3 Temmuz 2009 Cuma

Efes Pilsen İçin Oyun Kurucunun Önemi

Uzun yıllardır Avrupa basketbolunu takip etmiş birisi olarak söyleyebilirim ki, bir takım oyun kurucusunun kalitesi kadar hedef belirlemelidir. Eğer oyun kurucusunun potansiyeli ile belirlenen hedef örtüşmüyorsa hayal kırıklıklarıyla dolu yıllar geçirilir tıpkı “Efes Pilsen Oyuncu Transfer Etmeli mi?” başlıklı yazıda bahsedildiği gibi. Uzun yıllar sonra ilk defa doğru seçimleriyle bizleri heyecanlandırmaya başlayan Efes Pilsen eğer yola Kerem-Ender ikilisiyle çıkarsa, Final 4 kavşağını dönmeden kazayı yapar; yine bir başka bahara der; sezonu kapatır.
Takımdaki isimlere tek tek bakıldığında -tabi kusursuz gidecek bir sezon düşünüyorum (sakatsız belasız)- öncelikle vizyonu yüksek bir koç göze çarpıyor. Bu koç dinamik ve arzulu bir teknik ekiple çalışan, özgüveni çok çok yüksek olan, kariyerli bir koç. Forvetlere bakıldığında Rakocevic transferiyle beraber oldukça genişleyen bir rotasyon görülüyor ki geçen sene bu takımın bir numaralı hücum opsiyonu olan Charles Smith'in bench'ten gelip 15 dk civarı süre alacağı söyleniyor. Thornton gibi bir üst düzey görev adamı; Shumpert gibi soğuk kanlı, istikrarlı bir joker ve Sinan gibi oyunda kaldığı her an patlama yapabilme gücüne sahip bir ismi bir arada düşündüğümüzde, uzun zamandır bu denli geniş portföye rastlamadığımızı düşünüyoruz. Rakocevic ise söz konusu yazıda belirttiğin listenin 2 numaralar için yapılmış olanına en tepeden girecek, kazanmayı bilen, oynadığı takıma en az 1 seviye atlatabilecek bir oyuncu konumunda; çok çok önemli transfer. Pota altına geldiğimizde bir takım eksiklikler göze çarpmakta fakat Ataman'ın bahsettiği gibi üst düzey bir 4 numara transferi için çaba harcanıyor ki bu noktada benim isteğim Haislip'tir. Eğer o alınabilirse Efes Pilsen bir seviye daha üste çıkar diye düşünüyorum. Alternatifimi de yazayım; Tarrence Morris (yok yok Mirsad faktörünü de gözönünde bulundurup Haislip'te karar kıldım). Şimdi o tarz bir 4 numara transferiyle elde bulunan 3K Kasun, Kaya, Kerem üçlüsünü bir bakıma tamamlama şansına sahip olacaktır Efes Pilsen. Bir 5. uzun lazım mı?Acaba Ermal ya da Oğuz gibi sırtı dönük oynayabilen, yerli skor tehdidi gerekir mi sorularının yanıtı bana göre evet'tir; ama sonuçta takımın finansal kaynakları benim elimde değil. Alınırsa daha da yaklaşılır büyük Avrupa hedefine deyip oyun kurucu bölgesine geçeyim...
Kerem Tunçeri ve Ender Arslan kim ne derse desin Türk basketbolunun son 10 yılında yetişen en iyi guard ikilisidir ("maalesef" kelimesiyle başlamalıydım sanırım). Ancak bir çoğumuzun da düşündüğü gibi en üst seviyeye gelindiği zaman orayı kaldırabilecek; sorumluluğu taşıyabilecek kalitede değillerdir. Şunu belirtmeliyim ki özellikle Kerem Avrupa'nın her takımında-buna CSKA filan da dahil- backup guard olabilir. Nitekim ben benchten gelen bir Zizis'le yine benchten gelen Kerem arasında pek fark göremiyorum (aynı şeyleri Ender için söyleyemem; ancak o da 3. guard olabilir eğer kabul ederse). Bu noktada Efes Pilsen’in işi aslında sanıldığı kadar kolay değil. Ben dahil birçok kişi bu guard ikilisiyle Top8’in ötesine gidilemeyeceğini düşünüyoruz. Ancak Türkiye’de bir yabancı kotasının olduğu ve bu bağlamda Efes Pilsen’in yapılacak 4 numara takviyesiyle beraber mevcut 6 yabancısı olduğunu da hatırlamalıyız. Şu anda bile Efes Pilsen her hafta TBL mücadelesinde bir yabancısını tribünde tutmak zorunda. Durum böyleyken Efes Pilsen’in final serisi oynanırken adının Mirsad transferi dedikodularına karışması veya Ergin Ataman’ın Ersan’ı takımında ne kadar çok görmek istediğini belirtmesi de hep bu konuyla alakalıdır diye düşünüyorum. Eğer Efes Pilsen Ersan kalitesinde bir 4 numarayı yabancı kotasını doldurmadan alabilse, gözünü kırpmadan üst düzey bir oyun kurucuya yöneleceğini düşünüyorum. Ancak bu gerçekleşmediği zaman, zorunluluktan yabancı bir 4 numaraya yöneliniyor ve guard transferi de rafa kaldırılıyor haliyle. Peki Final 4 hedefi uğruna Shumpert’ten vazgeçilemez mi? (tabi bunu Smith’in de 5. veya 6. yabancı olmayı kabul edeceğini ön koşul olarak kabul edip soruyorum). Yıllardır Türkiye’de oynayan ve Türk vatandaşı olmasına çabalanan bir Dudley alternatif olabilir mi?(yanında Ermal veya Oğuz düşünülerek) Bu ve buna benzer birçok soru geliyor aklıma ancak eminim Ergin Ataman bu tür sorulara çoktan cevap vermiştir kafasında. Bir şeye daha eminim ki uzun yıllar altyapının tozunu atan, üzerine yıllardır yatırım yapılan Barış Hersek’in Efes Pilsen’in şu an da ihtiyacı olan dış şut sokabilen, top kontrolü olan,basketbolu bilen oyuncu profiline uyup orayı kapatmasını Efes Pilsen yönetimi o kadar çok isterdi ki…Ama sanırım Barış Tanjevic’e geldiği kadar Ergin Ataman’a çekici gelmiyor ki yeni sezonda da düşünülmüyor. Veya hoca Cenk için de söylediği gibi Barış’ın daha fazla süre bulabileceği Daçka’da kalmasını onun geleceği adına daha faydalı görüyor. O zaman hocaya bir soru gelsin; acaba Duşan da bu sene Daçka’da Ekrem Memnun’un elinde 15 dk düzenli süre alsa Efes Pilsen için daha hayırlı olmaz mıydı? Eurolig Final4’undan altyapıya kadar uzanan fazlaca dallanıp budaklanan yazı oldu; esas konumuzla ilgili bir iki kelam daha edip bitirelim. Eğer Efes Pilsen yabancı kontenjanı problemini halledip, kadrosuna kaliteli bir 4 numara ekleyebilirse, Avrupa’nın zirvesine ulaşması için önünde sadece tek ama en önemli hamle kalır; üst düzey oyun kurucu transferi. Hatta bence gelmesi muhtemel Jasikevicius gelmesi muhtemel Haislip’ten daha faydalı olur Efes Pilsen adına.
Umarım bundan 16 yıl sonra yazılacak bir başka yazıda, oluşan 2009-2010 ruhunun sonrasındaki 16 yıl boyunca Avrupa’nın zirvesini getirdiğinden bahsedilir…Temennimiz bu yöndedir…
Umut Pamuk (nam-ı diğer yangchonchoi)

