düşünmeye başladılar. Bu anlamda F4 hedefinin rafa kalktığını söyleyebiliriz. Önceki sezonlarda en azından bir hayaş olarak varlığını koruyan F4 hedefi hayal bile olmaktan çıktı.


Bu sene başında efes'den bir darbe bekliyordum. Ataman-Perasovic değişikliği sanki bir darbeymiş gibi geldi; aynı mahmudi-blatt değişikliğinde olduğu gibi. Ama transferlere ve oynanan oyuna baktığımızda bu darbenin sonunun aynı blatt değişikliğindeki son gibi olacağını tahmin etmek zor değil.


Anlayacağınız efes'de değişen bir şey yok...


Maça gelirsek; 18 top kaybı sanırım çok şeyi izah ediyor. Panathinaikos eski Panathinaikos değil. Önemli kayıpları var. Şöylşe bir yazalım. Jasikevicius, Spanoluis, Nicholas, Haislip, Pekovic gitti. Gelenler ise Maric, Kaimakoglou ve Sato. Sato geçen seneki önemli bir açığı kapattı takımda ama gidenler ve gelenlere bakıldığnda Panathinaikos'un büyük güç kaybettiğini söylemek yanlış olmaz. Geçen sene daha güçlü olan Panathinaikos EL'e Top 16'da veda etmişti. İşte bundan daha zayıf bir Panthinbaikos'dan fark yemiş olmak pek de iyi bir durum değil.


Raduljica'nın takıma katılması ile daha iyi bir Efes izleriz ama ona rağmen hem kısa hem de uzun rotasyonlarındaki sorun, takım olma yönünde olumlu bir gelişme olmaması efes'in bu seneki geleceğini pek de aydınlık görmememizi sağlıyor. Umalım ilerleyen haftalarda bu düşüncelerimiz yanlış çıkar ve takım gibi oynayan bir Efes izleriz.








10 Kasım 2010 Çarşamba

Fenerbahçe Tam Yol Devam Ediyor


Barca maçı sonrası "büyük değişim" demiştim Fenerbahçe'de yaşananlara. Doğrusu o yazıyı yazarken Siena maçını Fenerbahçe'nin çok daha rahat kazanacağını düşünmüştüm. Maç öncesi Fenerbahçe'nin 20 sayılık bir fark ile kazanabileceğini düşünüyordum. Bunun temel nedenlerinden birisi Siena'nın eski Siena kadar güçlü olmaması. Geçmiş senelerle kıyaslandığında Siena'nın önemli iki eksiği olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birisi 3 numaradaki sıkıntı. Siena'nın en önemli özelliklerinden birisi Avrupa'da üst düzey olarak kabul edebileceğimiz 3 numaralarla oynaması. Thornton ve Sato düzeyinde bir üç numara olmaması takımın kimliğini değiştirmese de kalitesini düşürmekte. Moss El'de iyi takımlarda ancak yedek olarak oynatılabilecek bir oyuncu. Zaten maç sonrası Pianigiani'nin açıklamalarına bakarsak bazı oyuncuların El tecrübesi olmamasının maçı katbetmelerinde bir neden olarak kabul ettiğini görebiliriz. Siena'nın ikinci önemli eksikliği ise Eze ayarında pota altında rakip oyuncuları döven bir pivota sahip olmaması. Böyle bir oyuncunun olmaması rakiplerin Sİena pota altına daha rahat girmesini sağlıyor. Örneğin Siena'nın be sene 20'den büyük bir farkla kazandığı Cibona maçında riabuntlarda rakibinden sadece bir tane fazla ribunt almıştı. Keza yine galip geldiği Rytas maçında, ribauntları 34-30 kaybetmişti. Önceki senelerde McIntyre gbi bir oyun kurucusu vardı. bu oyun kurucunun olmamasını bir eksikilk olarak görmüyorum. Çünkü onun yerine alınabilecek iyi oyucnulardan birini aldılar.


Tüm bunları Fenerbahçe'nin galibiyetini küçümsemek adına yazmadım. Grupta üçte üç yapan ve ismi Sİena olan bu takımı geçen seneki mantalite ile yenemezdik ve hatta far yerdik. Fenerbahçe kadro olarak gerçekten son yıllarda hep iyi yerlerdeydi. Barca maçında yeni gelenlerin maça katkısının neredeyse olmadığını hatırlatmam gerek. Bu maçta da ise bir tek Marko Tomas katkı verdi. Lavrinovic beklentilerin altında oynadı. Geçen seneden Ömer ve Semih gibi iki önemli oyuncusu yok ve buna rağmen Fenerbahçe büyük takım gibi oynayarak rakibini yeniyor. Siena'nın tüm hamlelerine karşılık verip yeniyor. Büyük değişimin devam ettiğini izlemek büyük keyif.


