17 Aralık 2009 Perşembe

Efes Evinde de Mağlup


Mağlubiyetin nedeni, takım olarak mücadele etmeyi öğrenememiş olmamız. En kritik anlarda o kadar kolay sayılar yedikten sonra, maçı çevirebilmek için rakibin ekstra hata yapması ve bizim de ekstra oynamamız gerekiyordu. Son dakikalarda rakip ekstra hatayı yaptı ama kaybettikleri topu; Thornton önce yakalayıp, sonra kaçırınca ekstra hataya; hata ile karşılık verip maçı kaybettik. Doğrusu geçen hafta'nın iyi bir ders olacağını ve dönem dönem ikili sıkıştırma yapılan geçen seneki oyunun ve kadronun ağırlıklı olarak yer alacağını ve savunma olarak daha sert bir Efes'i izleyeceğimizi umuyordum ama yine o yumuşak, slovenler gibi oynayan, bireysel yeteneklerle bir yere gelmeye çalışan garip takımı izledik.


İki uzunlu oynadığımız döneme ait skoru görebilsek muhtemelen 10 sayı belki de daha fazla bir fark ile önde olduğumuzu görürüz. 4 kısa ile ise 12 sayı geride olduğumuzu görebiliriz. haftalardır yazdığım iki konuyu öncelikle tekrardan dile getirip sonra ise bazı oyuncuların bireysel performanlarını değerlendireceğim. Yukarıda tahmini olarak verdiğim istatistik efes'in iki uzunla oynaması gerektiğini gösteriyor. Bunu 40 dakika yapabilecek bir 4 numara derinliği yok ama Kaya 25-30 dakika oynayabilir ve maçta 4 uzunla oynadığı dönemi efes süre olarak arttırabilir. İkinci konu ise oyun kurucular. Sene başından beri bu oyun kurucuların bizi F4'e taşıyamayacaklarını dillendiriyordum. bugün şunu gördük. ben sene başında çok iyimsermişim. bu oyun kurucular korkarım bizi top 16'ya bile taşıyamayacak. iyi oynadıkları maçlar da oldu ama korkarım böylesi bir kadronun direksiyonunu bu oyun kuruculara teslim etmek büyük hata oldu. Bu nedenle başta oyun kurucu olarak oynatılmasının yanlış olduğunu düşündüğüm rako'nun bu görevi de üstlenmesinin yararlı olacağını düşünüyorum. Kerem'in asist\top kaybı oranı 0.25. bu bile çok şey anlatıyor bize...


Takımın toplam top kaybı 19. Bu kadar basit kayıplara, savunmada da direnç göstermemek eklenince mağlubiyet kaçınılmaz oldu. Oyuncuların bireysel yeteneklerine sanırsam kimse bir şey diyemez ama oyun kurucu yetersizliği ve gerçek bir 4 numara olmaması takımın potansiyelini yansıtamamasına sebep oluyor.


Kaya'nın mental bir sorunu var. Kaya'yı oynatan koçlar haricinde herkes bunun farkındadır. Kaya ilk beş başladığı maçlarda farklı, sonradan girdiğinde farklı oynar. İlk beş başlamama takıntısı diyelim biz buna. aslında günümüzde kimin ilk beş başladığı çok önemli değil. basketbol stratejisine dayalı olarak bir maç 40 dakika başka bir maç 5 dakika oynayabilirsin ama maalesef Kaya'da böyle bir takıntı var. işin kötü tarafı onu oynatan koçlar (milli takımda tanjevic, efes'de ise şu an ataman) bunu bir türlü fark edemediler ya da önemsemiyorlar ama şu maçta Kaya mental olarak hazır olsa bu maç kaybedilmeyebilirdi.

Ataman aslında çok dikkatliydi. Bir sayı için bile çırpındı. ama nafile. sorunlar çok büyük. Top 16'ya bu takım kalsa bile bir oyun kurucu ve bir de 4 numara takviyesi yapılması şart. Kimi gönderirler bilemiyorum ama iki yabancı ile yolları ayırmak gerekiyor. morris gibi bir 4 numara ve hem savunma yapan hem de oyunu kontrol edebilen bir oyun kurucu şart. schumpert gider ve bir 4 numara alınırsa, smith yerine de bir oyun kurucu alınırsa nachbar gerçek yeri 3'e çekilirse, ergin ataman'da güzel bir rotasyon oturtabilirse, neden olmasın?


