12 Ekim 2011 Çarşamba

Zordur Almak Bizden Kupayı: İki Dev'in 40 Dakikaya Sığmayan Mücadelesi




Başlığa aldanmayın. Bu başlık iki takımı da ihtiva ediyor. Kupayı Galatasaray aldı ama kolay almadı aynı lig kupasını Fenerbahçe'nin almasında olduğu gibi.



2010-2011 basketbol sezonunun finalistlerinin Kayseri'de karşılaştığı Cumhurbaşkanlığı kupasını rakibi Fenerbahçe Ülker'i 103-97 yenerek Galatasaray müzesine ikinci kez götürmeyi başardı.



Bu tip final maçlarına ilişkin analizlerin bir yanı hep boşta kalır. Hele bir de iki uzatmaya gittiyse kimin hangi gerekçeyle kazandığını anlatmak pek de kolay olmaz. Cumhurbaşkanı olsaydım eğer maç sonunda kupayı ikiye böldürür ve takımlara paylaştırırdım.



Geleneksel olarak Galatasaray Mahmudi ile yeni bir oluşum içine girdiği ve bunun meyvelerinin toplandığı söylene gelmekte. Önce yıllar sonra gelen lig finali, ardından EL'e katılma hakkını elde etmek ve şimdi de Cumhurbaşkanlığı kupası Mahmudi'li Galatasaray'ın eseri. Ama tam da bu noktada Cem Akdağ'a da teşekkür edilmesi gerekir. Galatasaray tarihinin bence en zor, acı gününde takıma sahip çıkması ve o takıma herkesin takdirini kazanacak bir oyun oynatması ile bugünü hazırlayan Cem Akdağ'dan başkası değildir.



Doğrusu maç öncesi Fenerbahçe Ülker'e ilişkin izlenimlerim ve Galatasaray'a ilişkin izlenimlerimi teraziye koyduğumda maç içinde Galatasaray'ın 15-20 sayı farkı yakalayacağını ancak sonra Fenerbahçe'nin geri dönüş yapacağını ve 6-7 sayı farkla maçı Galatasaray'ın kazanacağını düşünmüştüm. Senaryo benim düşündüğümden oldukça farklı gelişti. bunun temel nedeni Galatasaray'lı oyuncuların mevcut Fenerbahçe Ülker'i olduğundan daha kuvvetli görmeleriydi. Vurup geçeceğini düşündüğüm anlarda bir şekilde frenlediler. Rakipden çekindiler. Rahat kazanabileceklerine dair en ufacık bir inançları yoktu. Rytas maçındaki inanılmaz faul yüzdesinden bu maçtaki kötü faul yüzdesine düşüşü ben başka bir şekilde açıklıyamıyorum. Maçın sonuna gelip maçın sonunda dikkatli olursak kazanabiliriz havasındalardı.



Fenerbahçe Ülker ise son periodda tecrübemizle bu işi götürürüz dedi. Tam da o anda son 5 dakikada 7 sayılık farkı yakaladıklarında Shumpert'in üçlüğü ile dirilen Galatasaray maçı kazanacak konuma geldi. Gordon kaçırdığı faul, Preldzic'in dengesiz hücumla sayı çıkartması, Ender'in son hücumunda ona yapılan faulun çalınmaması maçı uzatmaya götürdü. Bu noktada hakemlerin kötü yönetim gösterdiğinin de altını çizmek gerekir. Maçın sonucuna etkileri olduğunu falan söylemiyorum. Tabi tek kabahatli hakemler değil, bu sıfır tolerans denen saçmalığın uzatılması ile basketbol izleme keyfi öldürülüyor. Her dokunmaya düdük çalınması çok can sıkıcı. Ama ilginçtir Lakovic derdini anlatmak için hakemin kolunda çektiğinde orada tolerans göseriyorlar. Sıfır toleransı oyuncu ve koç tepkilerine uygulamayı anlayabiliyorum ama mücadeleyi yok edecek şekilde uygulanmasını kabullenemiyorum. İlerleyen haftalarda bu giderek esneyecek ve sezonun ikinci ayrısında sıfır tolerans ortadan kalkacak ama o günlere gelininceye kadar basketbol keyfimizin içine edecekler anlaşılan.