Kadro, hakkını vermeye başladı. Önceki haftanın yıldızı Kinsey'in durduğu bir anda, preldzic'in, Kaya'nın var ile yokları oynadığı bir anda rahat denilebilecek bir galibiyet alabilmek için takım olmak gerekir. Fenerbahçe bu yolda hızla ilerliyor.


Bu değişim Fenerbahçe taraftarınca olumlu karşılanmış olmalı. Geçen sene 1000 taraftar bile bulamayan takım bu sene 15000 taraftara oynuyor. Başka söze hacet yok...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Büyük Değişim: Fenerbahçe-Barcelona


Geçen seneki Fenerbahçe ile bu senekini karşılaştırırsak ne söyleyebiliriz? Mrsic gitti, Engin geldi. Ömer-Semih gitti, Lavrinovic-Kaya geldi. Gricek gitti, Marko Tomas geldi.


Barcelona maçına baktığımızda Engin sakat ve dolayısıyla yok. Kaya sakat değil ama yok. Lavrinovic belki de kariyerinin en vasat oyunlarından birisi ile sahada. Tomas eh işte. Yani takıma yeni gelenlerin takıma verdiği çok da bir şey yok. Sorun gidenlerde miydi? SOrun onlarda olsa örneğin bir Mrsic'i teknik heyette görmezdik ya da sorun semih ve ömer'deyse onları da NBA'de görmezdik. Peki Fenerbahçe'deki bu değişim ne?


Önce değişimin ne olduğunu yazayım. Rakip kendisinden güçlü olunca teslim olan bir Fenerbahçe izlerdik. Ne zaman? Tanjevic'li dönemde...


Tanjevic'li dönem sona erince daha karakterli bir takım izler olduk. Spahija'lı dönemde ise basketbol oynayan bir takım izlemeye başladık. sadece yüreğiyle değil aklıyla oynayan bir takım. Oyuncuların kenar yönetime güvenleri bu kısa sürede oluşmuş ve oyuna giren ya da çıkan oyuncuların küsmesi gibi bir durum yok. (Kaya'yı tenzih edelim.) Sahada olan neden sahada olduğunu ve kenarda olan da neden kenarda olduğunu biliyor. Geçen sene süre dağılıı eşit dağılacak prensibi vardı. Oyuna giren ve çıkanlar, performanslarına göre değil, bu süre dağılımındaki eşitliği sağlamaya yönelik olarak girip çıkıyorlardı. İyi oynayan oyuncuların kenara alındığı ve kötü oynayanların ise sahaya sürüldüğü çok maç hatırlıyoruz.


Oyuncuların özgüvenlerini kazandıkları bu yeni ortamda daha karakterli oynayan, son topa kadar mücadele eden bir takım izliyoruz. umalım bu yapı tamamen yerleşir ve ilerleyen haftalarda bu oyunu hep birlikte alkışlarız.


Fenerbahçe bu oyunuyla maçı kaybetmiş dahi olsa muhtemelen yazdıklarım bu minvalde olurdu. Mesele Barca'yı yenmiş olmak değil. Oynana karakterli oyun beni ziyadesiyle mutlu etti...


Foto: sportsport.ba

4 Kasım 2010 Perşembe

Efes-Milano

Grup ikinciliği için çok önemli bir maçtı. Fark atmak galibiyet kadar önemliydi ve Efes arzu ettiği farkı yakalamış olsa da son iki dakikadaki baskı nedeniyle 8 sayılık farkla maçı bitirdi. Pecherov'un olmaması Milano adına uzun rotasyonunda önemli bir eksiklikti ve maç boyu bu eksikliği hep hissettiler. özellikle ilk periodda efes pota altından ciddi sayı üretebildi. Ancak maç geneline baktığımızda Efes'in pota altından yeterince istifade edemediğini gördük.