Bu söylenenler yapılır mı? Sanmıyorum.
olsa ile bulsa evlense keşke diye çocukları olurmuş. KEŞKE...

15 Aralık 2009 Salı

Grubumuz Bellli Oldu


Yunanistan, Türkiye, Porto Riko, Rusya, Çin, Fildişi Sahilleri

Doğrusunu isterseniz bence iyi bir grup oldu. daha iyisi olabilir ama daha kötüsü de olabilirdi. Binrinci torbada Yunanistan dışında ABD, İspanya ve Arjantin var. Bu takımlardan hangisi Yunanistan'dab daha zayıf?

3. torbadan kanada ya da avustralya gelse tadından yenmeyecek bir grup olacaktı. ama doğrusu Brezilya'nın gelmemesi de bence iyi oldu.

4. torbadan Rusya geldi. Çok da iyi oldu. Hırvatistan ve Litvanya'dan daha zayıflar Almanya ile eşdeğer diyebiliriz. Doğrusu son yıllarda Rusya sürprizler yapan bir takım hüvviyetinde. beklentilerin daha üzerinde bir oyun sergiliyorlar ancak kadrosu görece zayıf. Bu nedenle benim bu torbadan istediğim iki takımdan birisi geldi. 5 ve 6. torbalardaki takımlar konusunda pek bir bilgim yok. Ama dünya basketbolunda sürpriz yapabilecek yakımlar değil. o yüzden hangi takımın geleceği konusunu pek düşünmedim. Yeni Zelanda son durumlarını bilmiyorum ama mücadeleci bir kimlikle sahada yer alıyorlar. doğrusu bizim grupta olmalarını isterdim. maç öncesi yapacakları haka dansını seyretmek keyifli olurdu.

son tahlilde birinci ve üçüncü gruptan istediğim takımlar geldi. 4 . gruptan istemediğim ikinci takım geldi. 5 ve 6'dan kimin geldiği ise önemsiz; bu anlamda bence iyi, şanslı bir kura oldu.

gelelim maskot efendiye. Van kedisine karşı değilim ama daha güzel bir van kedisi yapabilirlerdi. Daha tombul (azman misali) olabilirdi. kafası hilal şeklinde yapılmış, bayrağa gönderme var ama bence gereksiz bir ayrıntı. Nazar boncuğunu kişisel olarak pek sevmem ama halkın da şampiyonayı sahiplenmesi adına hoş olmuş. Daha farklı bir maskot seçebilirdik. neyse ki tiftik keçisini seçmemiş. Memlekette tarımı ve hayvancılığı öldürdük ama hala hayvanlardan (ama evcil olanlarından) medet umuyoruz. ironiler geçidi...

Basketbol Nereye Gidiyor?


Ahlaklı ve erdemli duruşun yerine makyevalist davranışların geçtiği; modernitenin çöpe atıldığı, post modern zamanların zirvesinde yaşamak kolay değil. Kişisel ya da takımsal çıkar uğruna her şeyin göz ardı edildiği, her türlü çıkar ilişkisinin pıtırak misali çoğaldığı ve tüm bu gelişmelerin “ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını isterim” sözlerini adeta dışladığı bir dünyada spor üzerine, futbola nazaran daha da az kirlenmiş bir alanda yazılar yazmak, her durumda erdem ve ahlakı ön planda tutmak doğrusu çok da kolay değil. Kirlenmişlik yoğunluğu içinde temiz kalabilmek çabası da diyebiliriz buna. Her pisliğe karşı içim(iz)den gelen haykırışları, kimi zaman sessiz çığlıklarımızı buradan paylaştık sizlerle. Devam da edeceğiz paylaşmaya ama artık birilerinin (bizim ya da bizlerin) bir şeyler yapma vakti geldi ve hatta geçiyor. Spordan nasibini almamış varlıkların (herkes var olabilir ama herkes insan olamaz) basketboldan sonra voleybolda “varlık”larını hissettirmeleri karşısında sessiz kalmamak gerek.

Türk Telekom yöneticileri bu konuda ne kadar sorumluluk alırlar bilemiyorum ama onların beslediği ve bu anlamda “var” ettikleri bu “varlık”ları; birilerinin, (var edenlerin) “yok” etmesi gerekiyor. Kendilerini Ankaragüçlü olarak tanımlayan söz konusu “varlık”lar, maalesef kin ve nefretlerini basketboldan sonra voleybola da taşıdılar. Beşiktaş takımının genç bayan sporcularına saldırmaya cüret edecek kadar işi büyüttüler.