Mevcut durum düşünüldüğünde sıfır tolerans giderek gevşediğinde Galatasaray'ın daha da avantajlı bir konuma geleceğini düşünüyorum. Daha sert ve daha savunmacı olan Galatasaray'ın sezonun ikinci yarısında ve özellikle play-off sürecinde daha da iyi olacağını beklemek mümkün.

Maça ilişkin larak temel fark bence Galatasarsay'ın 31 asistine karşılık Fenerbahçe'nin 21 asiste kalması. Galatasaray hücumu daha pasa dayalı. Galatasaray özellikle ikili oyunlarda sıkıştığında önemli sorun yaşıyor. O dakikalaro genellikle savunma sertliği ile aşıyor ama sıfır tolerans durumunda o sertliği uygulayamıyor. Bu tip dönemler için Songolia'nın sırtı dönük hücumlarını bir alternatif olarak kullanmak zorunda. Özellikle EL maçlarında.



Fenerbahçe yarı afrika kökenli isviçreli NBA oyuncusu Thabo Sefolosha'yı kadrosuna katmış. Doğrusu savunması ile bilinen bir oyuncunun Fenerbahçe kısa rotasyonuna dahil olması önemli. Çünkü geçmiş senelerde hem uzun hem de kısa pozisyonunda belki de savunma potaansiyeli olarak en güçlü takım olan Fenerbahçe, bu sene Ömer Onan ve Vidmar haricinde savunmayla ilgilenen oyuncuya sahip olmaması en büyük handikapı. Bunun kadar önemli bir sorun ise Fenerbahçe'nin yerli rotasyonun ve özellikle de kısa rotasyonunun Engin, Marko ve Mirsat'ın sakatlıkları nedeniyle büyük sıkıntı yaşaması. Özellikle kısa pozisyonunda yeterince yerli olmaması nedeniyle Vidmar yabancı kontenjanına takılıyor ve az süre alıyor bu ise Fenerbahçe'in savunma zaaflarını daha da görünür hale getiriyor. Özellikle Engin'in nasıl döneceği Fenerbahçe için bence bu sene temel belirleyici olacak.



İlginç bir şekilde Zaza hem fizik hem de mental olarak hazır olmaktan çok uzak bir görünümdeydi. Galatasaray'ın mevcut başarılarının altında yatan temel faktör hem savunmada hem de hücumda hızlı oynamaları idi. Zaza o kadar ağır oynuyorduki; Zaza'lı anlarda takım bir anda sürat teknesi kıvamından, ağır vasıta kıvamına doğru bir dönüşüm içinde giriyordu. Zaza lig düşünülerek değil, EL düşünülerek yapılan bir transfer. İyi bir Zaza takıma çok şey katabilir. Umarım takım kimyasına olumsuz nir etkisi olmaz.




Foto: Rotahaber.com












7 Ekim 2011 Cuma

HOŞGELDİN ZAZA



Lockout sona erene kadar Galatasaray Zaza Pachulia ile anlaştı. Hayırlı olsun.






Teraziye konduğunda artısı eksisinden daha fazla olan bir transfer olmasına rağmen bence Galatasaray'ın transfere ihtiyacı pek yoktu. Önce Zaza transferinin artı ve eksilerine bakalım sonra da neden gereksiz gördüğümü açıklamaya çalışayım.






Öncelikle Zaza'nın yerli statüsünde oynayacak olması büyük avantaj. Avrupa'da hem belli düzeyin üzerinde savunma yapan ve hem de hücumda etkili olabilen pivot bulmak pek mümkün değil. Bu anlamda Zaza çok değerli bir oyuncu. Aylık 100.000$ gibi kabul edilebilir bir meblağ ödenecek olması da bu transferin artılarından. Galatasaray'ın ihtiyaçları açısından bakarsak ise Furkan ve Andric gibi iki önemli pivotu olsa da kalıplı bir uzuna uzun lig ve El maratonu düşünüldüğünde hayır diyemeyecek bir konumdaydı. Özellikle elindeki uzunların post up oyunu olmaması ve hücumda ancak ikili oyunlar ve hücum ribauntları ile etkili olmaları nedeniyle post up oynayabilen hatta birazcık şutu da olan ve bunun dışında savunması ön planda olan bir oyuncuya Galatasaray'ın kapı açması çok doğal. Bunun dışında hem yerli satüsünde ve hem de makul bir maliyeti var. Yeme de yanında yat bile denebilir. E o zaman sorun ne?