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Transfer Pazarı; Davis mi derken şapkadan Rancik çıktı: Galatasaray nereye gidiyor?



Başlık biraz manidar oldu ama sebebi var. Bir zamanlar Türkiye’de basketbol dendiğinde akla gelen ilk isim Galatasaraydı. Yenilmezdi. Bileği bükülmezdi. Yenilmez armadaydı. Genç arkadaşlarım Galatasaray’ın o günlerini bilmezler. Bilmemeleri belki de daha iyi. Onlar şampiyonluğa değil, dördüncülüğe oynayan bir takım hatta kümede kalmaya oynayan bir takımla büyüdüler/büyüyorlar. Üzülüyorum bu duruma ama elden üzülmek dışında bir şey gelmiyor.
Maalesef basketbola amatör bir branş olarak bakılıyor. Bu sadece yönetim nezdinde değil, seyirci nezdinde de öyle. Öyle ki ne başarı ile bayram ediliyor ne de başarısızlık sonrası ağır bir fatura çıkıyor. Futbol takımının başarısı ya da başarısızlığı gölgesinde basketbol takımın başarısı ya da başarısızlığı var. Ve öyle olduğu sürece de basketbol ikinci planda kalmaya devam edecek.
Bu ikinci planda kalan oyunda Galatasaray küçülecek. Daha önce de küçülmüştü öyle ki ligden düşmüştü. Galatasaray adı ile küçülmek yan yana kullanılmamalı bence. Büyük bir klüp nasıl küçülebilir? Bir zamanlar yenilmez armadaydı. Evet hakikatten de öyleydi ama ya şimdi…? Küçülüyor. Basketbolda son yıllarda çok mu “büyük”tü ki şimdi “küçülecek”. Efendim önceki yıllardaki kadar bütçe ayrılmayacakmış. Bütçe ayırdın da ne oldu? Yetersiz antrenörler ve onların transferleri ile ayrılan bütçeler savrulup gitti. Takımın başına yetkin bir antrenör getirmediğin sürece bütçe ayırsan ne olur ayırmasan ne olur? En fazla düşersin sonra da geri çıkarsın.
Galatasaray bu sene erkek takımının başına bayan takımının antrenörünü getirdi. En azından bayan takımı için olumlu bir gelişme. “Kadın” basketbolu ve basketbolcusu konusunda çok da ehil olmayan bir antrenörle yolları ayırmış oldular. Erkek takımı için de en azından çok kötü değil. Emekli antrenör fiiliyatta dizi oyuncusundan, sonra en azından basketbolun hala içinde olan birini takımın başına getirdiler. Galatasaray’ın hem bayan hem de erkek takımları için yapılan bu değişiklik önceki duruma göre bir ilerlemedir. Ama bu ilerleme Galatasaray’ın adının yanında çok da büyük bir ilerleme olmamaktadır. Ne bileyim, futbolda Rijkaard gibi bir hoca getiren takımın basketbolda da daha yetkin bir isimle anlaşabileceğini düşünüyordum. Yanıldım…