Türk Telekom’la bu işlerin ne alakası olduğunu içlerinizden bilmeyenler olabilir. Telekom yöneticileri yıllardır bu “varlık”ları besliyor. Onlara belli miktarda bilet veriyor, davetiye veriyor. Bu davetiyeler el altından satılıyor. Sırada bekleyen vatandaşlardan, kendilerinde davetiye alanları ön sıralara geçiriyorlar, itiraz edenleri dövüyorlar. Salonda terör estiriyor, polisle kavga ediyorlar ama Telekom yöneticilerince de kollanıyorlar. Arkalarını telekom yöneticilerine dayamış olmaları onlara böylesi davranışlar konusunda cesaretlendiriyor. Telekom başarısızlık konusunda bir istikrar abidesi olarak yükselirken, kendisine taraftar olarak atadığı “varlık”lar ile de basketbolun kirlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Tabi sorun tek başına telekomdan kaynaklanmıyor. Herkesin bildiği, gördüğü bu çirkinliğe karşı sessiz kalınması, insanların kılını kıpırdatması, bu kirliliğe herkesi az ya da çok ortak ediyor. Bizleri de…

Federasyon denen kurumun birincil görevi böyle taraftarları ayıklamak olmalı. Ancak onların (günümüzün post modern anlayışı doğrultusunda) niteliğe değil, niceliğe önem vermeleri muhtemelen gelen “varlık” sayısındaki artışı, taraftar artışı gibi görmeleri nedeniyle asli görevlerini yerine getirmekten alıkoyuyor.

Telekom yöneticilerine deveye sorulan bir soruyu sormak istiyorum: neren eğri? Memleketin basketboldaki en büyük bütçeli klüplerinden birisi, ama elle tutulur bir başarısını ben hatırlamıyorum. Son on yılda bir kere Türkiye kupası bir de Cumhurbaşkanlığı kupası aldığını hatırlıyorum. Söz konusu “varlık”lardan bir taraftar kitlesi yaratmaya çabalamasa da bu büyük bütçeleri ile aynı başarıları elde edebilirlerdi. Bu anlamda Telekom yöneticilerinin cevabının devenin cevabından (nerem doğru ki) çok da farklılaşmayacağını sanıyorum.

Aynı soruyu federasyona da sormak istiyorum: Neren Eğri? Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi generasyonu ile doğru dürüst başarımız yok. Ülkenin en güçlü takımlarından birisini izlemek için Avrupa maçlarında 1000 kişi bile salona gelmiyor. Hepsi Tanjevic’in suçu. Ama ne hikmetse federasyon ve Fenerbahçe hala aynı adamın arkasında duruyor. Sahaya seyirciler giriyor. Forma skandalları yaşanıyor. Federasyonun bu konularda alkışlanacak bir tutumu yok. Federasyonun cevabı da devenin ve tt yöneticilerinin cevabı ile aynı olur. Nerem doğru ki?

Basketbol nereye gidiyor? Futbollaşıyor mu?

10 Aralık 2009 Perşembe

Alkışlar Partizan'a...


Maç son saniyeye kalınca kaybedeceğimiz belliydi. Birisi şunu açıklarsa çok sevineceğim. Son 9 saniye Mccalebb dışarda. Topu Kecman’ın kullanacağı gün gibi ortada. Penetre edeceklerini “değerli” yorumcumuz bile söylüyor. Faul yapmayacaksak ki savunmaya güvenmemiz için hiçbir nedenimiz yoktu: neden rako oyunda tutulur. Hadi rako’yu sahaya sürdün. Neden Kecman’ı tutma görevini ona verirsin. Kecman o pozisyonda rako’yu (perdelemeyi kullanarak) yürüyerek geçti. Şutu atmasa ve içerdeki boş maric’e verse smaçla kazanacaklardı. O pası vermeyerek bize bir top savurma şansı verdi.