Aslında ben iki sorun olduğunu düşünüyorum. Bir tanesi lockout bittiğinde oyuncunun dönecek olması. BU önemli bir sorun ama tüm sene için bu oyuncuyla anlaşılmış olsa sanırsam yine itiraz ederdim.






Kağıt üzerinde bu mükemmel bir transfer görünümünde. Endişelendiğim tek bir nokta var. O da oluşan düzgün kimyanın bozulması. Galatasaray mevcut kadrosu ile EL'e aday üç takımı 3 gün içinde hem de rahat denebilecek bir şekilde yenebildi. Rixos kupasında içlerinde Fenerbahçenin de olduğu güçlü takımları yenen Antalya'yı yine farklı bir şekilde yendi. Bu maça ilişkin Kaan Kural'ın yazısını okumanızı öneririm. Mesele Galatasaray'ın erken form tutması değil, her bir oyuncunun rolünü doğru bir şekilde kabullenmesi ve keyif alınan bir basketbol oynamaları. Doğru kimyayı yakalamış bir takım var. Her takımın eksileri var ve bu eksilerin farkında olan oyuuncular, Mahmudi'nin tabirini kullanmak gerekirse "eksileri göstermemeye" çalışıyorlar. Zaza transferi bu eksileri sadece nötrlemiyor, pek çoğunu bir anda artıya da çeviriyor ama mevcut kimya ister istemez bozulacaktır. Bu nedenle, sırf bu nedenle bu transfere kendi adıma bir şerh kaydı düşüyorum.






Lockout sona erdiğinde dönecek olması sorun gibi gözükse de eğer işler yolunda giderse Galatasaray zaten top 16'ya kalmış olacak. İlk sene için bu başarıdır. hem de büyük başarıdır. Top 16'ya kalamayan takımlardan yapılacak bir transfer ile Zaza'nın boşluğu az da olsa doldurulabilir. Bu nedenle de sadece lockout süresinde alınmış olması bence sorun değil esas sorun takım kimyasına Zaza transferinin nasıl yansıyacağı.






Umuyorum korktuğum gibi olmaz. Takım kimyası bundan etkilenmez. Oyuncular aynı ruh ve mücadele ile oyunlarına devam ederler. Zaza'nın katkısıyla da Galatasaray önemli işler yapar.

5 Ekim 2011 Çarşamba

It's i think a little bit a Turkish way

Hiddink'in müthiş cümlesi Türkiye spor tarihinin galiba en kısa ve net özeti. Sadece Futbol değil özellikle basketbol ve voleybol için de geçerli bir analiz. Okyanusu geçip derede boğulduğumuzu çok bilirim. dereden geçmek varken okyanusa açıldığımızı da çok bilirim.


Doğrusu biz nasıl halk olarak aşırı duygularımızla hareket ediyorsak takımlarımız da aynı bizler gibi hareket ediyor. Moralle oynuyoruz bu anlamda milli takımlar düzeyinde yurt içi dışında başarı kazanamıyoruz. Galiba Hiddink'in bu sözü ençok basketbol için geçerli. Çünkü Futbolda dünya ve avrupa şampiyonalarında yurt dışında derecelerimiz var. Voleybolda da yakın zamanda sırbistanda dünya üçüncüsü olduk. Basketbolda böyle bir başarımıza yok. dünya altıncılığını başarı olarak almazsak tabi ki.