Yapılan transferlere şöyle bir bakalım. İlk ve de en önemli transfer bu senenin en çok gelişme kaydeden oyuncusu olan Evren Büker. Evren hak ettiği süreleri elde ederse çok iş yapacaktır. Hem bir hem de iki numarada oynayabiliyor. Ben Evren’nin oyun kurucu olarak kendisini çok daha geliştirebileceğini düşünüyorum. Ama yabancı bir oyun kurucu transfer edecek olan Galatasaray teknik ekibi galiba evren’i iki numarada daha çok kullanmayı düşünüyor. Yerli oyuncu olarak ikinci transfer ise can akın. Son senesinde her ne kadar iyi bir performans sergilese de büyük takımda ne yapacağı daha doğrusu neleri yapamayacağını bildiğimiz oyuncu. İşte tam da sorun burada başlıyor. Maalesef basketbolda Galatasaray yılladır adı kadar büyük değil. Bu sene ise artık basketbolda küçülme emarelerinin had safhaya çıktığını görüyoruz. Küçük takımlar için kabul edilebilir transferler yapıyorlar. Mesela Can Akın. İş yapacaktır mutlaka. Ama küçük takım için iyi transferdir . Şöyle söyleyelim; bir efes, bir fener bir Telekom Can’ı transfer eder mi? Efes bir kere denedi bundan sonra da Can’ı yakın gelecekte büyük bir basketbol takımında görmemiz pek olası değil.
Davis mi derken Galatasaray başka bir uzun oyuncu ile anlaştı. Çeşitli ortamlarda Galatasaray’ın Avrupalı bir oyuncu ile anlaşmak üzere olduğu konuşuluyordu. Radoslav tecrübeli bir oyuncu. Slovak milli takımında da oynuyor. Fransa ve İtalya liglerinde oynamış, Avrupa basketbolunu bilen bir oyuncu. Davis’den daha iyi olduğunu söyleyebilirim. En azından savunma açısından. Dış şutları da Davis’den daha iyidir. Ama davis ribaunt ve pota altında Rancik’den daha etkilidir. Son tahlilde ikisi de vasat-vasat üstü oyuncular. Ama büyük takım oyuncusu değiller. Can için söylediklerimizi tekrar edelim. Mesela bu transferi efes pilsen yapsa ne yorum yaparız onu düşünelim. Takımları aynı kefeye koymak belki doğru değil ama “her kulvarda şampiyonluğa oynarız” diyen bir zihniyet şampiyonla kıyaslanabilir. Yerli oyuncu olarak açık ara önünde olan takımlarla en az onların ki kadar iyi yabancı oyuncular alarak ve bir sistem dahilinde mücadele etmeye çalışabilirsin. Alınan oyuncu ortada. Ondan da vazgeçtim bari bir düşünce emaresi, sistem emaresi olsa. Şimdi ismi anılan oyunculara bakınca (davis ve Rancik) Pf oynayan oyuncular ama ciddi anlamda farklı oyuncular. Birisi şutör diğeri içerde daha etkili. Biri daha iyi savunmacı ama diğeri ribaunt ve blokla daha etkili. Hepsini yapanı almak kolay değil tabi. Ama kafanda bir oyuncu tipi olur. Ne bileyim en azından dört numarada oynayan birini alacaksan her işi yapanı da bulamayacağına karar verdiysen ya şutör tercih edersin ya da içerden oynayan tercih edersin. Kafanda bir sistem falan yoksa da önüne gelenlerden karpuz seçer gibi seçebilirsin. Sanki Galatasaray ikinciyi yapıyor gibi.

Buradan Galatasaray taraftarlarına da birkaç şey söylemek istiyorum. En başta galatasaray’ın basketbolda büyük olduğu günleri genç taraftarlar yaşamadılar demiştim. Genç taraftarların bunu bilmemesi hem “iyi”, hem de kötü. Bunu yaşamamış olmaları kötü tabi. Ama bir de işin diğer yüzü var. Yönetim bu başarıları yaşamamış kişilere küçülmeyi kolaylıkla kabul ettirebiliyor. Yıllardır işlerin yanlış gittiğini söylerken, genç kardeşlerimden bazıları ısrarla “her şey çok güzel olacak” nidaları atıyorlardı. Şimdi forumlara bakıyorum da aynı kardeşlerim bu şartlarda Rancik iyi transfer demeye başlamışlar bile. Galatsaray’ın basketbol tarihinden bihaber olanlar Galatasaray’ın adına yakışmayacak olan “basketbolda küçülüyoruz” deyişinin kabullenilmesinde rol almaya hazırlanıyorlar.

“Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım etmez” diye bir söz var. Galatasaray da öyle. Anlayacağınız biz de boşa kürek çekenlerdeniz…

Efes Pilsen Oyun Kurucu Transfer Etmeli mi?





Basketbolda başarı için “ruh” çok önemli. Bunu en son Efes’in şampiyonluğunda yaşadık. “96 ruhu”nun bizleri ne kadar heyecanlandırdığını; Faruk, önceki yazısında ele almıştı. Efes’in bu istekli arzulu oyunu, bizleri – efes’in yurt dışı başarıları ile büyüyen/yaşlanan nesli – çok etkiledi. Gerçekten de o eski efes ruhunu sahada görmek hepimizin arzusu. Daha doğrusu, sahada ruhuyla oynayan takımlar, taraftarlarını gururlandırırlar. Biz de finaldeki efesle gururlandık. Gururlandık çünkü ruhsuz oynayan bir takımın başarılı olamayacağını; efes ruhsuz oynayarak, son yıllarda bize tekrar tekrar öğretmişti. Biz de başarı için ruhun gerekli olduğunu öğrenmiş olduk. Ama ruhun, günümüz basketbolunun geldiği noktada yeterli olmadığını da öğrendik. Burada ruhun önemsiz olduğunu söylemiyoruz. Ruh gereklidir yani olmazsa olmazdır ama tek başına yeterli değildir. Yeterlilik için sahada yer alan oyuncuların, kabiliyetli olmaları gerekir. Basketbolda; sahada yer alan 5 oyuncunun her birisinin farklı bir görevi ve her bir oyuncunun farklı fiziksel özellikleri vardır. Basketbol bireylere/oyunculara dayanan bir takım oyunudur. Takımda yer alan oyunculardan her birisi ayrı ayrı önemlidir. Örneğin iki numarada oynayan oyuncunun hem çok iyi şutör olması, hem de çok iyi penetresi olması istenir ayrıca lider oyuncu özelliklerine sahip olması yani sorumluluk alması gerekmektedir. 3 numarada oynayan oyuncu ise takımın ihtiyacı olan mücadele gücüne katkı yapmalı (bu katkısı büyük oranda ribauntlarda ve pis ama görülmeyen işlerde ortaya çıkar) ve en azından boş atışlarda yüksek bir yüzde tutturmalıdır. 4 numarada oynayan oyuncunun atletik olması, şutunun kuvvetli olması, ribaunt ve bloklarıyla takıma katkı yapması arzu edilir. 5 numaranın ise güçlü fiziği yanı sıra; sırtı dönük oyunu olmalı ve orta mesafe şutunun kuvvetli olması ve ek olarak ortayı, pota altını kapatması beklenir. Yedek oyuncuların da yerine girdikleri oyuncuları aratmayacak kabiliyetlerle donanmış olmaları gerekir. Yani ilk beşte başlamayan oyuncular görev aldıklarında, görev aldıkları oyuncunun özelliklerini ve işlevini sahaya yansıtabilmelidir. İşte buna da aslında takım kimyası deniyor. Gelelim zincirin en önemli halkasına. Oyun kurucudan bahsediyorum. Çünkü yukarıda sayılan pozisyonlarda oynayan oyuncuların, görevlerini, kabiliyetlerini takım için sahada olumlu bir şekilde, verimli bir şekilde kullanmalarının yolu; onları saha içinde yönlendirecek liderin, yani oyun kurucunun vazifesidir. İşte bu yazıdaki temel iddiamız, “veri ruh” ve “veri oyuncular” durumunda (yani; 2,3,4 ve 5 pozisyonlarında oynayan oyuncuların yukarıdaki özellikleri olduğu ve sahaya ruhu yansıttıkları varsayımıyla), oyun kurucunun belirleyici bir rol oynayacağıdır. Efes için hedefin final four olduğundan hareketle; geçmiş senelerde takımın başarılarında/başarısızlıklarında rol oynayan oyun kurucuları inceleyerek ve aynı şekilde final four’a son yıllarda kalan takımların oyun kurucularından hareketle; Efes’in bu seneki hedeflerini gerçekleştirmesi için üst düzey bir oyun kurucuyla anlaşması gerektiğini iddia edeceğiz.
Efes’in son 17 yıldaki oyun kurucuları: Naumoski, Corciani, Mulaömerovic, Kerem, Solomon, Jenkins, (R. Wright) Penn, Popovic, Vujanic,