Partizanın hücum ribaunt sayısı bizim toplam ribaunt sayımızdan fazla: 20-19. Genel toplamda ise 40-19 ribaunt üstünlüğü sağladılar ve buna rağmen sadece bir sayı ile kazanabildiler. Kadrodaki oyuncu kalitesine baktığımızda ibre efes lehine o kadar ağır basıyor ki. Ama kalite değil müacdele, emek harcayan kazanıyor. Efes’in zaafları üzerine gittiler. Ribauntu zorladılar ve hücumda hep Rako’nun savunduğu oyuncudan oynadılar. Dolayısıyla da zorlansalar da kazandılar. Tebrikler partizan ve salonu şölen alanına çeviren seyircileri. Basketbol ülkesi olmak ayrı bir şey…

Akıl Tutulması

Fenerbahçe Ülker - Asvel maçından sonra düşündümde türkçemizde Fenerbahçe’nin şu anki durumunu anlatan ne çok atasözü ve deyimler varmış: “Ne ekersen onu biçersin”, “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir”, “Mızrak çuvala sığmaz” “Lafla peynir gemisi yürümez” “At sahibine göre kişner”. Daha bir çok söz var ama biz burada duralım. Fenerbahçe’de resmen bir akıl tutulması, bir basiret bağlanması yaşanmakta. Basketbol ile ilgilenen herkes, Fenerbahçe taraftarı, yöneticileri ve sağır sultan dahil herkes takımdaki sorunu biliyor. Nasıl çözüleceğini de biliyor. Ancak durumun fazlasıyla farkında olan yöneticiler tam olarak farkına varamadığımız bir sebeble eylemsiz kalmaktadırlar.

Oyuncular ile Tanyevic iletişimin koptuğu bu maçla iyice ayyuka çıkmıştır. Zaten molaralarda Tanyevic ve takımın vücut dilleri herşeyi gösteriyor. Oyuna bakıldığında ise oyuncuların Tanyevic’i amiyane tabirle iplemediği çok net görülmekte. Özellikle Kinsey ve Gricek tamamiyle kafasına göre takılmaktadırlar. Maçın en verimli oyuncusu olan (aldığı minimum sürede maksimum katkı veren) Oğuz zaten ağzıyla kuş tutsa Tanyevic’in gözüne giremeyeceğini bildiği için kendi ekmeğini kendi üretiyor. Tanyevic’in prensi, sahanın en verimsiz oyuncusu olan (aldığı maksimum sürede minimum katkı veren) ve elindeki kuşları kaçırsa bile takımda Tanyevic’in gözünden düşmeyecekolan Preldzic’in bu takımdaki her şeyi ben yaparım edası ile oynaması takımı resmen baltalamaktadır. Seyirci ile takım (bence büyük oranda Tanyevic) arasındaki bağlar da kopmuş durumda. En önemli maçta bile bu küçük salonu boş bırakan seyirci bence gereken mesajı veriyorlar. Keşke bu mesajı salonu doldurup takımı sonuna kadar destekledikten sonra Tanyevic ve yöneticilere verseler.

Aslında hala kaybedilmiş çok fazla bir şey yoktur. Bu takım Top16’ya öyle yada böyle kalacaktır. Top 16 ‘yı milat kabul edip esaslı hamleler yapılırsa ben hala bu kadronun iş yapabileceğini düşünüyorum. Ağzımızdaki baklayı çıkaralım. 2010 yılında EL şampiyonluğu hedefi gösterip EL’in en zayıf takımlarından birine yenilen ve hala bunun mazaretini üretmeye çalışan Tanyevic’in yollanıp Mahmudi’nin alınması ve oyun kurucu ve Kinsey’in yerine 3 numara takviyesi. Atasözleri ile başladık atasözleri ile bitirelim: “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” “Yolcudur abbas, bağlasan durmaz”

3 Aralık 2009 Perşembe

13 Dakika


Başlık her şeyin özeti. Santiago 13 dakikada takımın en çok sayı atan oyuncusu, en çok ribaunt alan oyuncusu, en yüzdeli hücum eden oyuncusu ve neredeyse kendisine en çok faul yapılan oyuncu oldu. Gerçek bir pivotla oynayınca takımın çehresi değişiyor. Ama sorun tam da bu noktada rotasyonda hangi oyuncuların yan ayan oynayacağı ve hangilerinin oynamayacağı üzerine kurulu. Savunmada yeterince direnç göstermeyen takımın hücumda da süreklilik arz edemeyeceğini düşünüyorum. Bu bağlamda rako, ender ve nachbar’ın aynı anda oynamaması hatta iki tanesinin bile aynı anda oyunda olmamasının efes’in hem savunma hem de hücum rotasyonu için birincil şartlar olduğunu düşünüyorum. Savunmada oyuncular aynı eforu harcamazlarsa hücumda da o oyuncuların birliktelik gösteremeyecekleri ve bireysel yeteneklere dayalı oyunun bir yere kadar takımı taşıyabileceğinin ilk yarıda adeta canlı şahidi olduk. Efes’li oyuncular iki kere 7-9 sayılık farklarla öne geçseler de savunmadaki paylaşımdan kaynaklanmayan farkın erimesi ve hatta aleyhe dönmesi çok kolay oldu.