Dışsal koşullar takımlarımızı çok fazla etkiliyor. Örneğin son şampiyonada filenin sultanları Hırvatistan'a grupta yenilince büyük eleştiri aldılar. bunun sonrasında ise önce ev sahibi İtalya'yı ardından ise dünya şampiyonu Rusya'yı yendiler. Hırvatları yenmiş olsaydık eğer muhtemelen Rusya'yı yenecek ek morali bulamazdık. Doğrusu benzer şeyleri geçen ay Avrupa basketbol şampiyoansında 12 dev adamımızla da yaşadık. İngiltere Polonya'ı yenmemiş olsaydı biz üst tura çıkamazdık. Nasıl ki filenin sultanları için hırvatistan mağlubiyeti İtalya ve Rusya galibiyetleri için zemin hazırladıysa bizim polonya mağlubiyetimiz ve Polonya'nın İngiltere mağlubiyeti bizim İspanya galibiyetimiz için moral motivasyonu sağladı. 8 maçta sadece 3 galibiyet aldık. Biri portekiz, biri ingiltere ve diğeri ispanya. polonya, sırbistan, litvanya, fransa, almanya gibi dengeimiz ve bizden zayıf takımlara karşı galibiyet alamamamız çok ilginç. Bize kaybeden İspanya şampiyonada oynadığı 10 maçtan sadece bir tanesini kaybederek şampiyon oluyor. İspanya'yı yenen tek takımız. Turkish way böyle bir şey. Aynı yıllar önce (fi tarihinde) PSV ile eşleşen Galatasaray Futbol takımının, Avrupa şampiyon klüpler kupasını kazanan PSV'yi yenen tek takım olmasında olduğu gibi.


Düşene Vurmanın Kolaycılığı: Suçlu Ataman Değil



Memlekette düşene vurmak gibi kötü bir alışkanlığımız var. Ama düşeni tesbit etmek konusunda ciddi sıkıntılarımız var. Bazen birileri çıkıp kendilerini doğrudan hedef tahtasına koyabiliyor ve gerçek düşenin kim olduğuna bakılmaksızın hazırda bulunan hedefe doğrudan saldırılıyor.






Beşiktaş klübü basketbolu özellikle cola-turca sponsorluğu sonrasında kötü yönelitilmeye başlandı. Galatasaray zaten kötü yönetiliyordu ancak cafe crown sponsorluğu ile yönetimde bir anlayış değişimi olmadı. Ülker'in sponsorluğu ile düzgün yürütülen tek klüp Fenerbahçe oldu. Klüp takımları için özellikle 2000'lerden sonra amatör branşlar adeta katlanılması gereken yüklerdi. Galatasaray yönetiminin kadın takımını Avrupa kupalarına göndermemek yolunda irade koyduklarını hatırlıyorum. Yol ve kalacak yer masrafları düşünülüyordu. Tam bu süreçte sponsorluklar başladı. isim sponsorlukları. Amatör branşlara verilen bu sponsorluk gelirleri, futboldaki açığı kapatmak için kullanılmaya başlandı. Bu yapının başarı getirmeyeceği açıktı. bu bağlamda sponsorlar klüp yönetimlerine de adam sokmak gibi yöntemlere başvurdular. Ancak ortaya çıkan sıkıntılar önelenemedi. Fenerbahçe'nin bu sponsorluk sürecinde daha ayrıcalıklı olması, BJK ve GS taraftarları için ülker grup şirketlerinin sponsorluğuna hep bir mesafe duymalarına ve bu sponsorluğun efektif işlemesine mani oldu. En sonunda her iki klüp ülker grup şirketlerinin adından ayrılmak zorunda kaldılar.






Yeni sonsor bulmak ise kolay değildi. Beşiktaş sponsor bulamamanın sıkıntısını yaşarken oyuncularına da ciddi yaptırımlar uygulayarak geçmiş seneden gelen kontratlarını iptal ettirme yoluna gittiler. Oyuncuların birlik olamaması yani sendikalaşmamaları onlar üzerinde böyle uygulamaları mümkün kılmakta. Ahlaki olarak bu tutum sorgulanabilir ancak hukuki olarak sorgulanamaz. Beşiktaşın bu vefasızlığı sistemin ona tanıdığı ve verdiği bir güç. Buna karşı bir alternatif istemedikçe, bu sisteme karşı bir alternatif üretmedikçe, buralardan ahlak adalet diye bağırmanın bence bir anlamı yok.