Efes'in %55'lik üçlük yüzdesi, Milano'nun serbest atış yüzdesinden daha fazlaydı. Pota altında ise %60'lık bir yüzde ile hücum etti Efesli oyuncular. Bu iyi yüzdeler Efes Pilsen'in iyi organize olmasından mı kaynaklandı yoksa Milano'nun kötü olmasından mı kaynaklandı sorusunun cevabı önemli. Bu noktada Efes'in saha içi hücum organizasyonunun pek de iyi olmadığını söyleyebiliriz. Kerem Tunceri çok fazla şey yapmak istiyor. Genel olarak iyi de oynuyor ama 6 top kaybı yaptı. Wisniewski ise yedekliliği hazmedememiş gözüküyor ve oyun kurmak yerine yarı sahayı geçer geçmez topu rako'ya vererek onun maharetlerine takımı emanet ediyor. Efes'in takımı oynatacak bir oyun kurucuya ihtiyacı var. gerektiğinde insiyatif de alacak bir oyun kurucuya. Wisniewski'nin bu özellikleir olsa da bunları sergileyememesi çok kötü.
Maça ilişkin en güzel şey Sinan'ın hak ettiği süreleri alması. Sinan bu gayreti ile EL'de her takımda süre alabilecek bir oyuncu. Cenk'in oyuna girdiği dönemde uzun kolları ile Hawkins'i durdurabileceğini düşünmüştüm ama yanıldığımı hemen gördüm. Hawkins her pozisyonda Cenk'i adeta yürüyerek geçti. Bu Cenk'in takımda süre alması pek mümkün değil.
Efes'in geçen senden kemikleşen sorunları var. Rako ve Nachbar savunmada neredeyse yoklar. Rako iyi oynayarak savunma zaafını örtebilen bir oyuncu ama Nachbar öyle değil. bir de Nachbar uzun rotasyonunda kullanıldığı için onun adamını kaçırması basketin yenmesi anlamına geliyor.
Bu sorunlara çare bulmak mümkün değil. Üçlük çizgilerinin uzaması ile alan savunması daha önem kazandı. Efektif bir alan savunması ile Efes Pilsen'in başarılı olabileceğini düşünüyorum. Alan savunması efes'in genlerinde olduğundan çok da umutsuz olmamak lazım.

28 Ekim 2010 Perşembe

Efes Pilsen - Valencia

Geçen haftanın iki mağlup takımımın karşılaşmasında efes Pilsen rahat denebilecek bir skorla galip ayrıldı. Doğrusu maçın başındaki görüntü (hem efesin hem de skyturk'un görüntüsü) pek de iça açıcı değildi. Valencia'nın kağıt üstünde Efes'e üstünlük kurabileceği tek alan olan boyalı bölgeyi iyi kullanarak ilk periodu önde kapadı.

Valencia'nın ilk beşinde başlaması beklenen iki oyuncusundan yoksun olması, kısa rotasyonunda önemli bir boşluk yaratıyor. Gen sene Aris'te başarılı oyunu ile parlayan forvet richardson ve oyun kurucu pozisyonundaki de colo'nun olmaması Valencia'nın EL'e arzu ettiği gibi başlayamamasının önemli sebeplerinden birisi olsa gerek.

Kısa pozisyonuna baktığımızda Efes'in Valencia'ya karşı çok kuvvetli olduğunu görüyoruz. 3. periodda özellikle Thornton'un kendi bulması ile Efes pilsen rahatladı. Thornton'un istekli oyunu özellikle ribaunt olarak takıma önemli katkı sağlaması ile rakip koç alan savunmasına döndü. Alan savunmasına karşı Rako ve Tunceri'nin iyi günlerinde olması ile Efes rahat bir galibiyete ulaştı.
Rakip koçun alan savunması tercihi maçın bence belirleyici unsurlarından birisi oldu. Söz konusu tercihin temel nedeninin oyuncularını faul yapmaktan korumak olduğunu düşünmüştüm. Ama koçun maç sonrası yaptığı açıklamaya baktığımızda alan savunması tercih nedeninin; Efes'in aldığı ribauntlara bağladığını görüyoruz. Valencia'nın Efes'den daha fazla hücum ribauntu yaptığını düşündüğümüzde; rakip koçun maç içinde sorunu süzmekte yetersiz kaldığını söylemek mümkün gözüküyor.
Efes Pilsenli oyuncular maç genelinde iyi savunma yaparak kolay atışlara fazla fırsat veremyerek bu maçtan galibiyetle ayrılmayı başardılar. Geçen hafta hiç oynamayan Sinan'ın süre alması ve aldığı sürede yaptığı baskılı savunma ile maçın gidişatını değiştirmesi bence günün en önemli gelişmesiydi. Geçen hafta koçun ona şans vermemesini anlayamamıştım. K.G'ün geçen hafta zorlama atışlarınının takımın hücumda üretken olmamasından kaynaklandığını düşünmüştüm. Ama bu hafta da benzer atışlar denemesi enteresan. K.G'nin iyi yaptığı işlere konsantre olması, geriye çekilerek ya da çengel atışlar denememesi daha hayırlı olacağını düşünüyorum.