Rakibin pota altındaki zaafını kullanmak için maçın sonunu, santiago’yu beklememiz gelecek için düşündürücü. Bu takıma karşı bile 10’dan fazla hücum ribauntu verdik. Efes’in 4 kısalı sistem ile çok fazla yol kat edemeyeceği açık. Daha önce de yazmıştım san tiago varken 4 kısalı sistem birazcık daha iş yapabiliyor. Kasun ya da kaya’lı 4 kısalı sistem ama özellikle de kaya’Lı 4 kısalı sistem savunma ribauntlarında ciddi alarm veriyor. Haftalardır yazdığım şeyleri daha fazla tekrarlamak arzusunda değilim o yüzden oyunc uların bireysel performansları ve dikkatimi çeken birkaç noktayı belirtip yazıyı tamamlayacağım.

Bir pozisyon hatırlatmaya çalışayım. Rakip hücumda top potadan yana doğru sekti. Ribaunt alınamadı. Top yere düştü. Bu sırada olay mahalline en yakın oyuncu rakocevic’di. Rako topu eğilip alana kadar arkasındaki oyuncu galiba brovnjak topu hızlı davranarak aldı. 4 kısalı sistemleoynayan takımlarda bütün oyuncuların ribaunta katkı yapması gerekiyor. Önüne düşen topu bile almayan oyuncular ile bu sistem çok zor işler.

Sinan bu kez ilk 5 başladı. Ama sorumluluğu kaldıramadı. Fazlasını yapmaya çalıştı ama beceremedi. Milli takımda da oyun kuruculuk verilmişti. Galiba böyle sorumlulukları aldığında üstesinden henüz gelebilecek olgunluğa erişemedi. Sonradan girdiğindeki psikolojisi, Sinan’ın oyununa daha olumlu etki ediyor olabilir.

Efes takım olarak dün %85 gibi çok iyi bir faul yüzdesi yakaladı. Bu yüzde oyuncuların konsantrasyonunu gösteriyor. Sıkıntılar olduğunun farkındalar ve tek bir sayının bile önemli olduğunu biliyorlar bu nedenle de özellikle maçın sonlarında çok dikkatli oynadılar. Gelecek için bana en büyük umut veren faktör oyuncuların konsantrasyonu oldu.
Herşeyden önemlisi efes dün gece dışarıdan çok rahat atışları değerlendirememesine rağmen kazanabildi. Pota altını kullandığında neler yapacaklarını gördüler. Umarım bu son 13 dakikadaki akılcı oyunu ilerleyen maçlarda maç geneline yayabilirler.

Fenerbahçe çok kötüydü. Ya da şöyle söyleyelim: maç seçiyorlar. Rakibe yenileceklerini görünce teslim bayrağını çekiyorlar. Galiba güçlü takımlar bu durumun farkında ve maçın başında birazcık diş gösterip sonra da güle oynaya kazanıyorlar. Ömer’in blokları güzeldi. Mickael’den yediği ve sonrasında yaptığı blok ise çok daha güzeldi. Çünkü blok yiyen oyuncu olarak hızla pota altına dönebilmesi onun ne kadar büyük bir yetenek olduğunu gösterdi. Bir Fener hızlı hücumunu anlatayım. Gerisini siz düşünün. Rasim topu çalıyor ve hızla rakip potaya geliyor. Arkasındaki barca’lı oyuncudan çekiniyor ve trailer olarak gelen serhat’a veriyor ve o da bombeli bir atışla sayıyı kazandırıyor. Rüyamda görsem hayra yormayacağım bir pozisyondu. Serhat aslında sahada bence takımın en iyi oyuncusuydu. Daha fazla süre alabilirdi. İkinci yarıda onu oynatmaması bence Tanjevic’in en büyük hatası oldu. Maçın sonucu değişmezdi. Ya da daha az fark olmazdı ama Serhat için hem önemli bir tecrübe olurdu hem de takımda belki de kendine bir yer edinebilirdi. En azından kötü geceden akıllarda bir oyuncu kalırdı. Fenerbahçenin bu maça kazanamaaycağı herkesin malumuydu ama bu kadar kolay pes etmelerine anlam veremiyorum.