Milli takım düzeyinde milli 2-3 oyuncuya sahip olabilirseniz alacağınız yabancılar ile şampiyonluğa oynayacak bir kadro kurabilirsiniz. Beşiktaş bütçesini sene başında belirleyemediğinden, milli takım düzeyinde yerli bir tek oyuncu ile bile anlaşamamış ve NBA yıldızları ile anlaşma yolunda bir adım atmıştı. Beklenti, NBA yıldız(lar)ının kendilerini amorti edecek sponsorluklara kapı acacağı ve bütçenin kendi kendisini döndürebileceğine ilişkindi. Kısacası klübün kasasından para çıkmadan şampiyonluk alabilecek bir yapı oluşturulmaya çalışıldı. Yerli oyuncu sıkıntısı ve özellikle anlaşmak üzere oldukları uzunlarla anlaşılamaması ile Beşiktaş eurocup'dan elendi.






Tüm bu süreç Ataman'ın sırtına yüklenmiş. Bıyıktay'la işler sanki süperdi de Ataman'la bozuldu gibi bir izlenim de yaratılmaya çalışılıyor. Ataman'ın kişiliği ve mizacı gerek federasyon gerekse basın (taraftarlar) için kabul edilemez bir nitelikte. Çok politik olmayan ve davranmayan, gördüğü haksızlıklara ses çıkaran yapısı ile seveni sevmeyeninden daha az olan bir basketbol adamı ve portresi çıkartıyor karşımıza. Ancak şu süreçte bence en son suçlanması gereken kişidir kendisi. Koca Beşiktaş camiasının yönetimsel hatalarına (futboldaki gaziantep maç örneğine bakınız) koçun yapabileceği pek bir şey yok. Petravicius'un sakatlığı olmasaydı ya da Eze ile anlaşılmış olsaydı daha farklı bir görüntü mutlaka olacaktı. Kimse kusura bakmasın ama teknik olarak sorun; takımın savunma yapamayan oyunculardan kurulu olması falan değil bence. Aksine hücum etkinliğinin sağlanamaması. Kısacası pota altından hücum varyasyonu sağlanamaması. Bu sıkıntı bir uzun transferi ile halledilecektir.






Ancak şu sponsor sıkıntısının ve bütçe sıkıntısının aşılması gerekli. En az 3 yıllık bir bütçe ortada olmadan 3 yıllık bir plan yapmak mümkün olmayacak bu nedenle de Beşiktaştan uzun vadeli bir plan beklemek sadece hayalcilik olur.






Doğrusu Federasyon ise bu kötü yönetimlere kendi kötü yönetimi ile destek oluyor. Yerli statüsünde oynayacak yabancı oyuncular konusunda takımların çektiği son sıkıntıyı Salsabasket'ten takip ettik. Chatman ve Kinsey yerli statüsünde oynayamayacakmış. Geçen sene yerli transferinin son günü olarak belirlenen yerli statüsü başvurusu bu sene 30 ağustos'a çekilmiş. Dolayısıyla bazı takımlar buna yetişemedi. takımların da idari anlamda bu klonuda mutlaka kabahatleri var ancak federasyonun da bazı konularda esnek davranması mümkün olabiliyor. Harun'un eşi konusunda esneyebilen bir federasyon, aynı esnekliği bu takımlara neden göstermiyor olabilir?






Son tahlilde gerek basketbol federasyonumuz, gerek milli takımımız gerekse klüplerimiz kötü yönetiliyor. Gerek yazılı gerekse görsel basın, federasyon ve milli takımın yönetimsel hatalarına ilişkin suskunluklarını konu Ataman olduğunda fazlasıyla ve bence haksız bir şekilde dillendiriyorlar.






Ataman'ı sevdiğim söylenemez ancak ben genel olarak yigidi öldürürüp hakkının yenilmemesinden yanayımdır. Türkiye basketbol tarihinin en başarılı antrenörüdür. Yurt dışında Avrupa'da yabancı takım çalıştırarak Avrupa kupası kazanan (siena-saporta kupası) tek antrenördür. Milli takımda erman kunter'in yardımcılığı dışında görev alamamıştır. Milli takımın başında iken bildiğim (hatırlayabildiğim bir başarısı yok.) Daha sonra iki final 4, bir Avrupa kupası, 2-3 şampiyonluk, 4-5 cumhurbaşkanlığı kupası gibi başarıları olan bir antrenörün milli takımı bu başarıları esnasında çalıştıramaması ilginçtir. Keza Avrupa'da Ataman'dan sonra en başarılı olan Kunter'in ve kariyerinde yurt içinde çok sayıda şampiyonluğu olan Mahmudi'nin de milli takım için düşünülmemesi şaşırtıcıdır.