G/m : galibiyet/mağlubiyet



Dönem Oyun kurucu(lar) Regular Sezon G/m Top16 G/m Başarı
92-93 Naumoski/G. Güney Koraç Final

93-94 Naumoski/G. Güney EL Çeyrek Final

94-95 Corciani/ G. Güney

95-96 Naumoski/evliyaoğlu Koraç Kupa Şampiyon

96-97 Naumoski/karasev EL Çeyrek Final

97-98 Naumoski/evliyaoğlu EL Çeyrek Final

98/99 Naumoski/evliyaoğlu EL Çeyrek Final

99/00 Mulaomerovic/Sancar F4(EL)

00-01 Mulaomerovic/tunceri F4 (suproleague)

01-02 Tunceri/arslan Regular Sezon G/m: 9/5 - Top16 G/m: 3/3
02-03 Tunceri/arslan Regular Sezon G/m: 8/6 - Top16 G/m: 4/2

03/04 Tunceri/arslan Regular Sezon G/m: 10/4 - Top16 G/m 4/2

04/05 Solomon/arslan R. Sezon: G/m 12/2 - Top16 G/m: 4/2 F4 için playoff panathinaikos (1/2)

05/06 Popovic/arslan Regular Sezon G/m: 9/5 - Top16 G/m: 3/3 F4 için play-off cska (0/2)
06/07 jenkins/Cüneyt Regular Sezon G/m:8/6 - Top16 G/m: 2/4

07/08 (Wright)Penn/arslan Regular Sezon G/m: 8/6 - Top16 G/m: 1/5

08/09 Vujanic(tunceri)/ender Regular Sezon G/m: 4/6


Yukarıda Efes Pilsen’in son 17 yıldaki oyun kurucuları ile takımın başarısı arasındaki ilişkiyi kurmaya çalıştım. Aslında 2000 öncesi galibiyet/mağlubiyet rakamları olsa analiz daha da anlamlı sonuçlar verebilirdi. Ancak eldeki bu rakamlar bile bir takım şeyleri görmemizi sağlıyor. Efes’in en başarılı olduğu dönemler: 1992-2001 ve 2004-2006 arası dönemler. 1992-2001 arasındaki 9 dönemin sekizinde Avrupa’da efes pilsen ya kupa kaldırmış ya kupa finali oynamış ya da çeyrek final oynamış. Sadece Corciani oyun kurucuyken efes Avrupa’da başarısız olmuş. (Grubu beşinci sırada bitirip elenmişti. Corcianili efesin başarısı olarak ben sadece unutulmaz olimpiakos maçını hatırlıyorum.) Naumoski ve Mulaomerovic gibi Avrupa’nın önemli oyun kurucuları Efes’in kadrosundayken, efes gerçekten de Avrupa’nın önemli takımlarından biri haline gelmişti. Efes Pilsen daha sonraki 3 yıl boyunca takımı Kerem’e emanet ederek Avrupa’da ciddi bir duraklama dönemine girdi. 2004-2006 arasındaki 2 dönemde ise Efes; Solomon ve Popovic gibi yine Avrupa için iyi denebilecek oyun kurucularla çeyrek final oynadı ancak bir sene Panathinakos ve diğer sene CSKA ile eşleşmesi sonucunda iki rakibine de elenmekten kurtulamadı. Yukarıdaki tabloya baktığımızda Efes’in Avrupa’daki en başarısız dönemleri Tunceri-Arslan ikilisinin oyun kurucu pozisyonlarını kapattıkları dönemler. Buna, Jenkins ve Penn’in olduğu dönemleri de eklemek lazım. Özellikle 2003-2004 ve 2004-2005 arasındaki kadro farklılıklarına baktığımızda bu konuda ne kadar haklı olduğumuzu söyleyebiliriz. Söz konusu dönelerde Efesde uzun rotasyonu aynı. ­ (nikolic, prkacin, ermal, kaya) 2003’de oyun kurucu; Kerem. Keremin yanında iki ve üç numaralarda langdon ve granger gibi çok üst düzey iki oyuncu var. 2004’de oyun kurucu solomon. Solomon’un yanında ise domercant ve kecman var. Domercant, langdon düzeyinde bir oyuncu değil. Kecman avrupa’da önemli bir oyuncu olsa da Granger’ın takıma verdiği katkıyı sağlayabilecek bir oyuncu değil. Kısacası Kerem ve Solomon aynı uzun rotasyonu ama farklı kısa rotasyonlarını kullandılar. Solomon’lu efes pilsen daha kötü bir 2 ve 3 numara ile Kerem’li efesden çok daha başarılı olmuştur. Oyun kurucu faktörünün önemini göstermesi açısından bu son derece güzel bir örnektir.