En acısı ise Tanjevic'in maç sonrası açıklamaları. Biz iyi takımız böyle oynamamalıydık mealinden birşeyler söyledikten sonra. Barcelona çok iyi takım. real madrid'de öyle. bu sene Panathinakos'la birlikte Avrupa'nın zirvesinde onlar olur melainden birşeyler söylemiş. Hani bu sene Tanjevic efendi Fener'i avrupa'nın z,rvesine çıkaracaktı. Tanjevic Örs'ün yerine getirilirken 2010'da Avrupa'da şampiyonluk deniyordu. Ne oldu Tanjevic? Ne değişti?...

1 Aralık 2009 Salı

Olimpiakos versus Panathinaikos ya da Bireysel Yetenekler versus Takım Oyunu


Doğrusu iddia programına bakmadığım için şanslı olduğumu maçı izlerken fark ettim. Panat-Oly maçlarında ben takım olan Panat’un Bireysel yeteneklerden kurulu Oly’u yeneceğini düşünürüm. Dünkü maçta bu düşüncenim tersi gerçekleşti.

Bunun temel nedeni panathinakos’un savunmada yeterli sertliği yakalayamaması olduğunu düşünüyorum. Panat’un yeterince sert olamamasının nedeni ise, aslında oly’un savunmada özellikle Childress’ın etkinliği ve baskılı savunmasının panat’u takım oyunu oynamaktan uzaklaştırması olduğunu düşünüyorum. Childress’ın oyun kuruculara ve özellikle spanoulis’e yaptığı baskı panat’un takım oyunundan uzaklaşmasına neden oldu. Panat’ın maçta dengeyi sağlayabildiği tek an childress’ın kenarda olduğu ikinci periodda gerçekleşti. Panat pota altından çok yüzdeli hücum etmesine (22/33) rağmen maçı kaybetti. OLY’un Hücum ribauntlarındaki etkinliği aslında her şeyi açıklıyor. Childress uzun kollarını iyi kullanarak tek başına neredeyse panat’un maç boyu gerçekleştirdiği hücum ribaunt sayısına ulaştı. Ribaunt yapamasalar bile rakibin net ribaunt almasını bozmaları bile OLY’un savunma direncini arttıran bir faktör oldu.

Childress’ın Avrupa basketboluna alışması OLY için çok önemliydi. Hücumda şuttan ziyade penetre ile etkili olmayan çalışması ve savunmasını ve uzun kollarının etkinliğini kullanması uzun vadede OLY için önemliydi. Futboldan sonra basketbolda da büyük derbiyi OLY’un kazanması ile taraftarlarına çifte sevinç yaşattılar. Tebrikler OLY.

Obradovic’in bence maç boyu en büyük hatası Childress’ı dimantidis ile tutmaya çalışması oldu. Doğrusu dimantidis Avrupa’nın en iyi savunma yapan oyuncularından birisi. Hatta bir pozisyonda Childress’ın penetresini çok yakından takip edip pasını çift el blokla karışık bir biçimde kapmayı dahi başardı. Bence perperoglu daha iyi bir seçim olabilirdi. Nicholas’ın savunma zaafını OLY iyi değerlendirdi. Ayrıca pekovic’in kenarda olduğu anlarda (batiste’Nin de tam hazır olmadığını düşünürsek) genç sermantini’yi değerlendirebilirlerdi. Doğrusu genç yaşına rağmen takımın en iyi blokcusu olan bu oyuncu en azından pota altında yapabileceği bir iki blok ile takım savunmasına önemli katkı verebilir en azından bazı gedikleri bir anlamda yamayabilirdi.

Savunmaların daha etkili olacağı bir maç bekliyordum bu anlamda da Panat’un kazanacağından emindim. Ama childress liderliğindeki OLY beni fena yanılttı.

Baby Shaq bu sene gerçekten çok formda. Birazcık daha hızlanmış. Kolay Faullerden kaçınmaya başlamış. Vujcic gibi bir yıldız sadece 3 dakika oynuyor. OLY oldukça tehlikeli bir takım. Ancak 4 numara konusunda önemli sıkıntıları var gibi. Panat’da Fotsis yakaladığı boş atışları birazcık değerlendirebilseydi maçın rengi daha değişik olabilirdi. Yunan ligi final serisi bu sene çok daha renkli ve zevkli geçecek gibi. Benim yine de şampiyonluk adayım panathinaikos…