Foto: basketbolig.com






3 Ekim 2011 Pazartesi

Mahmudi ile Bileğinin Hakkı ile...



Basketboldaki milli hüsrandan sonra, böyle bir zafere, böylesi bir mutluluğa ihtiyacımız vardı. Teşekkürler Galatasaray.



Sırasıyla Paok, Asvel ve Rytas gibi 3 önemli takımı geçerek EL'de mücadele etme hakkını kazanmak kolay bir şey değil. Hazır rakiplerden bahsetmişken bu eleme yöntemine ilişkin bir kaç şey söylemek gerek. Çok güçlü ve çok istekli olmanıza rağmen bu eleme maçlarından birisini kaybettiğinizde tüm şansınızı kaybedebilirsiniz. Eğer Rytas'a dün gece küçük bir farkla kaybetseydik, muhtemelen bugün basında ve forumlarda bu konu gündeme gelirdi. bu eleme yönteminin adaletli olduğunu düşünmüyorum. Zaten ligimizde finali oynayan takımın EL'e doğrudan katılamaması ihtimali de ULEB üyesi olmayan federasyonlar için sportif başarı kriterinin esnemesine yol açıyor ve adaletsiz düzenlemelere yol açıyor. Genel alışkanlığımız yararımıza olan adaletsizliklere ses çıkartmamak üzerine olduğundan sadece canı yananların sesinin çıktığı ama dik bir duruşun da basketbol kamuoyunda olmadığını görmekteyiz.




Doğrusu maçtan önce ev sahibi avantajı, güçlü kadrosu ile Rytas'ın bir adım önce olduğunu ve maçın sonlarında küçük takdir hakları ile de maçı küçük bir farkla kazanacağını düşünüyordum. Rytas, kısa dönemde Rice'a çok bağımlı bir takım haline gelmiş. Rice'n sakatlanması ve yeterli katkı vermemesi Galatasaray'ın işini kolaylaştırdı. Ancak dün Galatasaray vidaları sıkmaya başladığında karşındaki her rakibi durduracak bir konsantrasyonu vardı. Değil Rice, rakipde Kobe olsa bence sonuç değişmeyecekti.




Galatasaray takımına seçilen oyuncuların ne kadar karakterli olduklarını gösteren bir seri izledik son üç günde. Dünya şampiyonası biteli henüz iki hafta olmuştu. Lakovic ve Songolia (yaşları itibariyle) 3 gün üst üste bu seviyedeki mücadeleyi fiziki olarak kaldırabilirler mi diye düşünüyordum. özellikle Asvel maçının sonunda Songolia'nın nefesinin bittiğini görünce doğrusu Rytas maçında kendisinden fazlaca bir beklentim kalmamıştı. Ancak Songolia bu düşük skorlu maçta her biri kritik anlarda olan 8 sayı üreterek karakterini oyuna yansıttı.




Tüm oyuncularımızın iyi oynadığı bir karşılaşma izledik. Ancak aslan payı sayın Mahmudi'ye ait. takımı inanılmaz iyi hazırlamış. Bunun temel göstergesi; 18'de 18 %100 ile serbest atış kullanılması. Muhtemelen Türkiye basketbol tarihinde yabancı takımlara karşı (gerek milli gerekse klüp takımları nezninde oynana önemli maçlar dikkate alındığında) %100'lük bir serbest atış yüzdesi ilk kez gerçekleşmiştir. Bu konsantrasyonu sağlayan ve takımı hazırlayan Mahmudi'yi (Ataman'ı ya da Kunter'i) milli takımı çalıştırırken görmek dileğiyle.



Rakip koç Dzikic yeni nesil Sırp koçların en önemlilerinden birisi. Özellikle Krka takımı ile hem yerel hem de Avrupa başarıları olan bir koç. Galatasaray'ı çok iyi etüd etmiş. ikili oyunları büyük ölçüde durdurmayı başardı. Mükemmel savunma yaptılar. Ancak Galatasaray hem daha farklı hücum silahları, hem daha tecrübeli oyuncuları ve hem de konsantrasyonu ile galibiyete ulaştı. Tebrikler Galatasaray. Devamını bekliyoruz...