Dönem
Oyun kurucular
2004-2005
Papaloukas, holden, calderon, prigioni, jasikavicius, diamantidis, lakovic,
2005-2006
Papaloukas, holden, williams, prigioni, ukic, solomon,
2006-2007
Papaloukas, holden, planicic, prigioni,diamantidis, becirovic, capesaz, pepe sanchez,
2007-2008
Papaloukas, holden, Mcintyre, bynum, prigioni, planicic,
2008-2009
Holden, planicic, papaloukas, greer, jasikevicius, diamantidis, lakovic

Yukarıdaki listede birden daha fazla yer alan oyuncuları seçersek;
Papaloukas:5
Holden:5
Prigioni:4
Diamantidis:3
Planicic:3
Jasikevicius:2
Lakovic:2

Olimpiakos’un son dört senesine bakarsak oyun kurucunun önemini açık bir şekilde görebiliriz. Olimpiakos gerçekten son 4 yılda F4 için çok büyük yatırımlar yaptı. Ancak bir tek bu sene F4’te oynamayı başardı. Son 4 yılda 3 kere F4’ün kapısından döndü.
2005-2006: T. Edney, Harissis, (Çeyrek Final)
2006-2007: S. Penn, Stefanov, (Çeyrek Final)
2007-2008: Greer, Blackney(Çeyrek Final)
2008-2009: Papaloukas, Greer (F4)
Olimpiakos, ancak papaloukas gibi, avrupa’nın en değerli 5-6 oyun kurucusundan birisini transfer ettikten sonra F4’te yer aldı.

Buraya kadar anlattıklarımızdan hareketle efes pilsen’in F4 oynamak için yukarıdaki listede verilen, F4’de birden fazla kere oynamış oyun kuruculardan birisi ile anlaşması gerektiğini söylemek mümkün. Jasikevicius’un efes’le adının anılmasının bu anlamda önemli olduğunu düşünmekteyim. Bu oyunculardan biri olmasa da en azından üst düzey bir oyun kurucunun takıma katılmasının zaruri olduğunu söyleyebiliriz.

30 Haziran 2009 Salı

EFES PİLSEN’İN DEĞİŞEN STRATEJİSİ

Bir önceki yazımda Efes’in son şampiyonluğunda 96 ruhunun yakalanmasının ne kadar belirleyici olduğundan bahsetmiştim. Aslında 96 ruhunun sağlam temelleri önceki 3 yılda atılmıştı. 93 yılında Kupa Galipleri Kupası finalinde Aris’e 50-48 yenilen takım ve 94 yılında F4’e çıkma maçında Barcelona’ya son maçta 76-61 teslim olan takım ile 3 yıl sonra Koraç Kupası’nı kaldıran takımın nüvesi aynı idi. Sadece Larry Richard (nam-ı diğer aslan yürekli Richard) yerine Mcrea (onu çok özlüyoruz) ve bence Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi altıncı adam olan ve basketbole neden genç yaşta (sadece 31 yaşındaydı) bırakmış olduğunu anlayamadığım Taner Korucu (hakkında ayrı yazı yazmak istiyorum) yerine Murat Evliyaoğlu takıma dahil olmuştu. Sonuç olarak Koraç kupasına giden yol adım adım planlanmış ve buna yönelik olarak atılımlar yapılmıştı.
1993-1996 yılları arasındaki Efes Pilsen’in başarılı olduğu konusunda kamuoyunda bir görüş birliği vardır. Ancak, aynı görüş birliği 1997 yılından sonraki Efes Pilsen için oluşmamıştır. Efes Pilsen’in 1993-1996 yılları arasındaki kendisini adım adım başarıya götüren takım konsepti ile 1997 yılından sonra iki kere Final Four’a kalma başarısını gösteren ve iki yıl haricinde her yıl son sekiz takım arasına giren Efes Pilsen takımı konsepti arasında belirgin bir fark mevcuttur.
Şimdi gelin 93-96 yılları arasındaki Efes Pilsen’in takım yapısını inceleyelim: 93 yılındaki takım yapısı yıldız olmayan ama yıldız potansiyeli taşıyan, genç ve başarıya aç oyunculardan oluşmaktaydı. Naumoski geldiğinde yıldız mıydı? Hayır. İlk geldiğinde kimsenin tanımadığı, son Avrupa Şampiyonu Jugoplastika’nın 3. oyun kurucusu olan genç bir oyuncuydu. Larry Richard yıldız mıydı? Hayır. Türkiye’de yıllarca oynamış Avrupa’nın sıradan bir Amerikalısı idi. Mcrea yıldız mıydı? Hayır. Fenerbahçe’den 2 yıl önce kalbindeki sağlık sorunları sebebiyle gönderilen ve sonra Fransa’da kendini biraz gösteren ama yıldız olmamış oyuncuydu. Ufuk, Volkan, Tamer ve Taner Avrupa’da tanınmayan kaliteli yerli oyunculardı. Bu tarz alçak gönüllü, ego problemi olmayan oyuncular ve aynı özellikleri taşıyan koç ile beraber takım kimyası ve ruhu oluşturmak için şartlar oldukça müsaitti.