12 Eylül 2010 Pazar

Kerem Tunceri


Kerem gençler seviyesindeyken attığı sayılar ile takımı sırtlayan ve gelecekte çok önemli bir oyun kurucu olması beklenen bir oyuncuydu. Hücum açısından baktığımızda kendisinden beklenenleri bir türlü veremedi. Gençlerde ikilik atışları çok etkiliydi. Zaman içinde üçlüğünü geliştirmedi. Penetre sonrasında potaya bakmaması ise en büyük handikapıydı. Beklenen hücum gücüne bir türlü ulaşamamıştı. Ama vazgeçilmezdi çünkü herhangi bir alternatif yoktu.


Yıl 2007. Avrupa basketbol şampiyonası öncesi milli takım aday kadrosu açıklanıyor. Oyun kurucular: ender, engin ve hakan demirel. Şaşırmamak elde değil. Çünkü çok iyi bir sezon geçiren Kerem Tunceri yok. Tanjevic'e soruluyor Kerem Tunceri neden yok diye? Yaşlı oyuncu. diyor Tanjevic 2010'da kadroda olacak kadar genç değil. (2007 kadrosunda Kerem'den yaşlı oyuncu vardı.) 2010'da "yaşlı" Kerem parkede. Şutu gğven vermeyen Kerem önce bir üçlük çakıyor. SOnra son 0.5 saniyede turnike atıyor. üçlükten önce de bir ters turnikesi vardı. Turnike atmaktansa pas vermeyi tercih eden, üçlüğü güven vermeyen Kerem, yaşlı olduğu için 2010'da kadroda olmayacak olan Kerem. Dev adamları devleştiriyor ve finale taşıyor. Kısa bir Tanjevic-Türkiye-Basketbol hikayesi. Tanjevic'e de dünya kupası finalini gösteriyor Kerem.

11 Eylül 2010 Cumartesi

8'de 8: Tünelin Sonundaki Işık


Dünya Şampiyonasında finaldeyiz. Bu basit cümleye inanmak kolay değil. Bu hedef yıllar önce konmuştu ve adına 2010 masalı demiştik. 2010 yaklaştıkça da bu hedefi giderek küçültmüştük. Tanjevic'e olan inancın kalmaması bu hedefin küçültülmesini de beraberinde getirdi. Tanjevic'in sonu çift sayı ile biten yıllarda daha başarılı oluyoruz argümanı (bunca yılda söylediği en saçma sözlerden biriydi) gerçek oldu.


Uzun yıllar sonra bir basketbol maçı sonrasında halk sokaklara döküldü. Beyaz gölge dizisi yeniden hatırlandı. Halkımızın basketbolu yıllar önce bu dizi ile tanıdığı ve sevdiği söylendi. Basketbolda böylşe bir başarı varken futbolda neden olmadığı tartışılacak vesaire...


Bu oyuncuları parkede seyrederken doğrusu başarısız olduğumuz şampiyonalara üzülüyoruz. 2005-2007 Avrupa şampiyonalarında da madalya alabilecek kuvvette olduğumuzu biliyorduk. Ama bir türlü başarılı olamadık. Başarı için illa evimizde mi oynamalıyız? eğer öyleyse bir 10-20 sene için bekleme sürecine mi gireceğiz?


Eğri oturup doğru konuşmak gerektiğine inanırım. Bu bildiğim kadarıyla bir ilk. Bu nedenle de çok önemli. Ancak bunun arkasını getirip bir basketbol ülkesi olamayacaksak (2001 Avrupa şampiyonası sonrası Türkiye) çok da anlamı olmayan bir ilk olacak.


Bence bugün Türkiye'nin basketbolda karşısındaki temel sorun ABD'yi nasıl yeneceği değil, bu başarının arkasını nasıl getireceğidir. Altın madalya çok önemli olsa da bir basketbol ülkesi olamamamız bundan çok daha önemli.


Maça ilişkin üzüldüğüm tek nokta Ömer Aşık'ın kendisinde atış kullanmamak için yapılan faulden sonra sakatlık numarası yapması oldu. bu gibi şeylere ihtiyacı olmayan bir takımız.


12 Dev versus Rüya Takım. Daha çok isteyen kazansın...
foto: spormynet.com