6 Eylül 2011 Salı

Eurobasket 2011'de Türkiye Milli Takımı: Haticeye Bakalım



Ev sahibi Litvanya ve güçlü kadrosu ile İspanya'nın yanı sıra Türkiye'nin de olduğu grupta İngiltere, Portekiz ve Polonya gibi sıradan takımların grupta ilk üçe girme şansları olmaz diye düşünüyorduk ama Polonya bu şansı yakaladı. Sıradan dediğimiz takımlardan İngiltere'yi yenmiş olsa idi Polonya, şu anda bir üst tura çıkmışlardı. Yenemediler ve yerlerine bizim geçmemize izin verdiler.






Polonya'nın İngiltere'ye kaybetmesi bizim sadece üst tura çıkmamızı sağlamadı, üst tura galibiyetle çıkmamızı sağladı. Hikayenin sonuna geldiğimizi düşündüğümüzde yeni bir hayal dünyasının kapısı aralandı önümüzde. Son basketi de atabilmiş olsak dibe vurup zirveye çıkmıştık. Şu an zirveye çıkmasak da cebizmideki puanla herşeyi yapabilecek durumdayız.






Hikayenin başına şöylece bir dönelim. Elimizde iki galibiyet bir mağlubiyetle Polonya maçına çıkıyoruz. İngiltere polonya ayarında bir takım ve farklı yendiğimiz için takımımıza güvenimiz tam. İngiltere maçı öncesinde içimizde bir miktar endişe vardı acaba kaybedermiyiz diye ancak İngiltere maçındaki farklı galibiyetimiz bu endişenin Polonya maçı öncesinde ortaya çıkmasına engel oldu. Ta ki maç başlayana kadar. Parkedeki oyun başladığı andan itibaren acaba kaybeder miyiz sorusu akıllara geldi. Bu soru ile birlikte kaybedersek eleniyoruz korkusu da beraber geldi ve maalesef (ya da ne talihliymişiz ki) kaybettik.






Polonya maçı öncesinde teknik heyetin önüne iki seçenek konsaydı:



a) Bu maçı kaybedeceksiniz. Polonya-İngiltere maçı herhangi bir sonuçla bitebilir. Yani Polonya İngiltere'yi yenerse eleneceksiniz. Ama İspanya'yı yeneceksiniz.



b) Bu maçı kazanacaksınız ve İspanya'ya kaybedeceksiniz. üst tura çıkacaksınız ve puansız çıkacaksınız.






İkinci şık doğal olarak tercih edilirdi. Ama ne şans ki Polonya'ya kaybettikten sonra olabilecek en iyi sonuçlar geldi. Bunu bir kenara bırakalım ve İspanya maçı sonrasına gidelim. Orhun Ene, Ender, Ömer ve Hidayet Polonya'nın İngiltere'ye kaybetmesinin bize ek motivasyon sağladığında hem fikirler. (Biz Polonya'ya kaybetmemiş olsaydık İngiltere-Polonya maçının sonucu ne olursa olsun bize artı ya da eksi motivasyon sağlamazdı. O yüzden Polonya maçının kaybedilmesine, maalesef değil ne şanslıymışızki Polonya'ya kaybettik demeliyiz.)






İki gün öncesine Litvanya maçına dönersek ise Kerem'in aldığı dirsek darbesi sonrası sakatlanması ile (teknik olarak değil) mental olarak Litvanya maçından koptuk ve kaybettik.






2000'den bu yana hem tarihimizin en güçlü kadroları ile (?) basketbol şampiyonalarına katıldık hem de kadro olarak katıldığımız her turnuvada (2006 hariç) şampiyon olabilecek (ya da madalya alabilecek) potansiyelde kadrolara sahiptik. Biz bu 11 yıllık süreçte evimizdeki iki turnuva haricinde madalya alamadık. Bırakınız madalya almayı madalya almaya yaklaşamadık bile. Tarihimiz Avrupa ikincilikleri, dünya ikincilikleri ile dolu olmadığından bu başarıları küçümsüyor değiliz elbette ancak sadece kendi evimizde bunu gerçekleştirebiliyor olmamızın nedenini de sorgulamak lazım.