1996 yılından sonra Efes yol ayrımına geldi. İlk yol aynı sistemi devam ettirmek. Yani az bütçe ile takım ruhunu birincil öncelik haline getirerek 93-96 dönemi sinerjisini yaratmak. İkinci yol ise bütçeyi arttırarak yabancı yıldız oyuncuları transfer edip takım ruhu sinerjisini daha geri plana atmak. Efes Pilsen’in ikinci stratejiyi tercih ettiğini düşünüyorum. Söz konusu stratejinin omurgası Avrupa’da o dönemde kendini ispat etmiş yıldız oyuncuları almak üzerine oturmuştur. Mulaömerovic, Savic, Marcus Brown, Solomon, Nicholas, Stombergas, Karasev sadece birkaç örnek. Yabancı oyuncu seçimlerinin aksine, yerli oyuncularda strateji çok fazla değişmemiştir. Alt yapıdan gelen veya diğer takımlardaki potansiyeli yüksek genç oyuncu tercihleri ön planda yer almıştır. Alt yapıdan gelen Hidayet Türkoğlu, Hüseyin Beşok, Mirsad Türkcan, Ömer Onan. Diğer takımlardan gelen Mehmet Okur, Kaya Peker, Kerem Gönlüm sadece bir kaçı. Bence bu strateji değişikliği Efes Pilsen yönetimin bir tercihi idi. Takım ruhunu uzun vadede oluşturmak yerine, kendini ispat etmiş yabancı oyuncularla üst düzey hedeflere kısa vadede ulaşmak istemişlerdir. Yanlışlığı veya doğruluğu tabiki ayrı bir tartışma konusudur.
Sonuçta çok para harcayıp takım ruhunu oluşturmayı birincil öncelikten çıkarmak ile az para harcayıp takım ruhu oluşturmaya yönelik strateji belirlemek arasında bir ödünleşme mevcuttur. Her iki stratejiyi benimseyen takımlar başarılı olmuştur. Panatinaikos, Olimpiakos, Kinder Bologna ilk stratejiyi benimseyerek başarıya ulaşırken, Zalgris, Limoges, Partizan ikinci stratejiyi benimseyerek başarıya ulaşmıştır. Peki Efes Pilsen’in yaptığı bu tercih başarıya ulaşmış mıdır? Bakış açınıza bağlı. 1996 yılından 2009 yılına kadar Efes Pilsen istikrarlı olarak iki sene haricinde ya Final Four oynamış ya da Final Four’u son maçlarda kaybetmiştir. Başarılıdır diyebilirsiniz, çünkü yükseldiği seviyeyi korumuştur. Başarılıdır diyebilirsiniz, çünkü Avrupa’nın en saygın takımlarından biri olmuştur. Başarısızlıktır diyebilirsiniz, çünkü geldiği seyiyenin üstüne çıkamamıştır. Başarısızlıktır diyebilirsiniz çünkü, 93-96 başarılarını iyi değerlendirememiştir. Iyi değerlendirememekten kastım taraftar sayısının artmayıp bilakis azalmasıdır. 93-96 yılları arasındaki maçlardaki seyirci sayısı ile sonraki yıllardaki seyirci sayısı arasında gözle görülür bir fark vardır. Önemli maçlar haricinde son 10 yılda Apdi İpekçi kaç kere tamamiyle dolu olmuştur? 93, 94 ve 96 yıllarında Efes grup maçları da dahil olmak üzere hemen hemen tüm büyük maçları dolu salonda oynamıştır.
Sözün özü Efes Pilsen son 13 yılda hep ortalamanın üzerinde ancak zengin kulüplerin (Barca, Olimpiakos, Panathinaikos, Maccabi, CSKA) altında bir bütçe ile takım oluşturmuştur. Bu dönemde yukarıda bahsettiğim takımların hep gerisinde kalmıştır. Bu anlamda harcadığı para ile başarı parallel şekilde gitmiştir. 93-96 döneminin farkı Efes’in çok daha az bütçe ile bu takımlara kafa tutabilmesidir. Zaten o dönemi ruh ve efsane gibi kavramlarla açıklama sebebimiz biraz da budur. Kanaatimce, Efes Pilsen’in önünde iki yol mevcuttur: Bütçeyi Avrupa’nın en üst düzey takımları seviyesine çıkarmak veya az bütçeli 93-96 stratejisine dönmek. İki strateji arasındaki herhangi bir yolun başarıya ulaşacağını düşünmüyorum. Nitekim, Efes Pilsen’in bu seneki transfer atılımları son 13 yıldaki stratejilerinden vazgeçtiği yönünde bize önemli sinyaller sunmaktadır.