Netice değil, haticeye baktığımızda sevgili Kaan Kural'ın çok güzel benzetmesi ile kartopu gibiyiz. Dağdan aşağı doğru yuvarlanan bir kartopu. Evimizde oynadığımızda yamaçtan aşağı bu kartopu kayarken giderek büyüyor ve bir çığ görünümünü alıyor. Onun dışında bir çığ olabilmemiz için dışsal bir şok gerekli. Takımın maça konsantrasyonunu arttıran bir şok, mental olarak takımı kuvvetlendiren bir şok. Ters şok olduğunda ise basketbol ilahları dahi bize galibiyet getiremez.






Turnuvada önümüzdeki maçlarda böyle olumlu şoklar bulmak dileğiyle...



24 Şubat 2011 Perşembe

4-12-17 Numaralar İyi Oynadı


Geçen hafta iki takımımızın da yenilmesi sonrasında: "Fenerbahçe euroleague takımı ya Efes Pilsen?" başlıklı bir yazı planlamıştım ama maalesef yazamadım. Zalgiris'e yenilen Fenerbahçe benim gönlümde yenilmemişti. Yenilmesi için her türlü şart hazır olmasına rağmen sahadaki oyuncular sonuna kadar mücadele ettiler. Fenerbahçe karakterli bir takım olduğunu gösterdi. Efes ise Nicholas'ın geldiği dönemden beri farklı bir hüvviyette. Büyük oyuncuları olan küçük takım hüvviyetinde. Nicholas, Smith, Rakocevic'in form durumları ve arzuları efes'in kadaerini belirliyor son 4 yıldır. Bir oyuncunun takımı bir yere taşıyamayacağının hikayesini değil, kalın bir romanını yazdı Efes ve korkarım da yazmaya devam edecek...


OLY iyi oyuncuları var. Ama eksikleri de var. Fenerbahçe için de bu söylem geçerli. Futbol gazetecisi ağzıyla yazarsak; OLY ile Fener'in eksik oyuncularını bir araya getirsek EL için çok iyi kabul edilebilecek bir beş sahaya sürmek mümkün. Fenerbahçe'nin beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattığı tek maç bu oldu. Doğrusu ilk kez takımın pes ettiğini gördüm. Bunu, farkın açıldığı dönem için söylemiyorum. Daha ikinci periodun başında Fenerbahçe farkı yakalamadan önce Fenerbahçeli oyuncuların gözünde maçı kazanacaklarına dair bir ışık göremedim. Fenerbahçe farkı açarken dahi Ivkovic'in kenardaki sakinliği bu maçın adeta OLY'a gideceğini gösteriyordu.

Preldzic'in o erken şut seçimi ile OLY yakaladaığı seri ile Fenerbahçe'yi nakavt etti. Rakip OLY olunca belki mazur görülebilir bu mağlubiyet ama bütün senenin emeğinin meyvelerinin toplanacağı maçın bu şekilde kaybedilmesini doğrusu sindirmek zor. Yukarıda bahsettiğim takım karakterinin ilk kez parkeye yansımadığını görmek ise üzücü.


Ancak kaybeilmiş önemli bir şey olmadığını düşünüyorum. Valencia maçı şimdi çok kritik bir hal aldı. Doğrusu grup birinciliğinin kaçmasına hiç yanmıyorum. Çaprazdan kimin geleceği de çok önemli değil. (muhtemelen madrid gelecek). Ancak Valencia'da yaşanacak bir kaza bütün senenin çöpe atılması anlamına gelecek. Ancak böyle bir senaryonun yaşanmayacağından da emin olduğumu belirtmek isterim. Bu sene Fenerbahçe yediği tokatlardan güzel dersler çıkarttı. ilk kez üst üste iki mağlubiyet aldılar. Üçüncüsünün olabileceğine ihtimal dahi vermiyorum. Fenerbahçe, Valencia'yı dümdüz edip üst tura çıkacak ve oradan da F4'e rahatlıkla çıkacaktır.