25 Haziran 2009 Perşembe

96 RUHU








Tarih: 14 Şubat 1996
Yer: İtalya, Bologna, PalaDozza
Salonu
Maç: Teamsystem Bologna – Efes Pilsen Koraç kupası yarı final rövanş karşılaşması.
Seyirci: 5300
Ortam: Azgın İtalyan seyircisi. Seyirci ve oyuncuların etkisinde kalmaya çok müsait hakem ikilisi (Mikhail Davydov RUS, Armand De Keyser, BEL). İlk maçı 24 sayı farkla kaybeden Bologna oyuncularının (özellikle Djordevic ve Myers) inanılmaz hırsı.
İlk maçı 102-78 gibi sarsıcı bir skorla kazanan Efes Pilsen için ikinci maç çoğu basketbolseverler tarafından formalite gibi gözükse de yukarıda kısaca bahsetmeye çalıştığım ortam maçın ne kadar çetin geçeceğinin bir göstergesi idi. Nitekim, ilk yarının ortalarına geldiğimizde manzara şu idi: Fark 21 sayıya çıkmış, Djordevic, seyirci ve hakem ikilisi çıldırmış, Tamer 5 faulle oyun dışı kalmış, Naumoski ve Volkan 4 faullü. Efes’in 3 uzunlu dar bir rotasyonla oynadığını 3. uzunun genç, hırslı ancak tecrübesiz Mirsad olduğu gerçeğinden hareketle turun orada elimizden gideceğini bu satırların yazarı da dahil seyreden herkes kabullenmiş durumda idi. Ancak, sonrasında yaşananlar çok az basketbolsevere nasip olmuş canlı bir destan. Aydın Örs önderliğindeki kenar yönetiminin ve oyuncularının akıl almaz sakinliği, Mirsad ve Mcrea’nin inanılmaz pota altı mücadeleleri, Naumoski ve Volkan’ın faul problemlerine rağmen oyundan hiç kopmamaları final kapısını Efes Pilsen için aralamıştı (Maç istatistikleri için tıklayınız). Hayatta başımıza gelen açıklanması zor durumlar genellikle soyut kavramlarla ifade edilir. İşte, bu ahval ve şeraite rağmen, Efes Pilsen’nin böyle tür bir olumsuz ortamdan sonra şahlanmasının tek açıklaması takım ruhu gibi soyut kavram ile olabilir. Somutlaştırırsak, takım ruhu denen kavram takımın tüm fertlerinin ortak takım çıkarı için aynı anda aynı şeyi düşünüp yapabilmeleri ile bağlantılı bir şeydir. Yukarıda resmetmeye çalıştığım durumda takımın bir bütün olarak sakinliğini koruyabilmesi buna en iyi örnektir. Fertlerden birinin bu dişlinin dışına çıkması her şeyi bozabilirdi. Örneğin Naumoski’nin panik yapıp 5. faulü yapması veya Mirsad’ın maçın ağırlığı altında sinirlerine hakim olamayıp teknik faul alması gibi durumlar takımı bozabilirdi. Takım ruhu denen kavram, doğasında topyekün hareketi barındırmaktadır. Topyekün hareket 96 yılının Efes takımının en önemli karakteristiğiydi. Bu tür bir karakter gösterisi grup maçlarında kupaya tamam ya da devam maçı olan ve maç içerisinde 20 sayı geriye düştüğümüz Naumoski’nin sakat olduğu Panionios maçında da sahadaydı.
Bu tür bir karakter gösterisi tam 13 yıl sonra final serisinde tekrar gösterime girmiştir. Özellikle serinin 3. maçından itibaren tüm takımın her bir bireyinin akıl ve hırsının optimal bileşimini maça yansıtması takım ruhunun oluşmasında dönüm noktası olmuştur. Zaten oyuncuların 3. maçtan itibaren sergiledikleri vücut dilleri dönüm noktasını çok iyi açıklamaktadır. Görüşümüzü anektodlarla destekleyelim: 3. maçta Mario Kasun’un takımı 14 sayı geride iken Rasim’in üzerinden yaptığı bir smaç sonrası yüzünde meydan okuma mimiğin oluşması. Kariyer boyunca saha içinde yaptığı olumlu hareketlerden sonra hiç bir tepki vermeyen, cool görüntüsünü bozmayan Thornton’un Kobe Bryant vari güç gösterisi sunması. Kaya’nın seyircilerin tüm provakasyonlarına rağmen, attığı sayılardan sonra sakin bir şekilde savunma sahasına doğru ilerlemesi. Smith’in kariyerinin en kötü hücum performasını sergilemesine rağmen, çok iyi savunma yapması. Tüm sezon çok az süre alan Sinan’ın x-factor olması. Bu şampiyonluk başarı mıdır? Hayır. Efes bir düzineden fazla şampiyonluğu vardır. Bu şampiyonluk sadace bunlardan birisidir. Asıl başarı eski takım ruhunun tekrar oluşmasıdır. Efes Pilsen bunu başarmıştır. Naçizane düşünceme göre Efes Pilsen önümüzdeki yıl Avrupa’da bunun meyvelerini Final-Four olarak alacaktır. Nitekim, yöneticiler de bu ışığı görmüş olsalar gerek tahminlerimin çok ötesinde bir transfer yaparak Rakocevic gibi takım ruhunu bozmayacak süper yıldızı transfer etmiştir (Efes yönetimine bize böyle bu oyuncuyu canlı seyretmemize fırsat sağladığı için ayrıca teşekkür etmek istiyorum). Sözün özü; son final serisi Efes’e şampiyonluğun ötesinde önemli atılımlar yapma fırsatını sağlamıştır. Oluşan takım ruhunun önümüzdeki sene için Final Four’a kalma ve seyirci sayısında kaydeğer artış yaratma olasılığını arttırdığı düşüncesindeyim. Bu iki olasılığın gerçekleşmesi Efes Pilsen’i önümüzdeki 5 yılda Avrupa’nın baş altı takımı olmaktan çıkarıp baş takımlarından bir yapacaktır. Bir sonraki yazımız son 13 yıldır bu tür bir takım ruhunun oluşmamasının sebeblerinin irdelenmesi üzerine olacaktır.
Yazan: Faruk Aydın

TANJEVİC ÜZERİNDEN FEDERASYONA BAKMAK






Mehmet Demirkol gazetede bir paragraf da basketbola ayırmış. Milli takım aday kadrosunda Memo’nun neden olmadığını soruyor. Daha doğrusu, onun sorusu, daha da güzel. “Memo bir milyon dolara fener’de oynarım” dese Tanjevic onu fener’e almaz mı? Alabilir de almayabilir de. Orasını tabi ki Tanjevic bilir. Ama benim bildiğim bir şey var. Tanjevic, Memo’yu istemese bile Aziz başkan Memo'yu fener'de görmek isteyecektir. Ve şunu da biliyorum. Aziz başkanın istekleri kabul görecektir. Fenerde de BAŞKAN var federasyonda da başkan var. Farkları yukarıdaki cümlede belli oluyor BAŞKAN vs. başkan

Tanjevic milli takımla ne yaptı? Galiba Bilgin demişti; “Tanjevicin eline voleybol oynasalar Avrupa’da kupa alacak bir jenerasyon teslim edildi” diye. Peki Tanjevic’li milli takım ne yaptı? Koca bir hiç. Bileğimizin hakkıyla katıladığımız turnuvaya, davetiyeyle, yani lobiyle çağrıldık. Niye? Kadrosunda iki tane nba yıldızı var diye. Sportif olarak elde edilemeyen bir mevki, masa başında, lobi ile elde edildi. Bunun ne kadar lobiden kaynaklı olduğunu da ayrıca tartışmak lazım. Belki başka bir yazıda. Ama şimdi ana konumuz olan Tanjevic ve Demirel’den sapmayalım.

Tanjevicin kadro seçimlerine artık alıştık ama insanların gözünün içine baka baka tutarsız açıklamalar yapmasını doğrusu hala yadırgıyorum. Şöyle bir geçmişten ama yakın geçmişten örnekler verelim. Kerem Tunceri'yi yaşlı olduğu gerekçesi ile en formda zamanında kadroya almamıştı Tanjevic. Hem de ondan daha yaşlı ve daha az formda oyuncular kadrodayken. Ertesi sene Tunceri bir yaş daha yaşlandı ve bir sene önceki formundan da uzaktı ama bu sefer kadrodaydı. Hem daha yaşlı hem de daha az formdayken kadroya alınmıştı. İlginç gelmişti bize. Ne değişmişti acaba? Mesele, sadece Tunceri meselesi değil tabi. O kadar çok örnek verebiliriz ki. Kerem'den başlamışken diğer Kerem'den devam edelim. Yüreğiyle oynar Kerem. Her şeyini verir. Ve herkes takdir eder onu. Keremlerden gönlümüzde olanından, Gönlüm olanından söz ediyorum tabiî ki. Ancak Tanjevic onu şutör olarak adeta kısa forvet gibi oynatmaya çalışıyor. Öyle oynayacak bir oyuncun var zaten senin. Mirsat. Kerem'in şutu yerine Mirsat’ın şutu daha fazla güven vermez mi? Bu da çok önemli değil belki. Hadi Hüseyin ve Kaya’yı da seçmedi. Bunu da kabullenelim. Ama Hakan Demirel ve Cenk olayını anlamam mümkün değil. Kendi çalıştırdığı klüp takımında oynatmadığı adamı yıllarca milli takıma aldı. Sonra adamı kiralık gönderdi. Çocukcağız iyi bir sezon geçirdi, yani benchte değil sahada yer aldı ama milli takım kadrosuna alınmadı. Yerine bir sezondur kaç dakika oynadığı belli olmayan bir oyuncu seçildi. Cenk’i iki gün önce, “bizim oyuncular parayı oynamaya tercih ediyorlar” diye eleştirdi. Büyük takımın benchinde oturana kadar küçük takımlarda oynasalar kendilerini geliştirseler demeye çalıştı. E hakan Demirel bunu yapmadı mı? Büyük takımın benchi yerine küçük takımın ilk beş oyuncusu olmadı mı? Olduysa ve başarılıysa neden kadroda değil. Yedekken ve oynamıyorken kadrodaydı da, şimdi neden kadro dışı. Bir de Cemal vakası var. Cemal takımında kaç dakika oynuyor? Cemal takımında ne doğru dürüst süre alıyor, aldığı sürelerde ise faydalı bir hareketi yok ama kadroda. Evren ve Sinan seçimleri bence doğru. Umarım kadroda kalmayı başarırlar.

Daha yazılabilecek bir sürü saçma seçimi var. Tutkuyu çağırıp da kadroya almamak, Serkan vakası vs... Kariyeri, ismi falan önemli değil benim için. Bu kadar saçmalığa hiç müdahale etmeden izleyen Demirel’e söylenebilecek o kadar çok şey var ki. Basketbola hiçbir şey vermeden bunca senedir federasyon başkanı olmasını da şaşkınlıkla izliyorum. Son söz; Türkiye’nin en iyi jenerasyonunu bir masal uğruna, 2010 masalı uğruna feda ettik. Masalımızın sonu mutlu olsun yoktur başka dileğim…
söylesem tesiri yok. sussam gönül razı değil.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Aynı Hikaye ama Farklı Kahramanlar: Sunter#Özyer




Koçluk zor zanaat. Gerçekten. Örneğin beğendiğim koç sayısını yazmaya çalışsam bir elin parmaklarını geçmez. Yerli koçlardan söz ediyorum. Yabancı koçları da dahil edersem herhalde Avrupa’da on tane koç sayabilirim.

Spor öyle bir hal aldı ki; bütçe/performans analizi yapılmadığı sürece her şey askıda, havada kalır. Koçları da ellerindeki bütçe oranında değerlendirmek gerekir kanımca. Misal yıllardır sevgili saygıdeğer Ercüment Sunter hocamızın elinde yıllardır iyi bir bütçe vardı. Ama performans? Nerede kupalar? Ben sağlam kadro olarak bir 657’ye tabii memurları bir de Ercüment Hocayı bilirim. Aldığı ücrette ya da parada gözümüz yok. Emekten yana olduğumuzu baştan belirtelim. Ama bu kadar büyük bütçelerle bu kadar küçük iş yapıp, yıllardır o koltukta oturabilmek? Soru yoktu cümlede ama benim kafamda bu soru hep olacak. Sevgili Fikret kızılokun bir parçası vardı. Süleymen hep başbakan diye. http://www.seyiralemi.com/index.php/fikret-kizilok-demirbas-suleyman-hep-basbakan/
Sunter de öyle. Şimdi terfi etti. Süleyman da terfi etmişti. Cumbaba olmuştu. Sunter de terfi etti. Yerine Özyer geldi.

Özyer’in kariyerine şöyle hızlıca bakalım. Ülker yardımcı antrenörü. Baş antrenör ayrılınca sezon sonu baş antrenör oldu. Ülker’in son sene şampiyonluğunun mimarı kabul edildi. Büyük mimar Özyer‘imizin başka dişe dokunur bir başarısı yok. Kendi kurmadığı takımla şampiyon oldu. Kendi kurduklarına bir bakalım. Bir kere arkasında Ülker olduğu için ve Ülker de galatasaray’ın sponsoru olduğu için takım ona daha doğrusu Ülker galatasaray’a verdiği sponsorluk paralarını ona emanet etti. Kendisini şampiyon yapan koçu işsiz bırakacak kadar vefasız değildi Ülker. Ülker Özyer’e ya Fenerbahçe Ülker’e yardımcı antrenör ol ya da galatasaray’a baş antrenör ol teklifi sundu. Bu da ülker’in Galatasaray ve Fenerbahçe’ye yaklaşımını göstermesi açısından güzel bir örnek. Neyse sadede gelelim. Özyer, Galatasaray’ın başına geçti. Ne yaptı? Ülker’in verdiği parayı güzelce harcadı. Kime; fitch’e mitch’e hiçe… Takıma ne bir sistem, ne uzun vadeli bir yatırım ne de bir başarı getirebildi. Buraya kadar söylenenlere bakarsak telekomun kendi doğrularına göre bir seçim yaptığını söyleyebiliriz. Yıllardır basketbola büyük paralar dökerek kurdukları iddialı takımlar ile (en azından bütçe olarak iddialı) hiç elde etmişlerdi. İşte bunu belki de ercümentten sonra en iyi yapacak antrenörü getirdiler. Hayırlı olsun.